Anasayfa » Kitap Bölümü » SU RİSALESİ /

SU RİSALESİ /

SUPHİ ERKINAY
2
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Fotoğrafta Almanyanın bir ormanın da ağaç gövdelerinde Kelime-i Tevhidi Arapça olarak (Le İlahe İllallah Muhammedur Rasulullah ) gördüm şahid oldum. Benim gibi birçok insan da bunu gördü ve şahid oldu.
3
Fotoğrafta Balığın kuyruğunda arapça ALLAH lafzı celilesi.
4
KURAN-İ KERİM DE SU İLE İLGİLİ AYETLER
Bakara (22) O, öyle bir lütufkardır ki, sizin için yeri bir döşek, göğü bir bina yaptı ve sizin için gökten bir SU indirdi de onunla çeşitli mahsullerden size bir rızık çıkardı. Siz de artık bile bile tutup da Allah’a ortaklar koşmayın.
Bakara (60) Ve bir vakit Musa, kavmi için SU dilediğinde bulunmuştu, Biz de: “Asan ile taşa vur!” demiştik. Bunun üzerine ondan oniki pınar fışkırdı. Her kısım insanlar kendi SU alacağı kaynağı bildi. Allah’ın rızkından yiyin, için de bozgunculuk yaparak yeryüzünü fesada vermeyin! Bakara (71) O da: “Rabbim şöyle buyuruyor: O, ne koşulup toprağı süren, ne de ekin SUlayan, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır.” dedi. Onlar da: “İşte tam şimdi gerçeği ortaya koydun.” dediler. Bunun üzerine o sığırı (bulup) boğazladılar. Neredeyse yapmayacaklardı.
Bakara (74) Sonra bunun arkasından kalpleriniz katılaştı. Şimdi onlar taşlar gibi, hatta daha duygusuz; çünkü taşların öylesi var ki içinden nehirler kaynıyor, öylesi var ki çatlıyor da bağrından SUlar fışkırıyor ve öylesi de var ki Allah korkusundan yerlerde yuvarlanıyor. Sizlerin neler yaptığından Allah gafil değildir.
Bakara (164) Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akan gemide, Allah’ın yukarıdan bir SU indirip onunla toprağı ölmüşken diriltmesinde, üzerinde deprenen hayvanları yaymasında, rüzgarları değiştirmesinde, gökle yer arasında boyun eğmiş bulutta akıllı olan bir topluluk için elbette Allah’ın birliğine deliller vardır.
5
Nisa (43) Ey iman edenler, sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar; cünüp iken de -yolcu olmanız hariç- guslünüzü edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz hacet yerinden gelir veya kadınlara dokunup da SU bulamazsanız o zaman temiz bir toprağa teyemmüm edin; niyetle yüzünüze ve ellerinize sürün. Gerçekten Allah çok affedici ve günahları bağışlayıcıdır.
Maide (6) Ey iman edenler, namaza kalkacağınız vakit, yüzlerinizi, dirseklere kadar; ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedip topuklara kadar ayaklarınızı (yıkayın). Eğer cünüpseniz tastamam yıkanın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz veya biriniz hacet yerinden gelmişse ya da kadınlara dokunmuş olup da SU bulamazsanız, o zaman temiz bir toprakla teyemmüm edin, niyetle o topraktan ellerinize ve yüzlerinize sürün. Allah’ın muradı sizi sıkıntıya koşmak değildir; fakat O, sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor ki, şükredesiniz.
Enam (70) Dinlerini oyun ve eğlence edinen ve dünya hayatının kendilerini aldattığı kimseleri bırak! Bu vesile ile şunu da ihtar et ki: “Bir kimse yaptıkları yüzünden azabın pençesine düşmeye görsün, o zaman Allah’ın yüce huzurunda O’ndan başka ne bir koruyucu, ne de bir şefaatçi bulunur. Her türlü fidyeyi denkleştirse bile kabul edilmez. Onlar azabın pençesine düşmüş kimselerdir. Nankörlük ettiklerinden dolayı onlara kaynar SUdan bir içecek ve gayet acı bir azap vardır.
Enam (99) Gökten SU indiren de O’dur. Onunla her çeşit bitkiyi çıkardık, ondan bir yeşillik çıkardık, ondan da birbiri üzerine binmiş taneler çıkarırız, hurma ağacının tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağları, zeytin ve narı da çıkardık. Bunların kimi birbirine benzer, kimi benzemez. Bakın herbirinin meyvesine, bir meyve verdiği zaman, bir de olgunlaşmasına. Şüphesiz şu size gönderilende inananlar için bir çok ibretler vardır.
Araf (50) Cehennem sakinleri, cennet sakinlerine: “Lütfen SUyunuzdan veya Allah’ın size rızık olarak verdiği nimetlerden biraz da bize dökün!” diye bağrışmaktadırlar. Onlar da: “Doğrusu Allah, bunları kafirlere haram etti.” demektedirler.
6
Araf (57) O, rahmetinin önünde rüzgarları müjdeci olarak yollayan Allah’tır. Nihayet onlar, yağmur yüklü ağır ağır bulutları hafif birşey gibi kaldırıp yüklendiklerinde, bakarsın Biz onları ölü bir memlekete gönderip oraya SU indirmiş ve orada her türlüsünden ürün çıkarmışızdır. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız. Gerek ki düşünüp ibret alasınız.
Araf (64) Bunun üzerine ona yalan söylüyorsun, dediler. Biz de onu ve beraberinde iman edenleri gemide kurtuluşa erdirdik ve ayetlerimize yalan diyenleri SUda boğduk. Çünkü onlar basiretleri körelmiş bir toplum idiler.
Araf (160) Bununla beraber Biz onları oniki kabileye, o kadar ümmete ayırdık ve Musa’ya -kavmi kendisinden SU istediği vakit- şöyle vahyettik: “Vur asan ile taşa!” O zaman ondan on iki pınar akmaya başladı. Halkın her kesimi kendi SUalacağı yeri belirledi. Bulutu da üzerlerine gölgelik çektik, kendilerine kudret helvası ile bıdırcın indirdik ve: “Size rızık olarak verdiğimiz nimetlerin temizlerinden yiyin!” dedik. Bununla beraber onlar zulmu Bize yapmadılar, ancak kendi nefislerine zulmediyorlardı.
Enfal (11) O zaman size -tarafından bir güven olmak üzere- bir uyku sardırıyordu ve üzerinize gökten SU indiriyordu ki, bununla sizi temizlesin, şeytanın murdarlığını sizden gidersin, kalplerinize güç versin ve bununla ayaklarınızı sağlamlaştırsın! Allah
Enfal (54) Tıpkı Firavun hanedanı ve onlardan öncekilerin gidişi gibi. Onlar, Rablerinin ayetlerine yalan dediler, Biz de kendilerini günahları yüzünden helak ettik ve Firavun hanedanını SUda boğduk. Onların hepsi zalim kimselerdi.
7
Tevbe (14) Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın, rezil etsin onları, yardımıyla sizi onlara karşı zafere erdirsin, mü’min bir topluluğun yüreklerine SU serpsin,
Tevbe (19) Yoksa siz, hacılara SU temin etmeyi ve Mescid-i Haram’da umreciliği, Allah’a ve ahiret gününe inanıp da Allah yolunda cihad edenin işi gibi mi tuttunuz? Bunlar, Allah katında eşit olmazlar. Allah, zalimler güruhunu doğru yola iletmez.
Tevbe (120) Ne Medine halkının ne de etrafındaki bedevilerin Resulullah’tan geride kalmaları ve kendilerini tercih edip ondan yüz çevirmeleri yakışmaz. Çünkü onların Allah yolunda çektikleri hiçbir SUsuzluk, hiçbir çalık ve kafirleri öfkelendirecek bir yere ayak basmaları ve düşman karşısında elde ettikleri hiçbir başarı yoktur ki, karşılığında kendilerine güzel bir amel yazılmış olmasın. Çünkü Allah iyilerin mükafatını zayi etmez.
Yunus (4) Dönüşünüz hep O’nadır! Allah’ın va’di haktır. Çünkü O, yoktan var ediyor, sonra iman edip iyi işler yapan kimseleri adalet ölçüsü ile mükafatlandırmak için, geri döndürecektir. Küfredenlere ise inkarda bulunmaları yüzünden kaynarSUdan bir içecek ve acı bir azap vardır.
Yunus (24) O dünya hayatının misali, ancak gökten indirdiğimiz bir SU gibidir ki, onunla yeryüzündeki otlar, insan ve hayvanların yediği bitkiler birbirine karışmıştır. Nihayet yeryüzü zinetini takınıp süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde kendilerini güçlü sandığı bir sırada geceleyin veya gündüzün ona emrimiz gelivermiş, bir anda ona öyle bir tırpan arıvermişizdir ki, sanki dün orada hiçbir şenlik yokmuş gibi oluverir. İşte düşünebilecek bir kavim için ayetlerimizi böyle açıklıyoruz.
8
Yunus (73) Buna rağmen yine ona yalan söylüyorsun, dediler. Biz de onu gemide kendisiyle beraber olanları kurtarıp, onları yeryüzünün halifeleri yaptık; ayetlerimizi inkar edenleri ise SUda boğduk. Bak işte uyarılanların akibeti nasıl oldu?
Hud (7) O, hanginizin daha güzel davranacağı hususunda sizi imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yarattı; Arşı SUüstünde idi. Böyle iken Allah bilir ya, sen onlara: ” Siz öldükten sonra diriltileceksiniz.” dersen, küfredenler kesinlikle: ” Bu apaçık aldatmadan başka birşey değildir!” derler.
Hud (43) O: ” Ben, beni SUdan koruyacak bir dağa sığınacağım.” dedi. Nuh: ” Bugün Allah’ın emrinden koruyacak yok; meğer ki O rahmet ede!” dedi, derken dalga aralarına giriverdi ve o da boğulanlardan oldu.” Hud (44) Bir de: “Ey yer, SUyunu yut ve ey gök, sende açıl!” denildi ; SU çekildi, iş bitirildi, gemi Cudi üzerinde durdu ve bu zalim topluluğa: “Defolun!” denilmişti.
Hud (98) Kıyamet gününde kavminin önüne düşecek ve onları SUya götürür gibi ateşe götürecektir. O varılan yer de ne fena maslaktır!
Yusuf (19) Öteden bir kervan gelmiş, SUcularını göndermişlerdi; vardı, kovasını saldı ve:”A, müjde, bu bir erkek çocuk!” dedi. Onu tutup bir ticaret malı olarak gizlediler. Allah ise, ne yapacaklarım biliyordu.
Yusuf (70) Sonra onların bütün hazırlıklarım yaptığı vakit, SU kabım kardeşinin yükü içine koydu, sonra da bir çağırıcı: “Ey kafile, siz kesinlikle hırsızlık yapmışsınız!” diye seslendi.
9
Yusuf (72) Dediler ki “Hükümdarın SU kabını arıyoruz. Onu getirene bir deve yükü bahşiş var ve ben ona kefilim.”
Rad (4) Yeryüzünde birbirine yakın kıtalar vardır; üzüm bağları, ekinler, çatallı, çatalsız hurmalıklar; hepsi aynı SU ileSUlandıkları halde meyvelerinde birini diğerine üstün kılıyoruz. Şüphesiz bunda aklı olan bir topluluk için deliller vardır.
Rad (14) Gerçek dua ancak O’nadır; O’ndan başka yalvarıp durdukları ise, onlara hiçbir şeyle icabet etmezler. Onlar ancak ağzına gelsin diye SUya doğru iki avucunu açan kimseye benzer ki, SU ona gelmez. Kafirlerin duası hep bir sapıklık içindedir.
Rad (17) Gökten bir SU indir di de vadiler kendi miktarınca sel oldu; sel de yüzüne çıkan bir köpük yüklendi. Bir zinet veya bir eşya yapmak için ateşte üzerin! körükledikleri madenlerden de onun gibi bir köpük meydana gelir, işte Allah, hak ile batılı böyle çarpıştırır. Fakat köpük atılır gider insanlara faydası olan ise yerde kalır! İşte Allah böyle mİsaller verir!
İbrahim (16) Arkasından da cehennem! Ve irin SUyundan SUlanacak,
İbrahim (17) Onu yutmaya çalışacak, fakat boğazından geçiremiyecek ve her yandan ona ölüm gelecek, fakat ölemez. Arkasından da çetin bir azap gelecektir.
10
İbrahim (32) Allah, öyle bir Allah’tır ki, gökleri ve yeri yarattı; yukarıdan SU indirip onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı; emri gereği denizde seyretmesi için size gemileri hizmetinize SUndu; nehirleri de size amade kıldı.
Hicr (22) Bir de aşılayıcı rüzgarlar gönderdik de gökten bir SU indirip sizi onunla SUladık. Onu depolarda tutan da siz değilsiniz. Nahl (4) İnsanı bir damla SUdan yarattı. Bir de bakarsın ki O, açık bir düşman kesilmiş!
Nahl (10) O’dur ki, gökten bir SU indirdi, içeceğiniz ondan sağlanır, kendisinde hayvan yaydığınız ağaç ve bitkiler ondan yetişir.
Nahl (14) Yine taze bir et yiyesiniz ve içinden giyeceğiniz zinet eşyasını çıkarasınız diye, denizi emrinize veren O’dur. Gemilerin denizde SUları yara yara akıp gittiklerin! görürsün ve bu da lütfundan payınızı aramanız içindir, ola ki şükredersiniz. Nahl (65) Allah gökten bir SU indirdi de onunla yeri ölümünden sonra diriltti. Şüphesiz ki, bunda dinleyecek bir topluluk için bir ibret vardır. Kehf (29) Ve de ki: “O hak Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin! Çünkü Biz zalimler için öyle bir ateş hazırlamışızdır ki, serdakları = duvarları kendilerini kuşatmıştır. Eğer yardım isterlerse, yüzleri çeviren erimiş cesed gibi bir SU ile yardım edilirler. O ne fena içki ve o ne kötü kurultay!
11
Kehf (37) Arkadaşı da ona karşılık vererek dedi ki: “Sen, seni topraktan, sonra bir damla SUdan yaratan, sonra da insan şekline koyan Rabbini inkar mı ediyorsun?
Kehf (41) “Yahut, bağının suyu yerin dibine çekilir de bir daha suyunu çıkarıp bağını sulayamazsın.”
Meryem (24) Derken aşağı tarafından ona şöyle seslendi: “Sakın üzülme, Rabbin senin altında bir SU arkı yarattı.
Meryem (85) Takva sahiplerini, heyet olarak Rahman’ın huzuruna toplayacağımız gün. Meryem (86) Suçluları da SUsuz olarak cehenneme sevk edeceğiz.
Taha (53) Yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, orada size yollar açan ve gökten bir SU indiren O’dur.” dedi. İşte Biz, bu SUsayesinde çeşitli bitkilerden çifter çıkarmaktayız.
Taha (118) “Doğrusu senin acıkmaman ve çıplak kalmaman (ancak) cennettedir.” Taha (119) ve sen orada SUsamazsın ve güneşte yanmazsın.” dedik.
12
Enbiya (30) O küfredenler görmediler mi ki, gökler ve yer bitişik idiler de Biz onları ayırdık; canlı olan her şeyi SUdan yaptık. Hala inanmıyorlar mı?
Hac (5) Ey insanlar, eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede iseniz, şu muhakkak ki, Biz sizi topraktan, sonra nutfe (sperma) den, sonra alaka (yapışkan bir madde)dan, sonra da uzuvları görünen ya da görünmeyen bir et parçasından yaratmaktayız ki, size (ne olduğunuzu) anlatalım. Dilediğimizi de belli bir süreye kadar rahimlerde durdururuz. Sonra sizi bir bebek olarak çıkarırız, sonra da olgunluk çağına gelmeniz için geliştiririz. Bununla beraber, içinizden kiminizin canı alınıyor, kiminiz de biraz bilgiden sonra birşey bilmemek üzere, ömrünün en kötü devresine getiriliyor. Yeryüzünü de sönmüş kül halinde görürsün; ama üzerine SU indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır ve her dilber çiftten bitkiler bitirir.
Hac (19) Şu ikisi Rableri hakkında tartışmaya girmiş iki hasımdır. Bu yüzden küfredenler için ateşten çamaşırlar biçilmiştir. Başlarının üstünden kaynar SU dökülür.
Hac (63) Görmüyor musun ki Allah’ın gökten indirdiği SU ile yeryüzü yemyeşil oluveriyor? Gerçekten Allah lütuf sahibidir, herşeyden haberdardır.
Muminun (18) Gökten bir ölçü ile bir SU indirdik ve onun yerde durmasını sağladık. Oysa Biz, onu giderme gücüne de sahibiz.
Muminun (50) Meryem oğlunu ve annesini bir mucize kıldık ve ikisini oturaklı ve temiz SUlu bir tepede barındırdık.
13
Nur (39) Küfredenlerin yaptıkları ise, engin bir çöldeki serap gibidir. SUsayan onu bir SU sanır. Nihayet yanına vardığı zaman onu birşey bulmaz da yanında vicdanı Allah’ı bulur ve O da onun hesabını tamamıyla görür. Allah, hesabı çok süratli olandır.
Nur (45) Allah her hayvanı bir SUdan yarattı. öyle iken kimi karnı üzerinde yürür, kimi iki ayak üstünde yürür, kimi de dört ayak üstünde yürür. Allah, dilediğini yaratır. Şüphesiz ki Allah, her şeye gücü yetendir.
Furkan (37) Nuh kavmini de, peygamberleri inkar ettiklerinde, SUda boğduk ve kendilerini insanlara bir ibret yaptık. Zalimlere de acı bir azap hazırladık.
Furkan (48) Yine O, rüzgarları rahmetinin önünde müjdeci olarak göndermekte ve Biz, gökten tertemiz bir SU indirmekteyiz ki,
Furkan (49) bununla ölü bir beldeyi diriltelim ve yarattığımız nice hayvan sürülerini ve bir çok insan kümelerini SUlayalım.
Suara (155) (Salih): “İşte (o mucize) bir dişi deve; SU hakkı bir (gün) ona, belli bir günün SU hakkı da size;
14
Neml (44) Ona: “Köşke gir!” denildi. Derken (Melike) onu görünce derin bir SU sandı ve eteklerini topladı. Süleyman: “O parlak bir köşk, sırçadan!” dedi. Kadın: “Ey Rabbim, gerçekten ben önce nefsime zulmetmişim, şimdi Süleyman’ın maiyyetinde, alemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”dedi.
Neml (60) Yoksa gökleri ve yeri yaratıp sizin için gökten bir SU indiren mi? Biz, o SU ile gözleri ve gönülleri açan bahçeler bitirmekteyiz. Siz onların bir ağacını bile bitiremezdiniz. Allah’ la birlikle bir tanrı mı var? Hayır, onlar, sapıklığa giden bir topluluktur. Kasas (23) Medyen SUyuna vardığında, SUyun üstünde hayvanlarını SUlayan bir küme insan buldu. Bunların ötesinde de hayvanlarını alıkoyan iki kadın gördü. Onlara: “Derdiniz nedir?” diye sordu. Onlar: “Biz, çobanlar çekip gitmedikçeSUlamayız ve babamız da büyük bir pirdir.” dediler. Kasas (24) Bunun üzerine ikisine hayvanlarını SUladı, sonra gölgeye çekildi ve: “Ey Rabbim, ben gerçekten bana indirdiğin hayırdan dolayı bir fakirim!” dedi.
Kasas (25) Derken o iki kadından biri utana utana yürüyerek ona gelip: “Babam, bize SU çekivermenin ücretini ödemek için seni çağırıyor.” dedi. Bunun üzerine varıp ona başından geçeni anlatınca o: “Korkma, kurtuldun o zalim topluluktan!” dedi.
Ankebut (63) Andolsun ki yine onlara: “Gökten azar azar SU indirip onunla ölümünün ardından yeryüzüne hayat veren kimdir?” diye sorsan elbette şüphesiz “Allah” diyecekler. De ki: “Hamd Allah’a mahsustur.” Fakat onların çoğu aklı ermezlerdir.
15
Rum (24) Yine size hem korku ve hem de ümit için şimşeği göstermesi ve gökten bir SU indirip de onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat vermesi, O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki bunda aklını çalıştıran bir toplum için ayetler vardır.
Lokman (10) O gökleri direksiz yarattı, onları görüyorsunuz. Yeryüzüne de sizi çalkalar diye ağır baskılar bıraktı ve orada herbir hayvandan üretti. Hem gökten bir SU indirdik de orada her hoş çeşitten yetiştirdik.
Secde (8) Sonra onun neslini bir sülaleden (değersiz bir SUdan) yaratmıştır.ı.
Secde (27) Ya hiç görmediler mi, Biz kır bir yere SUyu salıveriyoruz da onunla bir ekin çıkarıyoruz; ondan hayvanları da yiyor, kendileri de? Hala gözlerini açmayacaklar mı?
Fatir (12) Birde iki deniz bir olmuyor; şu tatlı, hararet keser, içerken kayar; şu da tuzludur, yakar kavurur. Bununla beraber herbirinden bir taze et yersiniz ve bir zinet çıkarıp giyinirsiniz. Allah’ın lütfundan nasip arayasınız diye gemilerin deSUyu yara yara orada gittiğini görürsün. Gerek ki ,şükredersiniz. Fatir (27) Görmedin mi Allah, yukarıdan bir SU indirdi de onunla renkleri başka başka birçok meyveler çıkardık. Dağlardan da yollar var, beyazlı, kırmızılı, renkleri çeşitli, bir de kuzguni siyahlar.
Saffat (67) Sonra üzerine onlar için kaynar bir içecek vardır.
16
Saffat (68) Sonra da dönecekleri yer, şüphesiz cehennemdir.
Saffat (80) İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
Saffat (81) Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.
Saffat (82) Sonra da diğerlerini  SUda boğduk.
Sad (41) Kulumuz Eyyub’u da an. Bir zaman o, Rabbine şöyle nida etmişti:” Meşakkat ve acı ile bana şeytan dokundu.” Sad (42) (Biz ona):”Ayağınla depren! işte sana yıkanılacak ve içilecek soğuk bir SU.” dedik. Sad (56) Cehennem! Ona yaslanacaklar, fakat o ne çirkin döşektir. Sad (57) İşte kaynar SU ve irin; tatsınlar onu.
17
Zümer (21) Allah’ın gökten bir SU indirip de onu bir yoluyla yeryüzündeki kaynaklara koyduğunu görmedin mi? Sonra onunla türlü renklerde bir ekin çıkarır, sonra o heyecana gelir (solar), bir de onu sararmış görürsün, sonra da onu çöpe çevirir. Elbette bunda temiz akıllıları olanlar için bir ihtar vardır.
Mumin (67) O’dur sizi (önce) bir topraktan yaratan sonra bir nutfeden (bir damla SUdan), sonra bir yapışkan maddeden; sonra da sizi bir bebek olarak çıkarıyor, sonra olgunluk çağma eresiniz diye büyütüyor, sonra da yaşlanasınız diye. içinizden kimi de daha Önce vefat ettirilir. Belirli bir süreye eresiniz ve gerek ki aklınızı kullarlasınız diye.
Mumin (71) O zaman boyunlarında halkalar ve zincirler olduğu halde sürükleneceklerdir.
Mumin (72) Kaynar SUda; sonra ateşte kaynatılacaklardır.
Mumin (73) Sonra da onlara : “Nerede  ortak koştuklarınız?” denilecek. Fussilet (39) Senin yeryüzünü (kuraklıktan) boynu bükük huşu halinde görmen de O’nun ayetlerindendir; Biz ona SUyu indiriverdiğimizde hareketlenir ve kabarır. Şüphe yok ki, ona o hayatı veren elbette ölüleri dirilticidir. Doğrusu O, herşeye gücü yetendir.
Zuhruf (11) O ki bir ölçü ile yukarıdan SU indirmekte ve onunla Ölü bir beldeye hayat neşretmekteyiz, işte siz de (kabirlerinizden) öyle çıkarılacaksınız.
18
Duhan (43) Gerçekten zakkum ağacı,
Duhan (44) Günahkarların yemeğidir. Duhan (45) O pota gibi karınlarında kaynar.
Duhan (46) Kaynar SUyun kaynaması gibi.
Duhan (47) Allah meleklere şöyle emreder. “Şunu tutunda Cehennem’in ortasına sürükleyin.”
Duhan (48) Sonra da başına kaynar SU azabından dökün.
Muhammed (15) Takva sahiplerine va’dedilen cennetin durumu şudur: İçinde bozulmayan SUdan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve safi süzme baldan ırmaklar vardır. Aynca onlara her türlü meyve ve Rablerinden bir bağışlama vardır. Bunlar hiç o ateşte ebedi kalacak ve kaynar bir SU içirilip de, barsaklarını parçalayacak kimselere benzer mi?
19
Kaf (9) Bir de gökten mübarek bir SU indirip de onunla bağlar bahçeler ve biçilecek taneler bitirmekteyiz.
Kamer (9) Onlardan önce Nuh’un kavmi de yalanlamıştı ve : “Cinlenmiştir.” Dediler. Ve (Nuh davetten vazgeçmeye ) zorlandı.
Kamer (10) Bunun üzerine Rabbine “Ben yenik düştüm, bana yardım et!” diyerek yalvardı.
Kamer (11) Bunun üzerine göğün kapılarını şakır şakır dökülen bir SU ile açtık.
Kamer (12) Yeri de kaynaklar halinde fışkırttık, derken SUlar önceden takdir edilmiş bir iş için birleşti.
Kamer (28) Onlara haber ver ki SU aralarında nöbetleşe taksim edilmiştir. Herkes SUyu sırasına göre alacaktır.
Rahman (43) İşte bu, suçluların yalanladığı cehennemdir.
Rahman (44) onunla kaynar SU arasında dolaşırlar;
20
Rahman (45) Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlyabilirsiniz?
Vakia (29) Meyva dizili muzlar,
Vakia (30) Uzamış gölgeler, Vakia (31) Fışkıran sular.
Vakia (41) Solun adamları, nedir o  solcular! Vakia (42) İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar SU içinde,
Vakia (54) üstüne de kaynar SU içersiniz,
Vakia (68) şimdi gördünüz mü o içtiğiniz SUyu?
21
Vakia (69) Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?
Vakia (92) Ama yalanlayıcı sapıklardan ise,  Vakia (93) muhakkak konukluğu kaynar SU
Vakia (94) Ve cehenneme atılma vardır.
Mülk (30) De ki: “Gördünüz mü, eğer sabaha kadar SUyunuz batakalırsa (çekilecek olsa), size kim bir akarsu getirebilir?
Hakka (11) Oysa Biz, o SU kabardığı zaman sizi akan gemide taşıdık. Nuh (25) Bir çok günahları yüzünden SUda boğuldular da ateşe atıldılar ve kendilerine Allah’tan başka yardımcılar bulamadılar.
Cin (16) Onlar gerçekten o yol üzere dosdoğru gitselerdi, elbette kendilerini bol bir SU ile SUlardık.
22
Murselat (20) Yaratmadık mı sizi hor bir SUdan?
Murselat (21) Onu sağlam bir yerde otturtuk.
Murselat (22) Belli bir süreye kadar.
Murselat (27) Ve orada, oturaklı yumru yumru dağlar oturtup size tatlı SU SUnmadık mı?
Nebe (14) O yoğun bulutlardan şarıl şarıl bir SU indirdik.
Nebe (15) Onunla taneler ve otlar çıkaralım diye.
Nebe (24) Orada ne serinlik tadacaklar, ne de içecek bir şey.
23
Nebe (25) Yalnızca bir kaynar SU ve irin.
Naziat (30) Bundan sonrada yeryüzünü döşedi. Naziat (31) Ondan SUyunu ve otlağını çıkardı.
Naziat (32) Dağlarını oturttu.
Abese (19) Bir damla SUdan yarattı da biçimine koydu onu.
Abese (25) Biz, o SUyu bir döküş (bol bol) dökmekteyiz.
Tarik (5) Onun için insan neden yaratıldığına baksın. Tarik (6) Bir atılgan SUdan yaratıldı .
24
Tarik (7) O su, erkeğin sülbü ile kadının göğüs kemikleri arasından çıkar.
Gasiye (5) Kızgın bir kaynaktan SUlanırlar.
Şems (13) Allah’ın elçisi onlara: “Allah’ın devesini ve onun SUlanışını gözetirin” demişti.
KURAN-İ KERİM MEALİ :  ELMALILI M. HAMDİ YAZIR

25
HADİSLERDE SU
Fuzûlî,”su kasidesi” diye bilinen “Kasîde der medh-i Hazret-i Fahr-ı kâ’inât” dizelerinde Peygamber Efendimizin âlemlere rahmet olduğunu beyan ederken suyun da insanlığa rahmet olduğunu ifade etmektedir. Bu çağrışımdan hareketle suyun insan hayatındaki vazgeçilmezliği ile yine insanları saf ve duru bir arınmaya çağıran Hz. Peygamber arasında bir bağ kurabiliriz.  Dolayısıyla Hz. Peygamberin yolundan giden su, temizlik, duruluk ve tıpkı Peygamberimiz gibi günahlardan arındırma özelliklerini taşımaktadır;
Tıynet-i pakini ruşen kılmış ehl-i aleme İktida kılmış tarik-i Ahmed-i Muhtar’a su
Kasidede su ile bu derecede özdeşleştirilmiş olan Hz. Peygamberin, varlığın başlangıcının su ile ilgili olduğuna ilişkin bir hadisini İmran b. Husayn (r.a.) şöyle nakleder: “Rasûlüllah: Ezelde Allah’tan başka bir şey yoktu, arşı da su üzerinde idi. Levh-i Mahfuz’da her şeyi yazdı, gökleri ve yeri yarattı”(Sahîh-i Buhârî, “Kitâbu Bed’il-Halk, 1348).
SU NEDEN ÖNEMLİDİR?
İnsanlar İçin
Su insanlığa sunulmuş en büyük nimettir ve tüm insanlığın ortak malıdır. Deniz, büyük göl ve büyük ırmak gibi su kaynakları kimsenin mülkiyetinde sayılmaz. Her bireyin bunlardan yararlanma hakkı vardır. Hz. Peygamber, “Üç şey vardır ki bunlar asla yasaklanamaz: Su, ot ve ateş” buyurmuştur. Bu yasaklanamayan üç unsurun müslümanların ortak malı olduğu bildirilmiştir.(İbni Mâce, Ruhûn:16; Ebû Davûd, Buyû,60; Ahmed b. Hanbel, V,364)
Ebu Hureyre (r.a.) de, “Kendiliğinden biten ota mani olacağından dolayı ihtiyaç dışı su fazlalığından başkasının kullanımını yasaklamayınız” hadisini nakletmiştir. (Sahîh-i Buhârî, Kitâbu’l- Musâkâ,1090,1091;  Buhârî, Şürb 2, Hiyel 5; Müslim, Musâkât 38, (1566); İbnu Mâce, Rühûn 19, (2478).
Bir diğer hadis-i şerifte ise, “Üç kimse vardır ki Allah kıyamet günü kendilerine bakmaz, onları temize çıkarmaz, onlar için acıtıcı bir azap vardır: Yol üzerinde kendisinin ihtiyaç dışı su fazlalığı olup da bunu yolcuya kullandırmayan kimse… Allah: “Tıpkı senin ellerinin üretmediği su fazlalığını kullandırmayıp engellediğin gibi bugün de ben seni lütuf ve ihsanımdan engelliyorum.” buyurur.” (Sahîh-i Buhârî, Kitâbu’l-Musâkâ, 1093, 1096) Aynı anlamda bir hadisi Hz. Cabir (r.a.) “suyun fazlasını satmayı yasaklamıştır” diyerek aktarmıştır.( Müslim, Musâkat, 34 (1565); Nesâî, Büyû 89, (307); İbnu Mâce, Rühûn 18, (2477).
Hayvanlar İçin
Bir çok hadis kaynağında Hz. Peygamberin hayvanlar ve diğer tüm canlıların su ihtiyacının giderilmesini teşvik edici kıssaları vardır. Bunlardan biri, Ebû Hureyre (r.a.)’dan, Allah Rasûlü buyurdu: “Bir adam yolda yürürken susadı, bir kuyu buldu, içine inip su içti. Yukarıya çıktığı zaman dilini çıkarıp susuzluktan toprak yalamakta olan bir köpek gördü. Adam: Zavallı hayvan tıpkı benim gibi susamış dedi ve derhal kuyuya indi ayağındaki pabucunu çıkartıp içine su doldurdu, ağzına alıp
26
yukarıya çıkardı ve köpeğe içirdi. Allah onun bu hareketinden memnun kalıp bağışladı.” Ashab, bunun üzerine “Ey Allah’ın Rasûlü! Bizim için hayvanlara yaptığımız iyilikler hakkında ecir var mıdır?”diye sorunca: “Her ciğer taşıyan canlı için (yapılan iyilikte) sevap  vardır” buyurmuştur (Sahîh-i Buhârî, Kitâb-ı Musâkâ 1094;  Buhâri, Şirb 9, Vudü 33, Mezâlim 23, Edeb 27; Müslim, Selâm 153, 2244;Muvatta, Sıfatu’n Nebi 23, (2, 929-930); Ebü Dâvud, Cihâd 47, (2550).         Bir başka rivayette ise “Günahkâr bir kadın sıcak bir günde dilini dışarı çıkartmış susuzluktan solumakta olan bir köpek gördü. Hemen mestini çıkararak ona su çekip içirdi. Bu sebeple Allah onu bağışladı.” [Mâlik, Buhârî, Müslim ve Ebû Dâvud]. Bu kıssayı tamamlayan bir hadisi de İbni Ömer (r.a.) nakletmiştir. “Bir kadın bir kedi yüzünden cehenneme girdi. Çünkü o kediyi eve hapsetmiş, ayrıca onun yerin haşaratından yememesi için ne onu serbest bırakmış ve ne de ona yiyecek bir şey vermişti” [Buhârî ile Müslim] (Rûdânî,319) Su verilen köpek nedeniyle günahkâr kadının affedilmesi fakat kedinin ölmesine neden olan kadının -salih olmasına rağmen- cehennem ehlinden olmasını yine bir başka hadisin ışığı aydınlatmıştır.İbn Amr bin el-Âs (r.a.)’dan “Merhamet edenlere Rahman da merhamet eder. Yeryüzündekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin.”(Tirmizi ve aynı lafızla Ebû Dâvud).
Surâka, İslâm dinini kabul ettikten sonra Rasûlullaha yabancılara ait hayvanları kendi hayvanları için suyla doldurduğu yalaklardan suladığını sonra onları serbest bıraktığını bu hareketinin Allah indinde makbul olup olmadığını sorunca Hz.Muhammed(sav) şöyle cevap vermiştir: “Kesin olarak makbuldür; hangi canlı olursa olsun, susamış her yaratığa karşı lûtufkâr davranmak Allah nazarında mükâfata lâyık bir harekettir” .
Temizlik Aracı Olarak Su
İnsan yaşamında suyun önemini arttıran bir diğer özellik ise onun temizlik aracı olmasıdır. Temizliğe dayanan İslam dini, bu yönü ile de suya ayrı bir önem atfetmiştir. Hz. Peygamber, “İmanın yarısı temizliktir” (Müslim, Taharet 1) buyurmuştur. “Su temiz olarak yaratılmıştır, rengini, kokusunu ve tadını değiştirmedikçe onu hiçbir şey kirletmez”diyen Hz. Peygamber, tabiatta bulunan dere, göl, deniz, yağmur, kar ve buz sularının asıl ve öz itibarıyla temiz olduğunu ifade etmiştir. Ebû Hureyre (r.a.), bir adamın Hz. Peygambere gelip denize açıldıklarında yanlarındaki az suyu ancak içmek için kullandıklarını deniz suyundan abdest alıp alamayacaklarını sorduğunda Hz. Peygamberin”Onun suyu temizdir, (içinden çıkan) ölüsü de helâldir”  buyurduğunu işitmiştir (Muvattâ ve Sünen Ashâbı (Rûdânî, 194). Ebû Umâme (r.a.)’dan: “Suyu kokusunu ve tadını değiştiren şeyden başkası asla murdar yapamaz” (Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat ve Mu’cemu’l-Kebir’de (Rûdânî, 202). Suyun miktarı ile temizliği arasında bağlantı kuran bir Hadis-i Şerifte ise Hz. Peygamber, “Su iki kulle (ikiyüz rıtıllık su kabı miktarı) (1) oldu mu pislik tutmaz, çünkü (bu durumda olunca) onu hiçbir şey kirletmez” buyurmuştur.
Suların hükümleri, fukaha arasında geniş araştırmalara ve farklı yorumlara konu olmuştur. “Su temizdir, onu hiçbir şey kirletmez”  Hadisi zamanımıza önemli bir ışık tutmaktadır. Renk, koku, tat gibi bazı kirlenmelere uğrayan su, bu kirleticilerden bir şekilde, değişik teknolojilerle ayıklandığında yine asli vasfına dönüp temiz olmaktadır.  Kirlenmiş suların  tekrar kullanımları söz konusudur.         Temizleyen suyu, kadın erkek birlikte kullanmakta herhangi bir mahsurun olmadığına dair hadisler ise şöyledir: İbn Abbâs (r.a)’dan gelen bir aktarımda, Peygamber hanımlarından biri bir leğenden su alarak yıkandı. O sudan abdest almak veya yıkanmak için Hz. Peygamber gelince zevcesi şöyle dedi. “Ben cünub idim” Hz. Peygamber bu söz üzerine şöyle buyurmuştur: “Su cünub olmaz” (Tirmizî
27
(Rûdânî, 198). Âişe (r.a.): “Ben ve Allah Rasûlü ikimiz bir leğenden yıkanırdık; ellerimiz içine beraberce girip çıkardı.” Yine Âişe (r.a.)’dan “Benden önce davranırdı ve nihayet ona: “(Sudan) bana da bırak, bana da bırak! derdim” demiştir (Nesâî, Sünen, gusl 10 (Rûdânî 200). İbn Ömer (r.a.), “Peygamber zamanında erkeklerle kadınların hepsi aynı kaptan abdest alırlardı.” (Buhâri, Mâlik, Ebû Dâvud ve Nesâi (Rûdânî 201). İbn Ömer (r.a.), Hz. Peygambere büyük testi veya küçüğünden abdest almanın daha iyi olduğunu sormuş. Hz. Peygamber ona “Küçük testilerden daha iyidir. Çünkü Allah’ın dini kolaydır, tertemizdir” buyurmuştur (Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat’ta.( Rûdânî, 203).
Suyun Ve Su Kablarının Temiz Tutulması
İçine, az olsun çok olsun bir pislik düşen durgun su ile abdest almak caiz değildir. Bu pisliğin suyun niteliklerini değiştirip değiştirmemesi sonucu etkilemez. Çünkü Hz. Peygamber, suyun pislikten korunmasını emrederek şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz durgun suya abdest bozmasın ve böyle bir suda cünüplükten dolayı yıkanmasın”(Buhârî, Vüdû’, 68; Müslim, Tahâre, 36/94-96, Tirmizî, Tahâre, 51; Nesaî, Tahâre, 45). “Sizden biriniz uykusundan uyandığı zaman, elini üç defa yıkamadıkça su kabına sokmasın. Çünkü o, elinin nerede gecelediğini bilmez”(Müslim, Tahâre, 87; Ebû Dâvud, Tahâre, 49; Tirmizî, Tahâre, 19).
Su kablarının ağzının bağlanması veya kapak bulunmadığı hallerde bir tahta parçasıyla da olsa örtülmesi tedbirinin alınması nebevi emirler arasındadır.
Su testilerinin veya tulumlarının ağzından içmenin yasak olduğuna ilişkin  Hadisleri aktaranlardan Ebu Said (r.a), Ebu Hureyre (r.a.) ve İbn Abbâs (r.a.)  Hz. Peygamberin deriden yapılmış kapların ağızlarını dışa çevirmeden ve bir maşrapaya koymadan bunlardan içilmesini yasakladığını ifade etmişlerdir. Bu yasaktan sonra bir kimsenin, gece su içmeye kalktığı ve su tulumunun içinden yılan çıktığı rivayet edilir (İbn Mâce, Eşribe 19). Müslimde geçen bir ifade ise su tulumlarının ağzını çevirmek, kırbanın yukarısını aşağı çevirmek olarak tarif edilmiştir (Müslim, Eşribe 111).
Su içme âdâbı ile ilgili Hadisler, Hz. Peygamberin bu konuya verdiği önemi ve müslümanların sahip olması gereken özellikleri ile birlikte sağlıklı olabilmenin yollarını da açıkça ortaya koymuştur. Su kaplarının içine nefes vermek veya üflemek yasaktır.Suyu üç defada içmek gerektiği tavsiye edilmiştir. Ebû Saîd, Hz. Peygamberin içilecek şeylere üflemeyi yasakladığını,  bir adamın kaba çerçöp düştüğünde ne yapması gerektiğini sorması üzerine, suyu dökmesini; bir nefeste içince suya kanmadığını söylemesi üzerine de su kabını ağzından çekmesini buyurmuştur (Tirmizi, Eşribe 15). Bir başka rivayette de “Hz. Peygamber, bardağın kırık yerinden içmeyi ve içerken suya üflemeyi yasakladı” (Mâlik, Ebû Davûd, Tirmizi).
Müslim ve Tirmizi’nin rivâyetlerinde bu anlatım da eklenmiştir. “Rasûlullah (üç solukta içer, böyle içmenin) daha doyurucu, (hastalıklara karşı) daha koruyucu ve daha afiyetli olduğunu söylerdi” (Buhârî, Eşribe 26; Müslim, Eşribe 121, (2028); Tirmizî, Eşribe 13, (1885); Ebü Dâvud, Eşribe 19, (3727).
İçme Suyunun Kalitesi
Hz. Peygamber, suyu kaliteli olan kuyulardan su getirtmiştir. Âişe (r.a.) ” Peygambere Sükyâ kuyularından tatlı su getirilirdi” diye demiştir. Kuteybe de Sükyâ’nın Medine’ye iki günlük mesafede olan bir su kaynağı olduğunu belirtmiştir (Ebû Dâvud (Rûdânî, 104). Kanat köyünde Ali kuyusuna giden yolun solunda olan bu kuyu sonradan yıkılmıştır. İki günlük bir yol, kaliteli bir içme suyu için
28
göze alınabilecek bir zahmettir. Ancak, Mucemu’l-Büldan’da es-Sükyâ adını taşıyan pek çok yer olduğu, Medine’deki bir kuyuya da es-Sükyâ dendiği belirtilmiştir.
Ebu Eyyub, Hz. Peygambere Malik İbn Nadr’in kuyusundan içme suyu taşımıştır. Büyûtu’s-Sukya ve Ğars kuyularından da içme suyunun taşındığı ifade edilmiştir.  Bi’ru’l-Ğars, Kuba Mescidi’nin yarım mil güney doğusunda suyu tatlı bir kuyudur.
Câbir İbn Abdullah (r.a.) Hz. Peygamberin bir sahâbîsi ile beraber ensârdan birinin yanına gittiğini  ve “Yanında tulum içinde gecelemiş suyun var mı? Yoksa ağzımızla bardaksız da içebiliriz” dediğini aktarmıştır. Bu sırada bahçe sahibi bahçede su çevirmektedir. Hemen bostan gölgeliğine gidip bardağa su koymuş, arkasından koyunundan süt sağıp ikram etmiştir (Buhâri, Eşribe 14; Ebu Dâvud, Eşribe 18,3724).
Su Tasarrufu
Hz. Peygamberin suya ilişkin verdiği mesajlardan biri de suyun iktisatlı kullanımıdır. Günümüzde de sıkıntısı çekilen ve gelecekte bu sıkıntının daha da artacağından  korktuğumuz susuzluğun çaresi, yüzyıllar öncesinden verilen nebevi mesajdadır. İsraf yasağı için verilen en önemli örnek,  abdest alınan su ile ilgilidir.İbn Amr bin el-Âs’dan (r.a.): “Peygamber, abdest almakta olan Sa’d’ın yanına uğradı ve ona : ‘Nedir bu israf?’ dedi. ‘Abdestte israf olur muymuş’ diye soran sahabeye Hz. Peygamber, ‘Evet, sen akar suyun kenarında bulunsan bile’ buyurmuştur” (İbn Mâce, 425). Enes (r.a): “Allah Rasûlü bir sâ’ (3,3 litre) ile beş müd (4,15 litre) arasındaki su miktarı ile yıkanırdı; bir müd (0,83 litre) ile de abdest alırdı” demiştir (Buhârî, Vudû’ 47,I,58). Diğer rivayetlerde beş mekkûk (su tası) ile yıkandığı, bir mekkûk ile de abdest aldığı (Buhârî, Müslim, Nesâî ve Tirmizî); bir başka hadiste ise abdestte iki rıtıl (0,83 litre) suyun yeterli olduğu (Tirmizî, 609) aktarılmıştır.
Abdest alınırken fazla su kullanılmasının mekruh kılınması Hadisi, bize çevremizi korumak adına çok önemli bir ders vermektedir. Çünkü boşuna akıp giden suyun dahi, abdest gibi ibadete hazırlık için yapılan en meşru bir eylemde fazla kullanılmaması dikkat çekicidir. Bu eylem, aynı zamanda bir müslümanın günde beş kere yaşadığı çevreye göstereceği ihtimam ve saygının bir ifadesi olmalıdır. Ebu ed-Derdâ, yine bu bağlamda bir Hadisi şöyle rivayet etmiştir: Hz. Peygamberin rastladığı bir nehir yakınında, kap ile getirilen sudan abdest aldıktan sonra artan suyu,‘Gidin, bunu nehre boşaltın. Ola ki ileride bir canlının kursağına gıda olur’ buyurmuştur”.
Hastalıkların Tedavisinde Su
Rafi İbn Hadic (r.a.)’dan: “Rasûlullah buyurdu ki: ‘Hararet, cehennemden bir kabarmadır. Hararetinizi (soğuk) su ile soğutunuz’ (Buhari, Tıbb 28, Bed’ü’l-halk 10; Müslim, Selam 83, (2212); Tirmizi, Tıbb25, (2074). Suyun ferahlatıcı ve teskin edici özelliği, Hz. Peygamberin hadisinde bir tedavi yöntemi olarak bizlere sunulmuştur.”Muhakkak ki öfke şeytandan yaratıldı. Şeytan da ateşten yaratıldı. Muhakkak ateş su ile söndürülür. Biriniz öfkelendiğinde abdest alsın” (Ahmed İbn Hanbel,IV, 220). Suyun hastalıkları tedavi edici özelliğini, Hz. Peygamberin son günlerindeki isteklerinden birinde de görebiliriz. Bir gün ailesine şehrin yedi ayrı kuyusundan çekilen yedi ayrı su getirmelerini ve başından dökmelerini istemiştir. Bu tedavi kendini o denli teselli etmiştir ki yatağı terk edip câmiye kadar gidebilmiştir. Sahabeler arasında yerini alan Hz. Peygamber bir hutbe îrâd edebilmiştir.
29
İbadetleri Tasvir İçin Su Suyun temizleyen özelliğine atıfta bulunan Hz. Peygamber, Câbir’den (r.a.) aktarılan “Beş vakit namaz evin önünde bol miktarda akan tatlı bir suya günde beş defa dalıp yıkanan gibidir. Bu adamda kir nâmına bir şey kalır mı? ‘Hayır bir şey kalmaz’ dediler. Peygamber Efendimiz ‘işte su kiri giderdiği gibi beş vakit namaz da günâhları mahveder’buyurmuştur (Müslim). Süleym b Câbir, Hz. Peygambere gelip faydalanacağı bir hayrı anlatmasını istediğinde, Hz. Peygamber “Sadakayı hakîr görme! Kendi kovandan su isteyenin kabına akıttığın bir miktar su bile olsa. Kardeşini güler yüzle karşıla ve ayrıldığı zaman gıybetini yapma” buyurmuştur.
Su Hayrı Yapmak
Medine’de suyu içilebilir ve tatlı olan kuyu, Rûme kuyusuydu. Hz. Peygamber, bu kuyunun sahibine giderek “Bu kuyuyu cennette bir pınar mukabili bana sat” talebinde bulunmuştur. Adam, bu suyu satarak geçimini sağladığını ifade etmiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber, imkânı olanları teşvik etmiştir. “Kim Rume kuyusunu (halka bağışlamak üzere) satın alırsa ona cennette misli verilecektir.” Başka bir anlatımla “Kim Rume kuyusunu satın alırsa Allah ona mağfiret buyursun” demiştir.  Hz. Osman doğruca adamın yanına giderek pazarlık yapmış ve kuyuyu satın almıştır. Sonra Hz. Peygamberin yanına gelerek, kuyu sahibine vaat edilen ücretin ona da vaad edilip edilmediğini sormuş. “Evet” cevabı üzerine “Ben onu satın aldım ve müslümanlara bağışladım” demiştir. Bu olayı Hz. Osman muhasara altında iken evinin damına çıkıp “Rasûlullâh’ın: Kim Rûme kuyusunu elde ederse kendisine cennet vardır buyurduğunu benim de bu kuyuyu kazdığımı bilmez misiniz” diyerek bu eylemini onaylattırmıştır (Buhari, Vesaye). Kuyu için ödenmiş meblağ ve bu alışverişin iki taksitte olması gibi rivayetler kaynaklarda değişiktir. Otuz altı bin, yirmi bin, yirmibeş bin gibi farklı rakamlar yazılmıştır.Ayrıca sahibinin yahudi olduğu, ilk alımda yarı hissesinin alındığı, bir gün yahudinin bir gün de Hz. Osman’ın adına halkın suyu kullanabileceği, daha sonra kendi gününde satış yapamayan yahudinin kuyunun diğer hissesini de sattığı aktarılmıştır.
Rume kuyusunun tatlı olan suyunun oldukça pahalı olduğunu, bir gömlek için ödenmesi gerekenin 2-3 dirhem, bir takım necrânî elbisenin 40 dirhem, zenginlik sınırının ise 200 dirhem… olduğu göz önüne alındığında binlerce dirhem ödenerek vakfedilmiş suyun kıymeti anlaşılır.
Sa’d İbn Ubâde, Rasulullaha gelerek, hangi sadakanın hoşuna gideceğini sorduğunda Hz. Peygamber, “su” diye cevap vermiştir (Ebu Dâvud, Zekât 41). Ölenlerin ruhuna kuyu, çeşme gibi su vakıfları yaptırmak ta nebevî tavsiyeler arasındadır. Sa’d İbn Übâde vefat eden annesi için bir kuyu kazdırmıştır.(Ebu Dâvud, Zekât 42; Nesâi, Vesâyâ 9) 75)- Yine Ebû Hüreyre hazretleri (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah
Bereketlenen Su
Enes b. Malik (r.a.) abdest almak için su bulamayan ashabın Hz. Peygamberin yanına gelerek bunu anlatmaları ile, Hz. Peygamberin bir su kabına elini soktuktan sonra müslümanlara abdest almalarını söylediğini ve Hz. Peygamberin parmakları arasından suların fışkırdığını aktarmıştır. Herkes abdest alana kadar bu su yetmiştir. Buhâri’de geçen bir başka rivâyetinde Enes, (r.a.) abdest alanların seksen veya daha fazla olduğunu ifade etmiştir.Cabir b. Abdullah, Hudeybiye Savaşı sırasında bir gün Peygamber Efendimiz abdest almak için bir kovanın başında bulunduğu sırada ashabdan birkaç kişi çok üzüntülü olarak yanına geldiğini ve Hz. Peygamber onlara üzüntülerinin sebebini sorduğu zaman, sularının bitmek üzere olduğunu söylediklerini
30
aktarmaktadır. O zaman Hz. Peygamber elini kovanın içine sokmuş ve parmaklarının arasından derya gibi su akmaya başlamıştır.Bin beş yüz kişi bu su ile abdest almış ve bu sudan içmiştir.
Sonuç olarak, Hz. Peygamber, bize tüm problemlerin çözümünü, tüm güzelliklerin kaynağını, tüm dertlerin devasını işaret etmiştir. Söylenecek, yazılacakların çok olması yanında onun şefaatini ve suyumuzun bereketlenmesi için ashabına yaptığı duanın bizi de kapsamasını diliyoruz.
Hadislerde su
Hz.Muhammed özellikle yeme içme adabına çok önem verir ‘ayakta su içmeyin’ diye buyururdu, Hadis-i şerif’in manası 21. yüzyılda bilimsel olarak anlaşıldı, su nasıl içilir, su içme adabı, ayakta neden su içilmez, ayakta su içmenin zararları Avrupa Gazetede. İşte ayakta su içmenin zararlı ile ilgili yapılan bilimsel açıklama: İnsan midesinin ayakta ve oturur vaziyetteki pozisyonu farklıdır. Ayakta duran bir insan eğer sıvı gıda içerse doğrudan doğruya onikiparmak barsağına geçer. Midenin küçük eğriliğine uyan kısmında Waldeyerin mide caddesi denen bir oluk bulunur. Sıvı gıdalar bu yolu takip ederek zaten devamlı küçük bir açıklığı olan mide çıkışını (pilor) geçerek 12 parmak barsağına (duodenum) geçer. Eğer insan sıvı gıdayı oturarak içerse bunlar önce midede birikir asitle karışarak mikropları ölür ve sonra 12 parmak barsağına geçer. Bu durumda oturarak su içme usulüne uymakla insan kolera dâhil birçok hastalıktan korunmuş olur. Özellikle rastgele yerde meşrubatı alıp ayakta içenler bu tehlikeye daha fazla maruz kalırlar.
Su içme adabı Suyu sağ elle içmelidir. İçeceği suya bakıp, sonra içmelidir. Üç nefeste içmelidir. Soluğu suya değil, bardağın dışına vermeli, nefes verirken, bardağı ağızdan çekmelidir. Yazın, serin içmelidir. Çok soğuk içmemelidir. Resulullah efendimiz, serin şerbet içmesini severdi. (Ayakta içmeyiniz!) buyururdu. Zemzem suyu, abdest aldıktan sonra kalan su ve ilaç yutmak için içilen su, ayakta içilebilir. Yolcu, her suyu ayakta içebilir. Aç karna su içmemelidir. Suyu yavaş yavaş emer gibi içmelidir. Ağzı doldurarak içmemelidir. Suyun hepsini bir solukta içmemelidir. Kaynar şeyi, soluyarak içmemeli. Soğutup, sonra içmelidir. Suya bir şey düşerse, parmakla veya kürdanla almak kolaysa almalı, alınamazsa, suyun bir parçasını dışarı dökerek gidermelidir.
Hadis-i şerifte, (Günahı çok olan, çok su dağıtsın!) buyuruldu. Birkaç kişiye su verirken, önce âlimlere, sonra yaşlılara, en son çocuklara verilir. Yerken, yürürken, otururken de, bu sıra gözetilir. Kendisi sonra içmelidir. Yanında oturanlara bir şey verirken, kendi sağında olandan başlanır. Sonra, onun sağındakine olarak devam edilir. Sağdakinin izniyle önce soldakine verilebilir. (S. Ebediyye)
Peygamberimiz’in Hadisi Bilimselleşti Ayakta Neden Su İçilmez
Muhammed özellikle yeme içme adabına çok önem verir ‘ayakta su içmeyin’ diye buyururdu, Hadis-i şerif’in manası 21. yüzyılda bilimsel olarak anlaşıldı, su nasıl içilir, su içme adabı, ayakta neden su içilmez, ayakta su içmenin zararları Avrupa Gazetede. İşte ayakta su içmenin zararlı ile ilgili yapılan bilimsel açıklama: İnsan midesinin ayakta ve oturur vaziyetteki pozisyonu farklıdır. Ayakta duran bir insan eğer sıvı gıda içerse doğrudan doğruya onikiparmak barsağına geçer. Midenin küçük eğriliğine uyan kısmında Waldeyerin mide caddesi denen bir oluk bulunur. Sıvı gıdalar bu yolu takip ederek zaten devamlı küçük bir açıklığı olan mide çıkışını (pilor) geçerek 12 parmak barsağına (duodenum) geçer. Eğer insan sıvı gıdayı oturarak içerse bunlar önce midede birikir asitle karışarak mikropları ölür ve sonra 12 parmak barsağına geçer. Bu durumda oturarak su
31
içme usulüne uymakla insan kolera dâhil birçok hastalıktan korunmuş olur. Özellikle rastgele yerde meşrubatı alıp ayakta içenler bu tehlikeye daha fazla maruz kalırlar.
Su içme adabı Suyu sağ elle içmelidir. İçeceği suya bakıp, sonra içmelidir. Üç nefeste içmelidir. Soluğu suya değil, bardağın dışına vermeli, nefes verirken, bardağı ağızdan çekmelidir. Yazın, serin içmelidir. Çok soğuk içmemelidir. Resulullah efendimiz, serin şerbet içmesini severdi. (Ayakta içmeyiniz!) buyururdu. Zemzem suyu, abdest aldıktan sonra kalan su ve ilaç yutmak için içilen su, ayakta içilebilir. Yolcu, her suyu ayakta içebilir. Aç karna su içmemelidir. Suyu yavaş yavaş emer gibi içmelidir. Ağzı doldurarak içmemelidir. Suyun hepsini bir solukta içmemelidir. Kaynar şeyi, soluyarak içmemeli. Soğutup, sonra içmelidir. Suya bir şey düşerse, parmakla veya kürdanla almak kolaysa almalı, alınamazsa, suyun bir parçasını dışarı dökerek gidermelidir.
Hadis-i şerifte, (Günahı çok olan, çok su dağıtsın!) buyuruldu. Birkaç kişiye su verirken, önce âlimlere, sonra yaşlılara, en son çocuklara verilir. Yerken, yürürken, otururken de, bu sıra gözetilir. Kendisi sonra içmelidir. Yanında oturanlara bir şey verirken, kendi sağında olandan başlanır. Sonra, onun sağındakine olarak devam edilir. Sağdakinin izniyle önce soldakine verilebilir. (S. Ebediyye)
32
Zemzem suyu kristallerinin sırrı çözüldü  Zemzem suyunun bu özelliği ilk defa keşfedildi. Ezan okunduğunda berraklaşan su, çan sesi geldiğinde kararıyor.
ZEMZEM SUYU VE ZEMZEM’İN TARİHİ Mekke ve çevresinin idaresi İsmail Aleyhisselam’ın vefatı ile oğlu Sabit’e kaldı. Sabit’in ölümünden sonra halk arasında bölünmeler meydana geldi. Mücadeleler Cühümiler kabilesinin üstünlüğü ile bitti. Ancak bir zaman sonra iktidara sorumluları, adaleti ve tarafsızlığı terkederek zulme sapmıştı. Milletin malını bile elinden almaya aklkışan Cürhümilerden dolayı gün geldi şikayet ve feryatlar ayyuka çıkmaya başladı. Haksızlıklar dayanılmaz ölçülere varınca; İsmail Peygamber nesli, terkrar derlenip toparlandı ve yapılan bir savaşta Cürhümileri mağlup etti. Yenik taraf, aman dileyince eşyalarını alıp asıl vatanları olan Yemen’e gitmelerine izin verildi… ancak iş başında iken zulüm yapan ve bu yüzden beddua alan bu kabile mensupları, az bir zaman sonra bulaşıcı bir hastalığa yakalanarak teker teker ölüp gittiler. Cürhümiler, aman dileyip beldeyi İsmail Peygamber soyuna teslim etmeden hemen önce ve son an ve son dakikada huyları icabı bir kötülük işlediler. Yabancı devletlerden mbirinin hediye ettiği altın mbir ceylan heykeli ve kılıç, kalkan, gürz, zırh… gibi Kabe hazinesine mahsus kıymetli eşya namına ne var ne yoksa hepsini zemzem kuyusuna doldurdular ve ağzını taş toprakla akapatarak yerini belirsiz hale getirdiler. Herhalde dönüp Mekke’yi geri alacaklarını düşünüyor ve bu sebeple hazinenin ele geçmemesi için böyle hareket ediyorlardı. İsmail aleyhisselam evladı, nihayet Mekke ve civarında hükümran oldu ama hafızalardan silinen bullur sulu zemzem kuyusu kaybolup gitti. Mekke ve Kabe, asıl sahiplerine dönmüştü.. Şifa pınarı zemzem ise kimbilir kaç yıl gözlerden saklı, besmeleli mü’min ağızlara hasret, için için kaynayıp duracaktı?
33
Cürhümilerin yığdığı taş, toprak senelerin geçmesi ile katmerleşti ve altta kalan ilahi armağanı gözlerden büsmütün sakladı. Bu şartlarda canlara can katan zemzemin yerini bulmak mümkün değildi… yalnız bu imkansız zannedilen aklın çerçevlediği sebep-sonuç münasebetine göre. Ya aklı aşan sebepler, aklın kavuşamadığı bölge… Allah, isterse hangi imkansız gerçekleşmez ki? Zaman bir müjdeye, toprak, sökmesi yakın bahtlı şafağa hazırlanıyordu… Mekan, ilahi fermanla, gelmekte olan “Adı güzel kendi güzel Muhammed” aleyhisselam için yeniden donatılıyordu. Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib, Kabe’ye komşu olan evinde uyurken şu hitap üzerine yatağından korku ile doğruldu. -Ey Abdülmuttalip, kalk ve zemzem kuyusunun üzerinde taş toprak ne varsa kaldır! Bir müddet gördüğü rüyanın ne manaya geldiğini çözmeye çalıştı; fakat bir şey anlamadan yeniden uyudu. Ancak rüyadaki ses, emri tekrarladı. Yine uykudan sıçradı. Zihninde izaha kavuşturulmayan sorular birbirini takip ediyordu. Buna rağmen uyumaktan başka çaresi yoktu. Ses, emri üçüncü defa verince gördüklerini yorumlatmak için kalkıp Kureyş’in tanınmış tabircilerine gitti ve olanlar anlattı. Bu kişiler: -Rüya rahmani ise yine görürsün, dediler. Aradan bir iki gün geçtiği halde Abdülmuttalib, o garip rüyayı bir daha göremedi. Bundan dolayı merak ve üzüntüsü günden güne artıyordu: -Acaba rüya rahmani miydi, değil miydi? Zihnini günlerce bu soru meşgul etti. Nihayet bir gün rüyayı gördüğü odada uykudan önce ellerini kaldırarak: -Ey merhametli Allahım! Bu rüyanın sırrını neler yapmam gerektiğini bana bildirmeni diliyorum, diyerek can evinden yalvardı ve az sonra uyuya kaldı. Abdülmuttalib’in isteği, bütün zamanların ve bütün mekanların en üstünün hürmetine kabul olmuştu. İşte aynı ses… -Ey Abdülmuttalib kalk ve zemzem kuyusunu ortaya çıkar! Abdülmuttalib: -Zemzem suyu nedir? -Cebrail’in ayağını vurduğu yerden çıkmıştır. Peygambere ait bir mucizedir. Dünyanın dört tarafından gelecek hacılara yetecek kadar bereketlidir. Zemzemden içen susuzlar kanar, açlar doyar, hastalar iyileşir. Kuyunun yerini bulmam için bir iz, işaret var mı? -Mescid-i Haram’a yakın iki put vardı. Kafirler, bu putlar uğruna hayvan kestiklerinde işkembesini çukurca bir yere dökerler. Sen orada iken kırmızı gagalı bir karga gelecek ve işkembe artıklarını yemek için toprağı gagalayacaktır. Az sonra gagalanan yerin altından bir de karınca yuvası çıktığını göreceksin… İşte orası zemzem kuyusunun ağzıdır. Sabah olduğunda Abdülmuttalib, doğruca putların bulunduğu yere gitti. Biraz sonra puta tapanlar gelip tanrıları için kurban kestiler ve işkembe ve barsakları rüyada tarif edilen yere attılar. Derken kırmızı gagalı karga göründü ve yeri gagalamaya başladı; az sonra karınca yuvası da ortaya çıktı.
34
Her şey aynen rüyadaki gibi gerçekleşmişti. O halde olanlar hayırlı ve rüya doğru idi. Oradakiler uzaklaşınca sevgili Peygamberimizin sevgili dedesi, rüyada söylenen yeri kazmaya başladı. Kazı işi biraz ilerlemişti ki haberi alan Kureyşli müşrikler oraya koştu: -Biz, taptığımız putların yanına kuyu kazdırmayız! diyerek Abdülmuttalib’e mani olmak istiyorlardı. Bir sürü münkir içinde kalan Abdülmuttalib, yaptığı işin büyüklüğünü anlatmaya çalışıyordu: -Bu, öyle her hangi bir kuyu değildir. Bu, ilahi kıymet taşıyan suya “Zemzem” denir. İsmail Peygamberin yadigarıdır. Putperestler, fena diş biliyorlardı. Ne var ki kaba kuvvet gösterileri sökmedi; Kureyş’in bu soylu insanını bir adım şöyle dursun, bir ayak boyu bile geriletemediler. Bunun üzerine kuyuya ortak olmak istediler; bu telifleri de reddedildi. -Öyle ise, dediler, ünü bütün ülkeleri tutmuş aklı ve ilmi hepimizce kabul edilen Şam kahinine gidelim; ihtilafımızı anlatalım, vereceği karara her iki taraf da uysun! Abdülmuttalib, bu hal tarzına “Peki” dedi. Bunun üzerine her kabileden bir temsilci ve Peygamber efendimizin dedesi develere binerek Şam yoluna düştüler… Mevsim yaz, hava sıcak. Güneş, kavurdukça kavuruyor. Çöller, avını yutmaya hazır alev dilli ejderha. Şam yolcuları bu manzara kum denizlerini aşmaya çalışıyor. Ne var ki geride kalan mesafelerle beraber su ve her türlü serinletici nesne tükenmiştir. Nihayet Nihayet öfkeli çöller bu cüretli yolcuları teslim aldı.Dermansız kalan dizler çözüldü ve oldukları yere külçe gibi yığıldılar. Saniyeler, saat gibi uzun ve geçmeyen cinsten. Sadece dudaklar değil, belki diller de yol yol çatlamış. Kimsede suya dair bir ümit yok. Olması da mümkün değil. Ancak bu halde ne vakte kadar beklenecektir? Abdülmuttalib: -Böyle durmakla elimize hiç bir şey geçmez! Az daha gidelim.
Rabbimden ümitli olalım; olur ki su buluruz, dedi. Çökmüş olan develere nerede ise sürünerek bindiler. Hayvanların sırtında bile zor duruyorlardı. Henüz hareket etmişlerdi ki, o şanslı dedenin devesinin ayağı bir taşa takıldı ve yerinden söküp attı… Tablo inanılacak gibi değildi. Devenin çıkardığı taşın yuvasından tatlı ve serin bir su akıyordu. Sudan kana kana içip kaplarını doldurdular ve ölümün eşiğinden yeniden hayata döndüler. Bir farkla ki kabile temsilcileri sadece hayata dönmemiş, ezik ve mahcup olarak Şam yolunda da geri dönmüşlerdi. Bu inanılmaz vak’ayı hep birlikte yaşayan yol arkadaşları Abdülmuttalib’e: -Ey Abdülmuttalib, o kuyuyu kazmak senin hakkındır. Bunu geç de olsa anladık Kimse mani olamaz. Dönelim herkes işine baksın! Demek zorunda kaldılar ve hep beraber Mekke’ye geldiler. Abdülmuttalib, kuyuyu kazmaya, kaldığı yerden devam etti. Zemzem kuyusunu tekrar ortaya çıkarma işinde yalnız oğlu Haris’ten yardım görüyordu. Bu sebeple Cenab-ı Hak’tan Haris’ten başka kendisine on oğul daha vermesini diledi: … Abdülmuttalib’in bu duası kabul olmuş erkek evlat sayısı zamanla onbiri bulmuştu. Oğulları ile beraber kuyuyu kazan Abdülmuttalib, yıllar sonra zemzem suyunu ve Cürhümilerin kuyuya doldurduğu hazineyi buldu. Kureyşliler bu defa da: -Kuyu, dedelerimizin mirası; içinden çıkanlar bizimdir, diye direttiler.
35
Abdülmuttalib: -Siz bu kuyuyu kazarken bana yardım etmeyip bilakis zorluk çıkardınız. Şimdi hangi hakla mirasçılık iddia ediyorsunuz? diyerek onları azarladı veilave etti, bununla beraber, “Kur’a çekelim, hangi mal kime çakırsa onun olsun” dedi. Kılıç, kalkan gibi savaş malzemelerini bir tarafa, altın ceylanı bir tarafa ayırdılar ve Kabe-i Şerif, Kureyşliler ve Abdülmuttalib adına kur’a çektiler. Altın Ceylan Kabe’ye, harp aletleri Abdülmuttalib’e çıktı. Kureyşlilere bir şey isabet etmedi. Altın ceylanı Kabe kapısına astılar; uzun yıllar, kapıda asılı kaldıktan sonra bir gece Ebu Leheb sarhoş iki arkadaşıyla gelip heykeli çaldı ve götürüp sattı. Zemzem kuyusunu bulmak Abdülmuttalib’in şan ve şerefini daha da yükselmişti. Zaman, ırmaklar misali büyük müjdeye doğru akıyordu. Tabii bu olay Zemzem’in ikinci kez ortaya çıkarılışının hikayesiydi. Ancak Allah azze ve celle o mübarek suyu hz. İsmail’in topuğunda tüm insanlara sunmuştu.  Hz. İbrahim, Kur’an-ı Kerim’de ismi geçen peygamberlerden biridir. Nemrut tarafından ateşe atıldı fakat ateş onu yakmadı. Bu olaydan sonra İbrahim, memleketi olan Urfa’dan ayrılıp Şam’a, sonra da Mısır’a geldi. Mısır kralı, İbrahim’in çokgüzel eşi Sare’ye sahip olmak istedi. Sare’nin Allah’a yalvarması neticesinde kral titremeye başladı. Başına bir hal geleceğinden korktu. Sare’yi İbrahim’e geri gönderdi ve kendisine Hacer isimli cariyeyi de hediye etti. Sare de Hacer’i İbrahim’e bağışladı. Buhari’nin Abdullah b. Abbas’tan rivayet ettiği uzun bir hadis-i şerifin devamı şöyledir.  “… İbrahim, Hacer ile evlenip İsmail doğduktan sonra emzirmekte olduğu bu oğlu ile birlikte Mekke’ye geldi. Hacer ile İsmail’i, Mescid-i Haram’ın bugün bulunduğu yerin yukarısındaki büyük bir ağacın yanına bıraktı. O tarihte Mekke’de hiç bir kimse yoktu. Hatta içecek su bile yoktu. İşte İbrahim, Hacer ve oğlunu buraya bıraktı. Sonra İbrahim, Şam’a gitmek üzere oradan ayrıldı. Ayrıldığı sırada İsmail’in annesi Hacer, peşine takılıp ona şöyle diyordu:  – Ey İbrahim, bizi bu vadide bırakıpta nereye gidiyorsun ? Öyle bir vadi ki ne görüp görüşecek bir insan var, ne de hayat eseri başka bir şey var.  Hacer bu sözleri ne kadar tekrar ettiyse de İbrahim dönüp ona bakmadı. Nihayet Hacer ona: Bizi burada bırakmanı Allah mı emretti ? diye sordu. İbrahim de: Evet Allah emretti, diye cevap verdi. Bunun üzerine Hacer: Öyle ise Allah bizi unutmaz, O bizi korur dedi.  Artık İsmail’in annesi oğlunu emziriyor ve kendisi de kırbadaki sudan içiyordu. Nihayet kırbadaki su bitince hem Hacer hem de çocuğu susadı. Hacer, çocuğun susuzluktan toprak üzerinde sızlanarak yuvarlandığına bakmaya başladı. Fakat çocuğun bu elim haline bakmaktan fenalaşarak onun yanından kalkıp biraz öteye gitti. O mıntıkada Kabe’ye en yakın tepe olarak Safa tepesini buldu ve onun üstüne çıktı. Sonra vadiye karşı durup kimseyi görebilir miyim diye bakmaya başladı. Bu defa Safa tepesinden indi. Vadiye inince ( ayağına dolaşmasın diye ) entarisinin eteğini topladı. Sonra müşkil bir işle karşılaşan bir
insan azmiyle koştu, vadiyi geçti. Sonra Merve tepesine çıktı. Orada da biraz durdu ve kimseyi görebilir miyim diye baktı. Fakat hiç kimseyi göremedi. Hacer, bu suretle ( Safa ile Merve arasında ) yedi sefer gitti, geldi. Hacer, son defa Merve üzerine çıktığında bir ses işitti ve kendi kendine ‘Sus,
36
iyice dinle’ dedi. Sonra dikkatle dinledi. Bu sesi evvelki gibi bir daha işitti. Bunun üzerine Hacer: Ey ses sahibi, sesini duyurdun. Eğer sen bize yardım edebilecek güce sahipsen, bize yardım et, dedi. Hacer böyle der demez, hemen zemzem kuyusunun yerinde bir melek göründü. O melek, ayağının topuğu ile yahut kanadıyla yeri kazıyordu. Nihayet su göründü. Hacer, su başka tarafa akmasın diye suyu eliyle çevirdi, havuz gibi yaptı. Hacer hem eliyle böyle yapıyor, hem de kırbasını doldurmaya devam ediyordu. Su ise yerinde kaynıyordu.  Abdullah b. Abbas bu arada şöyle dedi: “ Resulullah (s.a.v.), Allah, İsmail’in annesi Hacer’e rahmet etsin. O, zemzemi kendi haline bıraksaydı, suyu avuçlamasaydı, muhakkak zemzem akar ve bir ırmak olurdu, buyurdu. “  Hacer, bu sudan içti ve çocuğunu emzirdi. Melek Hacer’e: Helak oluruz, kayboluruz diye korkmayın. İşte şurası Allah’ın evidir, o evi şu çocukla babası yapacaktır. Muhakkak ki Allah, o işin ehlini zayi etmez, dedi.  Mekke şehrinin idaresini İsmail’den sonra oğlu Nabit, ondan sonra da Cürhüm Kabilesi devam ettirdi. İşte bu sırada Yemen’den kuzeye doğru güç eden Ezd kabilesinin bir kolu olan Huzaa Kabilesi Harem bölgesinde kalmak için Cürhüm Kabilesinden izin istedi. Cürhüm Kabilesi onlara izin vermeyince aralarında başlayan savaş Huzaa Kabilesiın kesin zaferiyle neticelendi. Bunun üzerine Cürhüm Kabilesi Mekke’yi terk etmek zorunda kaldı. Şehirden ayrılırken de zemzem kuyusunu kapattılar. Kuyunun en dibine altından yapılmış iki ceylan heykeli, bir takım silahlar, kılıçlar, zırhlar koyarak; sonra da çakıl, kum ve taşlarla kuyuyu doldurup yerini belli olmaz hale getirdiler. Bu şekilde kapatılan zemzem kuyusu, Abdülmuttalib’in onu bulup ortaya çıkarmasına kadar kapalı kaldı. Kimse onun yerini bulamadı.  Hz. Peygamberin dedesi Abdülmuttalib, gördüğü bir rüya üzerine, oğlu Haris ile birlikte, rüyada kendisine gösterilen yeri kazarak zemzemi buldu. zemzemin bulunması ile Haşimoğulları kendilerine ait olan “hacılara su dağıtma” işini daha kolaylıkla yerine getirdiler.”
ZEMZEM’İN ÖZELLİKLERİ – Zemzem Cennet pınarlarındandır. – Cenab-ı Hakkın İbrahim´e (a.s.) ikram ettiği bir nimettir. – Harem-i Şerif´deki Ayat-ı Beyyinat´dandır. – Hacıların muşahede ettikleri en büyük nimet ve menfaatlerdendir. – Yeryüzündeki en hayırlı sudur. – Cibril-i Emin vasıtasıyla zuhur etmiştir. – Yeryüzünde en mukaddes topraktan kaynayan sudur.
– Peygamber Efendimiz´in (s.a.v.) kalb-i şerifinin defalarca yıkandığı sudur. – Rasulullah Efendimizin mübarek tükürüğü ile bereketlenen sudur. – Açları doyuran sudur.
37
– Dünya devam ettiği müddetçe bu vasfı devam edecektir. – Her derde devadır. – Hususiyle humma’ya (sıtma) şifadır. – Baş ağrısını giderir.  – Gözün görmesini ziyadeleştirir. – Ne niyetle içilirse ona devadır. – Ona bakmak ibadettir. -Ondan içmek günahlara keffarettir. – Kaburgalarını gerdirinceye kadar içmek iman alameti ve nifaktan kurtulmaktır. – Misafirlere ikram edilecek en güzel hediyedir. – Mekke’yi Mükerreme´den diğer beldelere taşınması sünnettir. – Ebrar´ın içeceğidir. – İçilmesi sünnettir. – Misafire önce ikram edilir. – Onunla abdest almak sünnettir. – Kücük çocukların ağzına vermek sünnettir. – İçmekte büyük sevap vardır. – Ne kadar içilir ve ne kadar taşınırsa taşınsın bitmez. – Bedene kuvvet verir. ZEMZEM’İN ESRARI – Avrupa`da labaratuarlarda yapılan araştırmaya gore zemzem suyu diğer sulara göre çok daha az kükürt taşımaktadır. – Yine aynı araştırmaya göre diğer sulara göre çok daha besleyicidir ve cok daha fazla mineral barındırmaktadır. – Kaynağı henüz bulunamamıştır. Nereden geldiği şu anki teknolojiye göre bile bilinememektedir. Yakınlarında hiçbir kuyu yoktur ve denize de 80 km uzaklıktadır.Bu şartlarda suyunu denizden veya başka bir kuyudan alması imkansızdır.  – Yıllardır suyun bitmiyor olması araştırmacıları çok şaşırtmaktadır.. – Açlığını gidermek için içen kişinin açlığını, susuzluğunu gidermek içiniçenin susuzluğunu giderir. – Sadece 1,5 metre derinliğindeki ufacık bir kuyudan çıkan su, hac ve umre mevsimi boyunca milyonlarca kişinin tüm su ihtiyacını karşılamaktadır.
38
– Hiçbir zaman ne azalma ne de kuruma göstermemektedir. – Dünya Sağlık Örgütü`nün (WHO) raporlarına göre dünyadaki en içilebilir ve sağlıklı sulardan biridir. – Amerika`da yapılan test sonuçlarına göre dünyada içinde mikroorganizma ve bakteri bulundurmayan tek sudur. ZEMZEM DUASI – Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Zemzem suyundan içen şifa bulur. Ben de ondan içiyorum ve şöyle dua ediyorum: Allahumme innî es’eluke ılmen nâfia ve rızgan vâsia ve şifâen min kulli dâe.” Manası: Allahım! Senden faydalı ilim, bol rızk ve her türlü dert için şifa niyaz ediyorum. – “Allahumme edhılnî el-cennete biğayri azâbin velâ hısâbin ve erzıknî murâfigati nebiyyike ve seyyidinâ Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme fi’l-firdevsi’l-a’lâ.” Manası: Allahım! Beni, azap görmeden ve hesaba çekmeden Cennetine koy ve Firdevs Cennetinde Peygamberin ve efendimiz Muhammed’e (s.a.v)arkadaş kılmakla rızıklandır. İbrahim (A.S), Allah’ın emri üzerine, bu günkü Zemzem kuyusunun bulunduğu yere hanımı Hacer ve oğlu İsmail’i bırakır ve gider. Biraz su ile bir miktar da hurma vermiştir. Bir müddet sonra su bitince, bebek( İsmail A.S), ağlamaya ve bağırmaya başlayınca, annesi telaş içinde çevrede su aramaya başlar. Koşuşturma sırasında
Sefa’ya varıp çevreyi araştırdıktan sonra, su bulamayınca tekrar bebeğin yanına, onu gördükten sonra tekrar Sefa tepesine koşuşturup durur. Yedi defa gidip geldikten sonra, bir bakar ki, çocuğun yanında küçük bir kaynaktan su çıkmaktadır. Hemen Zem Zem (Dur, dur) diyerek, suyun akıp gitmemesi için, topraktan set yaparak havuz haline getirir. Hemen testisini suyla doldurmaya başlayınca, aldığı suyun yerine tekrar topraktan su kaynadığını görür. Hem içer, hemde çocuğuna içirir. Zemzem, bu şekilde meydana gelmiş olur.
Zemzem suyunun çıktığı yer
Hz Muhammed (s.a.v), bir hadislerinde bu konuyla ilgili olarak şöyle demiştir: Allah, İsmail’in annesi Hacer’e rahmet etsin. O, Zemzem’i kendi haline bıraksaydı ve ya avuçlamasaydı, muhakkak Zemzem akar, ırmak olurdu.
39
İslâmi inanışa göre Zemzem: – Allah’ın İbrahim (A.S)’e ikramıdır. – Cennet Sularındandır – Yer yüzünün en hayırlı suyudur – Yer yüzündeki en kutsal topraktan çıkmaktadır – Aç ve susuzları doyurur – Bedene kuvvet verir – Hastalıklara şifadır – Ondan içmek günahlara kefarettir – İçilmesi, ikram edilmesi sünnettir – Tüketilmekle bitmez
Çölün ortasında, suyun çok kıt ve olanların da kalitesiz olduğu bir bölgede, tüketilmekle bitmeyen böyle sağlıklı bir suyun bulunması İslâm çevrelerinin dışında da merak konusu olmuş ve araştırmalar yapılmış, yapılmaya devam edilmektedir. Bazı araştırma sonuçları şöyledir: – Dünya sağlık örgütü (WHO)raporlarına göre; dünyanın en sağlıklı sularındandır. – Avrupalı bilim adamlarının yaptığı labaratuar çalışmalarında; diğer sulara göre daha az kükürt içermekte, besleyici mineraller bakımından ise çok daha zengin olduğunu görmüşlerdir. – Kalsiyum ve magnezyum oranları yüksektir.
– Amerika’da yapılan test sonuçlarına göre; içinde mikroorganizma ve bakteri bulunmayan tek sudur. – Türkiye Gazetesi’nden Hayrettin Turan’a yaptığı çalışma sonuçlarını açıklayan Dr Pfeiffer; Zemzem’in mayalama özelliğinin olduğunu, bir bardak Zemzem’in bir kova normal suyu temizlediğini, bir damla Zemzem’in bin damla suya karıştırıldığında, hepsinin Zemzem’e dönüştüğünü söylemiştir. Yine, su konusundaki çalışmaları ile tanınan Dr Masura Emot, Hayrettin Turan’a; Suyun moleküler (kristal) düzenin, değişen frekanslara göre farklılaştığını, Zemzem kristallerinin çan sesinde karardığını, Ezan sesinde ise parlaklaştığını deneylerinde tespit ettiğini açıklamıştır
Müslümanlarca kutsal sayılan ve asırlardır milyonlarca metreküp su çekilmesine rağmen kaynağı hâlâ tespit edilemeyen zemzem kuyusu hakkında bilimsel çalışma yapılıyor….
Müslümanlarca kutsal sayılan ve asırlardır milyonlarca metreküp su çekilmesine rağmen kaynağı hâlâ tespit edilemeyen zemzem kuyusu hakkında bilimsel çalışma yapılıyor.
Yer altı suları konusunda sahasında birkaç isimden biri olan Prof. Dr. Zekai Şen, zemzem kuyusunun şeklinin ve suyun özelliklerinin kendisini şaşırttığını belirtiyor. Şen, Suud Kralı’nın ısrarlı daveti ile Zemzem Araştırmaları ve Geliştirmeleri Enstitüsü’nde yöneticilik yapıyor. Görevine Kur’an’a el basarak ve stratejik bilgileri anlatmamak üzere yemin ederek başlayan Prof. Dr. Şen, “Zemzemi araştırdıkça imanım arttı. Zira bilimin açıklayamadığı çok şey var. Bu noktada iman devreye giriyor.” diyor. Arap Yarımadası’nın en kurak vadisinde bu kalitede ve bollukta bir suyun 1,5 metre çapında çıkmasını mucize olarak değerlendiren Şen, zemzemin kaynağını araştırdıklarını; ancak gelinen noktanın tahminden öteye geçemediğini belirtiyor.
40
Su, başlı başına azizdir. Bir de ‘zemzem’ gibi özel bir su olursa, azizliği kat kat artar. Müslümanlar için kutsal olan zemzem kuyusunun yaklaşık 4 bin yıllık bir geçmişi var. Her yıl hacı olmaya gelen milyonlarca Müslüman’ın ülkelerine taşıdığı milyonlarca metreküp zemzem suyunun ne özelliği var da bu kadar önemli? Kutsal olmasının sebebi ne? Bilimsel olarak incelendiğinde zemzem kuyusu ve suyu hakkında ne gibi bilgilere ulaşıldı? Suudi Arabistan’da 35 yıl önce kurulan Zemzem Araştırmaları Enstitüsü’nün başında şu anda bir Türk profesör bulunuyor. Prof. Dr. Zekeriya Şen’le zemzem kuyusu ve suyu hakkında görüştük.
Emredene güvenmese bırakır mıydı körpe bir çocukla, savunmasız, gözü yaşlı bir kadını neresi olduğunu bilmediği bir çölün ortasındaki kurak bir vadiye? Ama biliyordu ki bunu isteyenin bir amacı vardı ve ona itaat etmesi gerekiyordu. Çocuğunun babasına sonsuz itimadı olan genç kadın ise, Yaratan’ın böyle istediğini öğrenince,dünyada oğlundan başka tek varlığı olan kocasının hüzünlü gidişini izledi ağlamaklı bir teslimiyetle. “Seni ve İsmail’i Allah’a emanet ediyorum.” demişti ya, yüreği ferahlamıştı genç annenin. Tek üzüntüsü ondan ayrı kalmak ve sonunun ne olacağını bilmemekti. Sabretti, suyu ve birkaç lokma yemeği bitene kadar. Kuru bir ağacın altında kendi aç, küçük oğlu aç, bekledi kaderini. Tâ ki ana yüreği küçük İsmail’in açlıktan kıvrandığını görene kadar. Çaresiz, yalnız ve çileli Hacer “Medet Ya Rab!” nidalarıyla şimdilerde Safa ve Merve olarak adlandırılan iki tepe arasında defalarca koşarak gidip geldi… Çocuğunun halini görmek için yanına geri geldiğinde sahibini göremediği bir ses işitti. Korku değil çaresizlik ağır bastı. Seslenenin, beklediği kaderi olduğunu düşündü ve, “Ey ses sahibi, sesini duyurdun! Eğer sen bize yardım etme kudretine sahip isen, bize yardım et!” diye dua etti. İşte şimdi zemzem kuyusu olan yerde Cebrail’i gördü. Melek bulunduğu yeri kazmaya başlayınca berrak bir su çıktı. Hacer, hemen suyu havuz gibi yaptı, kana kana içti, kırbasını doldurdu. O doldurdukça su kaynamaya devam etti, içtikçe de hem susuzluğu hem de açlığı gitti. Suyun başında kaç gün, kaç ay geçti bilinmez; ama Şam’dan dönen Yemenli Cürhüm kabilesi, yolu üzerindeki, daha önceden su ve hiçbir canlının bulunmadığını bildikleri vadiden geçerken, Hacer’i ve oğlunu, içi su kaynayan bir kuyu yanında gördüler. Hayrette kaldılar, sonra da Hacer’in de izniyle oraya yerleşme kararı aldılar. Kaynaklar, zemzem kuyusunun hikayesini böyle anlatıyor ve bir not düşüyorlar hikayenin sonuna: “İbrahim (as)’ın duası, Hacer’in teslimiyeti ve henüz küçük bir bebek olan İsmail (as)’ın hatırı için, Yüce Allah, zemzemi böyle ortaya çıkardı.” Rivayet odur ki zemzem kuyusu ve Hz. İbrahim-oğlu Hz. İsmail yapımı Kâbe’nin olduğu mübarek topraklarda Allah’ın emir ve yasakları yaşanmaz olup, Cürhüm kabilesi Allah’a isyan edince zemzem suyu kurur. Tâ ki Hz. Muhammed’in dedesi Abdülmuttalip rüyasında zemzem kuyusunun yerini görene dek. Abdülmuttalip rüyasında gördüğü yeri kazar ve zemzem suyu tekrar çıkar. O günden beri Mekke’ye ziyarete giden hacılar bu sudan kana kana içer ve bu mukaddes sudan memleketlerine götürüp yakınlarına da ikram eder. Bu sebepledir ki yaklaşık 4 bin yıllık bir geçmişe sahip olan zemzem kuyusunun suyu dünyanın dört bir tarafına ulaşan tek su kaynağı olma özelliğini korur. Şimdi, zemzem kuyusu modern bir kent görüntüsünde olan Mekke’de, Kâbe’nin Hacer-ül Esved taşının bulunduğu köşeden on dört buçuk metre uzakta, yer altında bir odada bulunuyor. Hac farizasını yapmak için Kâbe’yi ziyarete gelen Müslümanlar sebebiyle kuyudan her yıl bir milyon metreküp su çekiliyor.
Bilim adamlarını hayrete düşürüyor
Buraya kadar olanlar dinî termonolojide zemzem kuyusu ve suyu, hakkında anlatılanlar. Peki kutsal sayılan zemzem kuyusu ve suyunun özellikleri ne? Bilim zemzem suyu ve kuyusu için ne diyor? Zemzem kuyusu hakkında bilimsel araştırmalar yapması için 35 yıl önce bir enstitü kuruldu. Bu süre zarfında kuyunun ve suyun özelliklerini araştıran enstitü, Müslüman olmayan bilim adamları tarafından yönetilmiş. Ama Mescid-i Harâm’a Müslümanların girmesi yasak olduğu için görmedikleri kuyudan gelen suya yabancılar su hakkında polemik üretmişler. Ancak son iki yıldır
41
dünyanın sayılı yeraltı suları uzmanlarından birisi olan Prof. Dr. Zekai Şen, Zemzem Araştırmaları ve Geliştirmeleri Enstitüsü’nün yöneticiliğini yapıyor. Şen, 500 kişilik bir ekiple, ilk tarihinden bu güne zemzem kuyusu ve suyunun kalitesi ve özelliklerini araştırıyor. Enstitüdeki görevine Kur’an’a el basıp, stratejik bilgileri ve araştırmaların detaylarını anlatmamak üzerine yemin ederek başlayan Şen, “İmanlı bir insandım. Zemzem kuyusu hakkında araştırmalar yaptıkça imanım daha da arttı. Zira bilimin açıklayamadığı çok fazla şey var. Bilimin açıklayamadığı noktada iman devreye giriyor.” diyor.
Dünyanın en kurak bölgelerinden birisi olan Arap Yarımadası’nın da en kurak vadisinde bu kalitede ve bollukta bir suyun 1,5 metre çapındaki bir kuyudan çıkmasının mucizevi bir olay olduğunu dile getiren Şen, zaman zaman içindeki mineral oranları değişse ve debisi kısmen azalsa da zemzem kuyusunun yüzyıllardır su vermeye devam ettiğini söylüyor. Çok büyük motorlarla hac dönemlerinde yılda bir milyon metreküpten fazla su çekilmesine rağmen suyun bitmediğine ve çok fazla azalmadığına dikkat çeken Şen, zemzem kuyusunun kaynağı hakkında bilgi toplamaya çalıştıklarını anlatıyor. Üç ana hattan zemzem kuyusuna su geldiğini tahmin ettiklerini; ama tam olarak kaynağının neresi olduğunu bilemediklerini açıklayan Şen, suyun kaynağı hakkında yaptıkları araştırmada yüksekliği iki bin metreyi bulan Taif’e kadar gittiklerini, bu dağın her gün yağmur aldığını ve kuyunun kaynaklarından birisinin burası olabileceğini tahmin ettiklerini söylüyor.
Dünyada çok az sayıda bilim adamının yeraltı suları hakkında Şen kadar bilgisi ve birikimi var. Şen aynı zamanda Türk Su Vakfı’nın da başkanlığını yapıyor, su ve yeraltı suları hakkında uluslararası birliklerin yönetim kadrosunda bulunuyor. Bunun yanında dünyada bulunan yeraltı kuyularını inceleme yetkisine sahip çok az bilim adamından birisi. Bu kadar yetkin bir birikime sahip olan Şen, zemzem kuyusunun şeklinin kendisini çok şaşırttığını belirtiyor. Hiçbir kuyuda böyle bir şekille karşılaşmadığını, kabaca huniye benzeyen Zemzem kuyusunun bu şeklinin bile bir hikmeti olduğunu anlatıyor. Çünkü bu şekli suyun debisini düzenliyor. Artık büyük bir metropol olan Mekke’deki kanalizasyon ve su şebekesinin zemzem kuyusunu etkilememesi için devletin özel tedbirler aldığına değinen Şen, kuyunun 25-50 yıl sonrasına dair tahminler yapıldığını ve şimdiden buna göre planlar hazırlandığını aktarıyor.
Zemzem binlerce yıllık bir mucize
1,5 metre genişliğinde olan Zemzem kuyusundan binlerce yıldır milyonlarca metreküp su çekiliyor, kaynağının ise hala tam olarak bilinmemesi mucize olarak değerlendiriliyor. Zemzem kuyusunun yakınlarında irili ufaklı (birisinin adı Davut) birçok kuyu var. Ama bölgenin jeolojik yapısı gereği bu sular ya çok aşırı mineralli ya da tuzlu. Hiçbiri zemzem kadar mineral oranı dengeli ve kaliteli değil. Prof. Dr. Zekai Şen’e göre bu kuyular birbirine bu kadar yakın olmasına rağmen, hiçbirinin zemzemin normal değerlerine yaklaşamamasının bile bir mucize. Zemzem suyunun son yıllarda artan hacı sayısı sebebiyle bitme tehlikesi geçirdiğine dair söylentiler çıkmasına ise Şen, “Uzun süreyi kapsayan bilimsel öngörülerimize göre bitme ihtimali yok. Tabiri caizse kuyu derya gibi.
araştırmaların detaylarını anlatmamak üzerine yemin ederek başlayan Şen, “İmanlı bir insandım. Zemzem kuyusu hakkında araştırmalar yaptıkça imanım daha da arttı. Zira bilimin açıklayamadığı çok fazla şey var. Bilimin açıklayamadığı noktada iman devreye giriyor.” diyor.
42
İNSANIN BİR DAMLASINI OLUŞTURAMADAĞI NİMET
İnsanın, elinde tüm hammadde olmasına rağmen, yoktan var edemeyeceği en büyük nimetlerden biri “su”dur.
İnsan bedeninin 2/3’ü sudur ve su olmadan yaşamın devam etmesi mümkün değildir. Yaşam için en büyük ihtiyaç olan su insanlara hazır olarak sunulmuştur. Suyun oluşumunu bir laboratuvarda izleyemez, onu oluşturamayız. Su, dünyanın oluşumu sırasında bir defaya mahsus olarak meydana gelmiş ve canlılara sunulmuştur. O zamandan bu zamana canlı yaşamının devamını sağlayan su, aynı sudur.
Su, bilindiği gibi iki hidrojen ve bir oksijen atomunun birleşmeleri sonucunda oluşan bir moleküldür. Doğada oksijen ve hidrojen atomları bol miktarda bulunur. Ama bunlar hiçbir zaman bir anda birbirlerine bağlanarak suyu oluşturmazlar. Hidrojen ve oksijen atomlarının biraraya gelerek suyu oluşturabilmeleri için çarpışmaları gerekmektedir. Çarpışma sırasında hidrojen ve oksijen atomlarını oluşturan bağlar zayıflar ve bu atomlar yeni bir molekül olan suyu oluşturmak üzere birleşirler. Suyu oluşturabilmek için gerekli olan çarpışma, ancak çok yüksek bir sıcaklıkta ve yüksek bir enerji seviyesinde mümkün olabilmektedir. Şu anda yeryüzünde suyun oluşumuna olanak sağlayacak kadar yüksek ısı yoktur. Bu nedenle yeni su moleküllerinin oluşumu imkansızdır. Dünyada hali hazırda var olan, içtiğimiz, kullandığımız, denizleri, okyanusları oluşturan su, dünyanın oluşumu sırasındaki yüksek sıcaklık sonucu oluşan sudur.
Bu oranda hiçbir zaman bir değişme olmaz. Yaşamımızın bir parçası olan su, ne kadar tüketirsek tüketelim, bize mutlaka geri döner. Yüce Allah’ın yeryüzünde müthiş bir denge unsuru olarak yarattığı su döngüsü ile buharlaşan sular, tazelenmiş olarak bize ulaşırlar. Sıcak havanın etkisi ile yerden yükselen ve bulutlara ulaşan su, yabancı maddelerden kurtulmuş, arınmış sudur. Bulutların muhafaza ettiği bu arınmış su, bir süre sonra yağmur, kar veya dolu olarak yeryüzüne dönecektir. Allah ayetinde bu büyük iman hakikatini insanlara şöyle bildirir:
Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? (Vakıa Suresi, 68-69)
43
Eğer Allah, yeryüzünde var olan suyu kurutup giderse, onu bir daha geri getirebilecek hiçbir güç yoktur. Allah, bulutlara çektiği suyu bir daha geri indirmese, onu tekrar yeryüzüne indirebilecek bir güç yoktur. Su döngüsü denen şey, Allah’ın yarattığı bir sebeptir. Büyük ve eşsiz bir mucizedir. İnsanların hiçbir şekilde var edemedikleri en büyük ihtiyaç, Yüce Allah’ın yarattığı kusursuz bir sistem sayesinde kesintisiz olarak ikram edilmektedir. İnsanlara sunulan her nimet gibi bu büyük nimet de Allah’tandır ve Allah dilediği an bunların tümünü yok edip giderebilir.
Kuşkusuz bu, Allah’a göre güç değildir. Allah bir ayette bu gerçeği insanlara bildirmiştir:
Biz gökten belli bir miktarda su indirdik ve onu yeryüzünde yerleştirdik; şüphesiz Biz onu (kurutup) giderme gücüne de sahibiz. (Müminun Suresi, 18)
SU MOLEKÜLÜNDEKİ MUCİZE
Evrende yaratılmış olan her molekül son derece hassas dengelerle meydana gelmiş özel bir tasarımdır. Ancak bu tasarımlardan belki de en önemlilerinden ve yaşamımız için en gereklilerinden biri “su” molekülüdür. Su, dünya üzerinde yaşamın varlığını sağlayabilmek için özel olarak meydana getirilmiş üstün bir yaratılış harikasıdır. Bu gerçeği daha iyi görebilmek için su molekülünü yakından tanıyalım.
Yeryüzünde sıvı, katı ve gaz halinde olmak üzere oldukça fazla miktarda su bulunmaktadır. Bu miktarın %97’si tuzludur. Dünyadaki tatlı suyun %75’i ise kutuplarda katılaşır. Toplam suyun geriye kalan %1’i içilebilir, ama bunun çoğu ulaşılamayan derinliklerdeki yer altı sularıdır. Canlılığın ihtiyacını karşılayan su ise, göllerde ve nehirlerde bulunan toplam suyun %0.05’idir. Bu az miktar bile yeryüzündeki canlıların yaşaması için yeterlidir. . P. W. Atkins, Molecules, A Division of HPHLP New York, 1987, sf. 23
44
Ancak ne ilginçtir ki, dünyadaki suların %97’sini oluşturan tuzlu sular, yani tüm okyanus ve denizler, aslında insanın ve diğer kara canlılarının yaşamına hizmet etmektedir. Çünkü tatlı suyun insanlara taşınması, okyanus ve denizlerden buharlaşan suların bulutlarda birikmesi ve sonra da yağmurla yeryüzüne dönmesi sayesinde mümkün olmaktadır. Dünya yüzeyinin %70’inden fazlasını kaplayan okyanus ve denizler, geriye kalan karaları sulayacak buharlaşmayı en ideal değerlerde sağlamaktadır.
Karalar daha fazla olsa kurak bölgeler ve çöller çok artardı. Karalar daha az olsaydı, bu kez de hem insanlara yaşam ve tarım açısından yetersiz bir alan kalacak hem de bu alanlar aşırı derecede yağmur alarak verimsizleşecekti. Dolayısıyla dünya üzerindeki kara-su oranı, insan yaşamı için en ideal değerdedir. Allah, yeryüzünü insanın yaşamı için en ideal şekilde var etmiş, Kendisi dilemese asla ulaşamayacağımız temiz suyu bizlere vermiştir. Bu gerçek ayette şöyle haber verilmiştir.
Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi? (Vakıa Suresi, 68-70)
Su, içinde ve çevresinde birçok canlı türünü barındırma özelliğine sahiptir. En küçük bir su damlası bile içinde yüzlerce mikroorganizmayı barındırabilir. Su aynı zamanda canlı bedeninin “içindedir”. Yeryüzünde yaşayan bütün canlılar %50 – %95 oranında sudan oluşmaktadır.
Suyun sahip olduğu özellikler ve faydaları kadar, meydana gelişi de son derece düşündürücüdür. Su, iki hidrojen atomu ve bir oksijen atomunun birleşmesinden meydana gelir. Ama bu iki atomu su molekülünü oluşturacak şekilde birleştirmek oldukça zordur. Hidrojen ve oksijen atomlarını kontrollü bir ortamda veya bir tüpün içinde biraraya getirdiğinizde bunların aniden bir su molekülüne dönüştüğünü göremezsiniz. Yüzlerce yıl bekleseniz yine böyle bir sonuç ile karşılaşamazsınız. Tüpün içinde su, ancak binlerce yıl sonra ve oldukça az miktarda oluşabilir. Bu da ancak bir ihtimaldir.
Böylesine temel bir hayat kaynağını nasıl elde ederiz? Bazı moleküllerin meydana gelebilmeleri veya değişim geçirebilmeleri için yüksek bir enerji seviyesinin ve dolayısıyla da yüksek bir sıcaklığın olması gerektiğinden daha önce bahsetmiştik. Su için de aynı şey geçerlidir. Havada serbest halde dolaşan iki molekül olan Hidrojen (H2) ve Oksijen gazının (O2) biraraya gelerek suyu oluşturabilmeleri için çarpışmaları gerekmektedir. Çarpışma sırasında hidrojen ve oksijen moleküllerini oluşturan bağlar zayıflar ve bu molekülleri oluşturan atomlar yeni bir molekül olan suyu meydana getirmek üzere birleşirler. Ancak söz konusu çarpışma ancak çok yüksek bir sıcaklıkta ve yüksek bir enerji seviyesinde meydana gelmektedir. Şu anda yeryüzünde suyun oluşumuna olanak sağlayacak kadar yüksek ısı yoktur. Dünyada var olan su, dünyanın oluşumu sırasındaki yüksek sıcaklık sonucunda oluşan su miktarıdır. Bu miktarda hiçbir zaman bir değişme olmaz.
45
SU MUCİZESİNİN KAYNAĞI: HİDROJEN BAĞLARI
Hidrojen bağlarının etkisiyle su daima yüzeyden donmaya başlar. Bu sayede, buzun altındaki sayısız canlı için kışın bir barınak meydana gelmiş olur. Alt katmanlardaki su en fazla +4 C’ye kadar soğur. Allah’ın yarattığı bu özel denge vesilesiyle buzun altındaki su, canlıların kışın yaşamlarını devam ettirmelerini sağlar.
Su, oda sıcaklığında sıvı haldedir. Normal şartlarda bu ilginç bir durumdur, çünkü su küçük bir moleküldür ve amonyak veya metan benzeri diğer küçük moleküllerde olduğu gibi bu molekülün de oda sıcaklığında gaz olması beklenir. Suyun sıvılığı küçük hidrojen atomlarından, bunları güçle çeken oksijen atomlarından ve dolayısıyla iki su molekülü arasında oluşan hidrojen bağlarından kaynaklanmaktadır. Bilindiği gibi su molekülünü kovalent bağlar oluşturur. Ancak meydana gelen bu molekülü bir diğer su molekülüne bağlayan bağ, hidrojen bağıdır. Daha önce de belirtildiği gibi hidrojen bağları son derece zayıf bağlardır. Bir hidrojen bağının ömrü yaklaşık olarak saniyenin yüz milyarda biri kadardır. Ancak bağın kırılması molekülü ortadan kaldırmaz, çünkü bir bağ kırıldığında yerine hemen yeni bir bağ oluşur. Bu yenilenmenin sonucunda su moleküllerinin birbirlerine yapışmaları mümkün olmaz. Ama bunun bir sonucu olarak bu moleküller akışkan olurlar. Sonuç olarak moleküller bağımsız hareket eden bir gaz yerine, hareketli bir sıvı olarak biraraya kümelenirler. Suyun benzerlerinden farklı olan bu yapısı, yaşam için temel unsurlardan bir tanesidir.
Su molekülleri arasındaki zayıf hidrojen bağlarının bir diğer sonucu da, suyun sıvı ve katı hali arasındaki yoğunluk farkıdır. Bilinen tüm maddelerde katılar sıvılardan daha yoğundurlar. Örneğin,
46
normal şartlarda eritilmiş demirin içine katı demir parçaları attığınızda bu katı maddeler kesin olarak dibe çökecektir. Ama su için bu geçerli değildir.
Suyun katı hali olan buzun yoğunluğu sudan daha azdır. Su, buz haline dönüştüğünde hidrojen bağları nedeni ile buzu oluşturan her bir molekül komşusunu sıkıca yakalar, ama buzu oluşturan bu moleküller arasındaki uzaklık çok fazladır. Dolayısıyla bu molekülleri oluşturan bağlar arasında boşluklar kalır. Katı haldeki suyun yapısı işte bu nedenle sıvı durumuna göre daha fazla boşluk içerir ve bu nedenle de daha az yoğundur. (P. W. Atkins, Molecules, A Division of HPHLP New York, 1987, sf. 23-24) Bunun bir sonucu olarak, bir suyun içine buz attığınızda, buz suyun mutlaka yüzeyine çıkacaktır.
Suyun bu özellikleri canlılık için son derece önemlidir. Hidrojen bağlarının bu etkisi ile su daima yüzeyinden başlayarak donar. Bu da, kışın göl ve denizlerin üst katmanlarının buz tutmasına, su yüzeyinde yüzlerce tonluk dev buzulların oluşmasına ve buz kütlesinin altında suyun sıvı kalmasına neden olur. İşte suyun sadece yüzeyinin donmasının önemi burada ortaya çıkar. Su içinde yaşayan binlerce canlı bu sayede kışın da yaşamını devam ettirebilmektedir. Yüzeydeki buz aynı zamanda bir koruyucudur. Buz kütleleri suyun alt katmanlarını izole ederek daha fazla soğumasını da engellemiş olur. Alt katmanlardaki bu su kütlesi bu sayede en fazla artı 4C’ye kadar soğur. Bu sıcaklık da deniz canlılarının yaşamlarını sürdürebilmeleri için yeterli bir sıcaklıktır. Bir başka deyişle karşımızda canlılar için meydana getirilmiş bir başka özel tasarım bulunmaktadır. Eğer buzun yoğunluğu sudan daha fazla olsaydı, sular dipten donmaya başlayacak, bir izolasyon olmadığı için donma yüzeye doğru ilerleyecek, dünyadaki denizlerin önemli bir bölümü buzdan ibaret hale gelecek ve böylelikle sudaki yaşam son bulacaktı.
SUYUN YÜZEY GERİLİMİ YAŞAMIN VAR OLMASI İÇİN ÖZEL AYARLANMŞTIR
Suyun bu özelliklerinin getirdiği bir başka sonuç daha vardır. Örneğin hafif bir metali suya bıraktığınızda bunun dibe çökmediğini, suyun üzerinde sabit olarak kaldığını görürsünüz. Bunun yanında bazı böcekler de suyun yüzeyinde rahatlıkla yürüyebilmektedirler. Metal sudan daha ağırdır, böceklerin bir kısmı da öyle… (Bilim ve Teknik, Eylül 96, Sayı 346, sf. 47 ) Peki suyun üzerinde durabilmeyi nasıl başarırlar? Bunun sebebi yine bizleri suyun özel yaratılışına götürür. Su moleküllerini birbirine bağlayan hidrojen bağları, “suyun yüzey gerilimini” meydana getirirler. Bu gerilim, suyun yüzeyindeki moleküllerin birbirleri ile ve aynı zamanda alttaki moleküllerle hidrojen bağları kurması ile oluşmaktadır. Bir böceğin suyun dibine batabilmesi için bu hidrojen bağlarından bir kısmını koparması gerekmektedir.
Gemileri su yüzeyinde tutan şey de aynı yüzey gerilimi ve aynı zamanda suyun kendi iç direncidir. Eğer suyun bütün bu özellikleri olmasaydı, şu an gemilerin varlığından eser olmazdı, balıklar suyun içinde yaşayabilmek ve yüzebilmek için oldukça büyük bir enerjiye ihtiyaç duyarlardı, hatta belki de suyun içinde şimdiki çeşitlilikte yaşam olmazdı.  Her sıvının yüzey gerilimi farklıdır. Suyun yüzey gerilimi, bilinen diğer sıvıların hemen hepsinden daha yüksektir ve bunun çok önemli bazı biyolojik etkileri vardır. Bitkilerdeki etki, bunların başında gelir. Bitkilerin, hiçbir pompaları, kas sistemleri vs. olmadan, toprağın derinliklerindeki suyu metrelerce yukarı nasıl taşıdıklarını düşündünüz mü? Bu sorunun cevabı, yüzey gerilimidir. Bitkilerin köklerindeki ve damarlarındaki kanallar, suyun yüzey geriliminden yararlanacak şekilde tasarlanmışlardır. Yukarı doğru gidildikçe daralan bu kanallar, suyun yukarı doğru “tırmanmasına” neden olurlar.
Bu üstün tasarımı mümkün kılan şey, biraz önce belirttiğimiz gibi suyun yüksek yüzey gerilimidir.
47
Eğer suyun yüzey gerilimi diğer sıvıların çoğu gibi düşük düzeyde olsa, geniş karasal bitkilerin yaşaması fizyolojik olarak imkansız hale gelecektir. Elbette bitkilerin olmadığı bir ortamda insanların varlığından bahsetmek de mümkün değildir.
Yüksek yüzey geriliminin bir başka önemli etkisi ise, kayaların parçalanmasıdır. Su, yüksek yüzey gerilimi nedeniyle, kayaların içinde bulunan küçük çatlakların en derinliklerine kadar sızar. Daha sonra havalar soğur ve sular donar. Donup buza dönüşen su, olağanüstü bir etki gösterip genleştiği için, kayaları zorlar ve zamanla parçalar. Bu, kayaların içindeki minerallerin doğaya kazandırılması ve aynı zamanda toprak oluşumu açısından hayati bir öneme sahiptir.
Suyun, şimdiye kadar çok iyi bilmemize rağmen belki de hiç düşünmediğimiz buözellikleri Allah’ın insanlara büyük bir lütfudur. Su, Allah dilediği için böyle bir özellik kazanır, gemiler Allah dilediği için suyun üzerinde yüzebilir, canlılar Allah dilediği için suyun içinde rahatlıkla yaşayabilirler. Allah bu gerçeği ayetinde belirtmiştir:  Allah, gökleri ve yeri yaratan ve gökten su indirip onunla size rızık olarak türlü ürünler çıkarandır. Ve Onun emriyle gemileri, denizde yüzmeleri için size, emre amade kılandır. Irmakları da sizin için emre amade kılandır. (İbrahim Suresi, 32) Topraktan yeni çıkmış açık yeşil renkteki bir çim tanesinde de, boyu metrelere varan dev ağaçlarda da hakim olan sistem suyun mucizevi özellikleri ile yakından ilgilidir. Su, moleküler özelliği ve bağlanma şekli nedeni ile bitkinin köklerine girer ve bitkinin içindeki borular boyunca yukarı doğru uzanır. Bazen bu yükseliş onlarca metreyi bulur, bazen de onlarca dala ayrılır ve birbirinden farklı yerlere ulaşır.Başka hiçbir sıvının bu kadar kolay başaramadığı bu işlem, “suyun kılcal hareket edebilme” özelliğidir. (Bilim ve Teknik, Eylül 96, Sayı 346, sf. 47 ) Su aynı zamanda emilebilirlik özelliğine de sahiptir. Odun veya jelatin gibi maddelerle temas ettiğinde hemen onların içine nüfuz edebilir.Çimlenmeye başlayan tohumların su alarak şişmesi de suyun bu özelliğinden kaynaklanmaktadır. Eğer yeryüzünde su ve toprak altında tohum olmasına rağmen suyun emilebilirlik özelliği olmasaydı, yeşil dünyadan eser kalmayacaktı. Bitki örtüsünün olmaması ise, yeryüzünde tüm canlılığın yok olması anlamına gelirdi.
48
Su, hücre içindeki moleküllerin de rahatlıkla hareket edebilecekleri özel bir sıvıdır. Eritken olmasına rağmen, kemiklerimizdeki kalsiyum ve fosfatı çözemez. Bunun nedeni Allah’ın, kemiklerimizi oluşturan molekülleri, suyun eritici özelliğine karşı koruyacak şekilde özel bir biçimde biraraya getirmiş olmasıdır. Bu mükemmel tasarım sayesinde bedenimizdeki su bize zarar vermez.
Hidrojen bağları ile oluşan hidrasyon tabakası, sodyum ve klor iyonlarının biraraya gelmesini engeller. Birleşemeyen bu iki molekül artık tuzu oluşturamazlar
Sudaki hidrojen bağlarının bu mucize moleküle sağladığı faydalar bu kadarla da sınırlı değildir. Su, kendisini meydana getiren bu zayıf bağlar nedeni ile sıcaklık değişikliklerine direnç gösterir. Hava sıcaklığı aniden artsa bile suyun sıcaklığı yavaş yavaş artar. Hava sıcaklığında ani bir düşüş olduğunda ise suyun sıcaklığı yine yavaş yavaş düşer ve su hava kadar soğumaz. Bu fiziksel kural aslında bir yaratılış harikasıdır. Eğer suyun böyle bir özelliği olmasaydı, suda yaşayan canlılar şiddetli ve ani sıcaklık değişimlerine karşı koyamayacak ve kısa sürede ölüp tükeneceklerdi. Dahası, bizler de bu durumun etkisinde kalacak ve vücudumuzu meydana getiren %70 oranındaki suyun sıcaklıktan hemen etkilenmesi sonucunda ya aniden donacak ya da aniden ateşlenecektik.
Su aynı zamanda mükemmel bir eritkendir. Pek çok madde, özellikle de şeker, su ile hidrojen bağları oluşturabildiği için suda kolaylıkla eriyebilmektedir. Suda aynı zamanda tuz veya mineraller gibi iyonik bağlarla biraraya gelmiş moleküller de rahatlıkla erir. Suyun bu eritici özelliği vücudumuz için de son derece büyük bir öneme sahiptir. Besinlerin hücreye taşınması için su, mükemmel bir ortamdır. Aynı zamanda su, hücre içindeki moleküllerin de rahatlıkla hareket edebilecekleri ideal bir sıvıdır. Su, sıvı olduğunda bütün bunları vücut ısısında yapar. Ancak eritken özelliğine rağmen su kemiklerimizdeki kalsiyum ve fosfatı çözemez, bu nedenle iskeletimiz kendi sıvımızda çözünmez. (P. W. Atkins, Molecules, A Division of HPHLP New York, 1987, sf. 309 Bu, kemiklerimizi oluşturan moleküllerin yapısından kaynaklanmaktadır. Kemikleri oluşturan özel moleküler yapı, suyun eritici özelliğine karşı koyacak şekilde biraraya gelmiş ve özel bir biçimde bağlanmış atomlardan oluşmaktadır.
Burada dikkat etmemiz gereken önemli bir nokta vardır. Tek bir hücrenin çoğalması ile meydana gelen bedenimiz içinde farklı moleküller farklı şekillere girmiş ve bizlere farklı özellikler kazandırmıştır. Acaba bu değişiklikler yaşanırken, moleküller nasıl hücrede taşınacak molekülleri
49
suya dayanıksız, kemiklerimizi ise dayanıklı hale getirmeye karar vermiş olabilirler? Hücreler, besinlerin suda erimeleri gerektiğini, kemiklerin ise sudan etkilenmemeleri gerektiğini nereden bilebilirler? Bizi oluşturan ilk hücre, molekülleri tanıyabilir mi, suyun eritkenlik seviyesini bilebilir mi, buna göre önceden tedbir alarak bizim için en uygun metabolizmayı oluşturabilir mi? Bütün bunları bir hücreden veya çok sayıda hücreden beklemek kuşkusuz ki mantığa aykırıdır. Bunlar, Allah’ın üstün yaratmasıdır. Anne karnında oluşmaya başlayan bir insanın sahip olduğu tüm özellikleri, bedenini oluşturan tüm molekülleri Allah yaratmıştır ve Allah bunların tümüne her an hakimdir. Ayette bu gerçek şöyle haber verilir:
Şüphesiz, yerde ve gökte Allah’a hiçbir şey gizli kalmaz. Döl yataklarında size dilediği gibi suret veren O’dur. O’ndan başka İlah yoktur; üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Al-i İmran Suresi, 5-6)
İnsanların, molekül seviyesine inerek evreni oluşturan maddeleri araştırmaları sadece 20. yüzyılda mümkün olmuştur. Henüz dünyanın oluşumu sırasında bizim için mükemmel bir ölçü ile belirlenmiş ve tümüyle yaşamın oluşabilmesine uygun özelliklerle var edilmiş olan su ise, bilim adamlarının, detaylı özelliklerini çok yakın bir zamanda keşfettikleri bir mucizedir. Ancak Allah, suyu daha ilk insan veya ilk canlı var olmadan önce, canlılar için en uygun özelliklerle donatarak yaratmıştır. Sudaki tüm bu özelliklerin 2 hidrojen ve tek bir oksijen atomunun özel bir dizayn ile biraraya gelmesi sonucunda oluşması; bu üstün yaratılıştaki inceliği ve kusursuzluğu göstermektedir. Allah ayetinde şöyle bildirir:
Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah’ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Bakara Suresi, 164)
50
FAZLADAN EKLENEN TEK BİR OKSİJEN ATOMU SUYU ZEHİRLİ BİR MADDEYE DÖNÜŞTÜREBİLİR
Suyu oluşturan atomlar, belirli sıcaklık ve enerji seviyelerinde bir başka oksijen atomuyla birleşirler. Molekül H2O2 formülündedir ve görünürde bu küçük bir değişikliktir. Ama aslında yeni eklenen bu atom, bize hayat veren, rahatlıkla içmek için kullanabildiğimiz suyu zehirli ve yıkıcı etkilere sahip olan hidrojen peroksite dönüştürmüştür.
Hayat ımızda bu kadar büyük bir önemi olan suyu oluşturan atomlar belirli sıcaklık ve enerji seviyelerinde bir başka oksijen atomuyla daha birleşirler. Bu birleşme sonucunda H2O formülü H2O2 haline gelir. Görünürde bu küçük bir değişikliktir, ancak bu küçük değişiklik bu molekülün kimyasal özelliklerini tümüyle değiştirmeye yeter. Rahatlıkla içip kullanabildiğimiz, hayatımızın en önemli parçası olan su, bünyesine bir oksijen atomu aldığında hidrojen peroksit haline gelir. Bu değişim oldukça ilginçtir, çünkü bize fayda sağlayan su, bu değişim ile birlikte tümüyle zararlı etkilere sahip olan bir maddeye dönüşür. Peki yeni oluşan bu madde hangi özelliklere sahiptir?
Hidrojen peroksit güçlü bir oksitleyicidir, onunla temas eden tüm canlı bileşikleri ya yok eder ya da onlara ciddi zararlar verir. Zehirli etkisi nedeni ile havadaki sis ve kirliliğin oluşmasında etkilidir. Aynı zamanda güçlü kimyasal etkisi nedeni ile bir beyazlatıcıdır da. Siyah, kahve ve kumral renklerden sorumlu olan melanin pigmentlerini ve diğer pigmentleri okside edip yok etmektedir. Koyu renk saçların açık renge dönüştürülmesinde bu madde kullanılmaktadır.( P. W. Atkins, Molecules, A Division of HPHLP New York, 1987, sf. 30)
Atomların biraraya gelerek çeşitli özelliklere sahip moleküller meydana getirmeleri başlıbaşına çok üstün bir sanattır. Ancak tek bir atomun, var olan bir molekülün niteliklerini tamamen değiştirmesi, onu faydalı iken zararlı hale getirmesi, onu yaşam için bir gereksinim iken zehirli bir maddeye dönüştürmesi önemli ve mucizevi bir tasarım harikasıdır. Bunun anlamı şudur; Allah dilediği takdirde, gözle görülmeyen tek bir atomu vesile ederek yepyeni sistemler, yepyeni özellikler meydana getirmektedir. Su ve hidrojen peroksit arasında küçük bir fark olmasına rağmen, oldukça büyük bir kimyasal farkın meydana gelmesi, hiçbir şekilde taklidi yapılamayacak, bir benzeri oluşturulamayacak özel bir yaratılışın hakim olduğunu göstermektedir. Bu kusursuz tasarımın
51
açıklaması, hiçbir şekilde tesadüfler olamaz. Çünkü tek bir atom bile dengeleri değiştirmekte, moleküldeki küçücük bir farklılık tüm nitelikleri değiştirmektedir. Böyle ince bir ayrım ancak üstün bir iradenin kontrolünde olabilir ki bu irade alemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.
SUDAKİ KUSURSUZ YARATILIŞ
Güneş Sistemi’ndeki diğer 63 gök cisminden hiç birinde yaşamın temel şartı olan suyun bulunmadığını biliyor muydunuz? Oysa yeryüzünün büyük bölümü sularla kaplıdır. Okyanuslar ve denizler Dünya yüzeyinin toplam dörtte üçünü meydana getirir. Öte yandan karalarda da sayısız göl ve nehir vardır. Yüksek dağların zirvelerini kaplayan kar ise suyun donmuş halidir. Dünya’daki suyun önemli bir bölümü de gökyüzündedir; bulutların her birinde binlerce, bazen milyonlarca ton su bulunur. Bu suların bir kısmı da zaman zaman damlalar halinde yere iner, yani yağmur olur. Şu an solumakta olduğunuz havanın içinde de mutlaka belirli miktarda su buharı vardır.
Yağmurlar, denizler, nehirler, akarsular, okyanuslar, musluğu açtığınızda akan içilebilir su… İnsanlar suyun varlığına o kadar alışıktırlar ki yeryüzünün büyük bölümünün sularla kaplı olmasının önemini belki de hiç düşünmezler. Oysa su uzayda gerçekten de çok nadir rastlanan bir bileşimdir. Bu nedenle bilinen bütün gök cisimlerinin içinde yalnızca Dünya’da suyun bulunuyor olması, üstelik de bu suların içilebilir nitelikte olması son derece önemli bir konudur.
Sıkıp suyu çıkaran (bulut)lardan ‘bardaktan boşanırcasına su’ indirdik. Bununla taneler ve bitkiler bitirip-çıkaralım diye. Ve birbirine sarmaş-dolaş bahçeleri de.  (Nebe Suresi, 14-16)
Susuz bir hayatın var olabilmesi mümkün değildir. Su, Allah’ın hayatın temeli olması için özel olarak var ettiği, her türlü fiziksel ve kimyasal özelliği ile hayat için yarattığı bir maddedir. Yeryüzündeki milyonlarca çeşit canlı su sayesinde hayatlarını sürdürür, yaşam için gerekli olan dengeler de suyun varlığı sayesinde devamlılığını korur.
SUYUN ŞAŞIRTICI ÖZELLİKLERİ  Suyun özellikle ısıyla ilgili (termal) özellikleri dünya üzerindeki canlı yaşamının sürekliliğinde büyük rol oynar. Bunlardan birkaç tanesini şöyle sıralayabiliriz:
Bilinen tüm sıvılar ısıları düştükçe büzüşür, hacim kaybederler. Hacim azalınca yoğunluk artar ve böylece soğuk olan kısımlar daha ağır hale gelir. Bu yüzden sıvı maddelerin katı halleri, sıvı hallerine göre daha ağırdır. Ama su, bilinen tüm sıvıların aksine, belirli bir ısıya (+ 4°C’ye) düşene kadar büzüşür, daha sonra birdenbire genleşmeye başlar. Donduğunda ise daha da genleşir. Bu
52
nedenle suyun katı hali, sıvı halinden daha hafiftir. Yani buz, aslında “normal” fizik kurallarına göre suyun dibine batması gerekirken, su üstünde yüzer.
Suyun bu özelliği dünya üzerindeki denizler açısından çok önemlidir. Eğer bu özellik olmasa, yani buz suyun üzerinde yüzmese, dünya üzerindeki suyun çok büyük bir bölümü tamamen donacak, göllerde ve denizlerde hiçbir yaşam kalmayacaktı.
Yağmur damlalarının şekli de özel bir tasarım ürünüdür.
Buz eridiğinde ya da su buharlaştığında, etraftan ısı çekilir. Bunun tersi gerçekleştiğinde ise, dışarıya ısı verilir. Bu, “gizli ısı” olarak bilinen kavramdır. Tüm sıvıların gizli ısıları vardır. Ancak suyun gizli ısısı, bilinen tüm sıvıların en yükseği sayılabilir. Ayrıca suyun “termal kapasitesi”, yani suyun ısısını bir derece artırmak için gereken ısı miktarı, bilinen diğer sıvıların çok büyük bölümünden daha yüksektir.
Suyun gizli ısısının ve termal kapasitesinin diğer sıvılara göre çok yüksek olması da denizlerin karalara göre daha geç ısınıp daha geç soğumalarını sağlar. Bu nedenle Dünya’da kara üzerindeki ısı farklılıkları en sıcak yer ile en soğuk yer arasında 140°C’ye kadar çıkarken, denizlerin ısı farklılığı en fazla 15-20°C arasında değişir. Aynı durum gece-gündüz arasındaki ısı farkında da yaşanır. Karada gece ile gündüz arasındaki fark kurak ortamlarda 20-30°C’ye kadar çıkarken, denizlerde en fazla birkaç derecelik bir ısı farkı olur. Sırf denizler değil, atmosferdeki su buharı da çok büyük bir denge sağlamaktadır. Gece-gündüz arasındaki ısı farkının, su buharının çok az bulunduğu çöllerde çok fazla, deniz iklimi yaşayan yerlerde ise çok daha az olması, bunun bir sonucudur.
Bundan başka suyun termal iletkenliği, yani ısıyı iletebilme yeteneği de bilinen diğer herhangi bir sıvıdan en az dört kat daha yüksektir. Buzun ve karın termal iletkenlikleri ise düşüktür. Suyun bu özelliği de çok önemli bir işlev görmektedir. Buz, havadaki soğuğu, altındaki su tabakasına çok az iletir. Böylece dışarıdaki hava -50°C’yi bulsa bile, denizin üstündeki buz tabakası 1-2 metreyi geçmez. Foklar, penguenler ve diğer kutup hayvanları, bu sayede denizin üstündeki buzu delip alttaki suya ulaşabilirler.
Suyun bu kendine özgü termal özellikleri sayesinde, kış ile yaz ya da gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkı daima insanların ve diğer canlıların dayanabileceği bir sınırda kalmaktadır. Dünya üzerindeki su miktarı karalara oranla daha az olmuş olsaydı, gece ile gündüz sıcaklıkları arasındaki fark çok artacak, karaların büyük kısmı çöle dönecek ve yaşam imkansızlaşacak ya da en azından çok zorlaşacaktı.
53
Okyanusların varlığını düşünelim. Okyanuslar güneş ışınlarını karadan daha az yansıtır, böylece karalardan daha fazla güneş enerjisi alır, ama bu ısıyı kendi içinde karalara göre daha dengeli biçimde dağıtır. Bu sayede okyanuslar daha sıcak olan
ekvator bölgelerini serinleterek aşırı sıcak olmalarını, kutup bölgelerinin soğuk sularını da ısıtarak aşırı soğuk olmalarını ve bunun sonucunda da tamamen donmalarını engeller. Eğer böyle olmasa ne olurdu?
SU “NORMAL” DAVRANSAYDI NE OLURDU?
Su “normal” davransaydı, tüm diğer sıvılar gibi onun da ısı kaybına paralel olarak yoğunluğu artsaydı, yani buz suyun dibine batsaydı ne olurdu?
Bu durumda okyanuslar, denizler ve göllerde, donma alttan başlayacaktı. Alltan başlayan donma, yüzeyde soğuğu kesecek bir buz tabakası olmadığı için, yukarı doğru devam edecekti. Böylece Dünya’daki göllerin, denizlerin ve okyanusların çok büyük bölümü dev birer buz kütlesi haline gelecekti. Denizlerin yüzeyinde sadece birkaç metrelik bir su tabakası kalacak ve hava sıcaklığı artsa bile, dipteki buz asla çözülmeyecekti. Böyle bir Dünya’nın denizlerinde hiçbir canlı yaşayamazdı. Denizlerin ölü olduğu bir ekolojik sistemde kara canlılarının varlığı da mümkün olamazdı. Kısacası Dünya, eğer su “normal” davransaydı, ölü bir gezegen olacaktı.
Suyun neden “normal” davranmadığı, yani 4°C’ye kadar büzüştükten sonra neden birdenbire genleşmeye başladığı ise, hiç kimsenin cevaplayamadığı bir sorudur.
Burada yalnızca birkaç tane örneği verilmiş olan suyun özellikleri, bu sıvının insan yaşamı için özel olarak yaratılmış olduğunu göstermektedir. Başka hiçbir gezegende böyle bir su kütlesinin olmaması, bunun sadece Dünya üzerinde bulunması elbette ki bir tesadüf değildir. İnsan yaşamı için özel olarak yaratılmış olan Dünya, yine özel olarak yaratılmış olan suyla canlandırılmıştır. Tüm canlılar için büyük bir nimet olarak suyu yaratan Allah’tır. Allah Vakıa Suresi’nde şöyle buyurmaktadır:
Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi? (Vakıa Suresi, 68-70)
HİÇ SUSAMASAYDIK?
İnsan besinsiz 1-2 hafta kadar yaşayabildiği halde su içmeksizin 3-4 günden daha fazla yaşayamaz. Yüzde 55 ile 75’i sudan oluşan insan vücudunda, terleme ve solunum benzeri aktivitelerle günde 2- 3 litre su kaybedilir. Kaybedilen su, susama duygusunun ardından içilen su ile telafi edilir.
Su, tüm canlılar için olduğu gibi insanlar için de en önemli yaşam kaynağıdır. Vücut sıcaklığının ayarlanması, besin maddeleri ve oksijenin taşınması, atık maddelerin hücrelerden uzaklaştırılması
54
ve sindirimin kolaylaştırılması gibi insan vücudunda gerçekleşen hemen hemen her fonksiyonda yer alır. Ayrıca organ ve dokuların korunmasını sağlar. Örneğin hücrelerimizi çevreleyen suyun sadece yüzde ikisini kaybettiğimizde yaklaşık %20’lik bir enerji kaybına uğrar ve bitkinleşiriz. Sadece bu bile suyun insan yaşamında ne kadar önemli olduğunu anlamak için yeterlidir.
SU DEDEKTİFİ HİPOTALAMUS
İnsan vücudu için bu denli önemli olan suyun miktarında gün içinde gerçekleşen en
ufak değişimleri dahi algılayan sistemler vardır. Bunların başında, beynimizin bir bezelye tanesi büyüklüğünde olan hipotalamus denen bölümü gelir. Hipotalamus, kanda su oranı azaldığında bunu hemen algılar. Ve buna yönelik bir önlem olarak hipotalamusun hemen altında yer alan 1 cm büyüklüğündeki hipofiz adlı bez, “ADH” isimli bir hormon salgılar.
Bu hormon kan dolaşımı yolu ile uzun bir yolculuğa çıkar ve böbreklere ulaşır. Böbreklerde aynen bir kilidin bir anahtara uygunluğu gibi tam bu hormona uygun özel alıcılar vardır. Hormonlar bu alıcılara ulaştıkları anda böbreklerde hemen su tasarrufu düzenine geçilir ve su atılımı çok az bir düzeye indirilir.
Eğer hipofiz hormonu ve bu hormonun getirdiği “su tüketimini azaltın” emrini anlayıp uygulayan böbrek hücreleri olmasaydı, susuzluktan ölmemek için günde 15-20 litre su içmek zorunda kalırdık. Bu suyu sürekli olarak da dışarı atmamız gerekeceğinden, uyumamız veya bir yerde uzun süre oturmamız mümkün olmazdı.
SUSAMA HİSSİ
Hipotalamus, hipofiz ve ADH’nin oluşturduğu bu mükemmel sistemin eksiksiz çalışması hayatta kalmamız için yeterli değildir. Bizim su içmemiz -dahası ne kadar su içmemiz- gerektiğini bilmemiz gerekir. Allah bunun için insanı susama hissi ile birlikte yaratmıştır. Vücudumuzda herşeyin eksiksiz olduğunu ama sadece susamadığımızı varsayalım. Doğduktan çok kısa bir süre sonra susuz kalıp ölürdük. Susama hissimiz olmadığı için neden krize girip ölüme doğru gittiğimizi de anlamazdık. Oysa bir insan, doğduğu andan itibaren su içmesi gerektiğini üstelik ne kadar içmesi gerektiğini bilir, çünkü tam gerektiği oranda susarız. Kusursuz olarak yaratılmış olan bu hayati sistem sayesinde vücudumuzdaki su dengesi korunmuş olur.
Tüm bunların yanında vücudun bu isteğine uygun olarak yaratılan su da, Allah’ın sonsuz yaratışının delillerinden sadece bir tanesidir.
SUYUN AKIŞKANLIĞI YAŞAMAMIZ İÇİN EN UYGUN DEĞERDEDİR
Sıvıların akışkanlıkları arasında milyarlarca kat farklılıklar vardır. Ama su, bu milyarlarca farklı akışkanlık değerleri içinde tam olması gereken ölçüde yaratılmıştır.
Sıvı dendiğinde hepimizin gözünün önünde son derece akışkan bir madde canlanır. Oysa gerçekte sıvıların akışkanlıkları birbirinden çok farklı olabilir. Örneğin katran, gliserol, zeytin yağı ve sülfürik asit arasındaki akışkanlık farkları çok yüksektir. Bu sıvılar su ile karşılaştırıldıklarında ise, ortaya çok
55
daha büyük farklar çıkar. Çünkü su, katrandan 10 milyar kat, gliserolden bin kat, zeytin yağından yüz kat ve sülfürik asitten de 25 kat daha akışkandır.
Su, üstteki karşılaştırmadan da anlaşıldığı gibi, çok yüksek bir akışkanlığa sahiptir. Hatta, eter ve sıvı hidrojen gibi normal formu gaz olan maddeler bir kenara bırakılırsa, suyun tüm sıvılar içinde akışkanlık değeri en yüksek madde olduğunu söyleyebiliriz.
Peki acaba suyun bu akışkanlık değerinin bizim için bir önemi var mıdır? Bu hayati sıvı, biraz daha az ya da fazla akışkan olsa, bizim için fark eder miydi? Prof. Denton bu sorulara şöyle cevap veriyor:
Eğer akışkanlığı daha yüksek olsaydı, su, hayat için uygun bir temel olma özelliğini kesinlikle yitirirdi. Örneğin akışkanlığı sıvı hidrojen kadar yüksek olsaydı, canlıların yapıları, tahrip edici etkiler karşısında çok daha şiddetli hareketlere maruz kalacaktı… Hassas moleküler yapıların su tarafından desteklenmesi mümkün olmayacak, canlı hücresinin son derece hassas olan yapısı yaşamını sürdüremeyecekti…
Öte yandan, suyun akışkanlığı biraz daha az olsaydı, (proteinler, enzimler gibi) makromoleküllerin ve özellikle mitokondri gibi özelleşmiş yapılar ile küçük organellerin kontrollü hareketleri imkansız hale gelecekti. Aynı şekilde hücre bölünmesi de imkansızlaşacaktı. Hücrenin tüm yaşamsal faaliyetleri fiili olarak donacak ve bizim bildiğimize benzer bir hücre yaşamı mümkün olmayacaktı.
Hücrelerin embriyogenez (anne rahmindeki gelişim) sırasındaki hareket etme ve sürünme yeteneklerine bağlı olan daha yüksek organizmaların gelişimi ise, suyun akışkanlığının çok az bile daha düşük olması durumunda, kesinlikle gerçekleşemeyecekti.
SUYUN AKIŞKANLIK DEĞERİ TESADÜF DEĞİLDİR
Suyun yüksek akışkanlık değeri, bizim için hayati öneme sahiptir. Eğer suyun akışkanlık değeri biraz bile az olsaydı, kanın kılcal damarlar yoluyla taşınması imkansızlaşacaktı. Örneğin, karaciğerin karmaşık damar ağı hiçbir zaman kurulamayacaktı.
Bu kılcal damarlar konusunu biraz daha yakından ele alalım. Kılcal damarların amacı, vücudun dört bir yanındaki hücrelerin her birine gerekli oksijen, enerji, besin, hormon gibi maddeleri taşıyabilmektir. Bir hücrenin bir kılcal damardan yararlanabilmesi için de, ondan en fazla 50 mikronluk bir mesafe kadar uzak olması gerekir. (Bir mikron, milimetrenin binde biridir.) Daha uzakta kalan hücreler, beslenemeyerek öleceklerdir.
56
İşte bu nedenle insan vücudu öyle bir şekilde yaratılmıştır ki, kılcal damarlar vücudun her bir parçasını ağ gibi sarar. Vücudumuzdaki ortalama 5 milyar kılcal damarın toplam uzunluğu 950 km.’yi bulur. Bazı memelilerde, tek bir santimetrekarelik bir kas alanı içinde, 3000 tane açık kılcal damar yer alır. Eğer insan vücudunun en küçük kılcal damarlarının 10 bin tanesini yan yana getirirsek, toplam kalınlıkları ancak bir kurşun kalemin kurşun kısmı kadar olur. Bu kılcal damarların çapı, 3-5 mikron arasında değişir. Bu, milimetrenin binde üçü ya da beşi demektir. 1) Michael Denton, Nature’s Destiny, s. 35
Ancak elbette kanın bu kadar daracık damarlar arasında tıkanmadan ve ağırlaşmadan hareket edebilmesi, suyun yüksek akışkanlığı sayesinde mümkün olmaktadır. Prof. Michael Denton, bu akışkanlığın birazcık bile daha düşük olması durumunda hiçbir kan dolaşımı sisteminin işe yaramayacağını şöyle anlatır:
Bir kılcal damar sistemi, ancak kanalların içine pompalanan sıvının yüksek bir akışkanlığa sahip olması durumunda çalışır. Yüksek akışkanlık çok önemlidir, çünkü sıvının damar içindeki hareketi, sıvının akışkanlığına doğru orantı ile bağlıdır… Buradan açıklıkla görmek mümkündür ki, eğer suyun akışkanlığı sadece birkaç kat daha fazla olsa, kılcal damarlardaki kan akışı için çok büyük bir pompalama basıncı gerekecek ve herhangi bir kılcal damar sistemi işlemez hale gelecektir.
Eğer suyun akışkanlık değeri biraz az olmuş olsa ve en küçük kılcal damarın çapı 3 mikron yerine 10 mikron olmak zorunda kalsa, bu kılcal damarlar, yeterli oksijen ve glikoz oranını ulaştırabilmek için (beslemeleri gereken) kas dokusunun neredeyse tamamını kaplayacaklardır. Açıktır ki, (bu durumda) geniş yaşam formlarının dizaynı imkansız hale gelecek ya da olağanüstü derecede sınırlanacaktır. Dolayısıyla, suyun hayata uygun bir temel olabilmesi için, akışkanlığının şu anda sahip olduğu değere çok çok yakın olması, zorunludur.
Michael Denton, Nature’s Destiny, s. 35-36 Bir başka deyişle, suyun tüm diğer özellikleri gibi akışkanlığı da, yaşam için olabilecek en ideal değerdedir. Sıvıların akışkanlıkları arasında milyarlarca kat farklılıklar vardır. Ama su, bu milyarlarca farklı akışkanlık değeri içinde tam olması gereken değerle yaratılmıştır.
Allah bir Kuran ayetinde, herşey için bir ölçü kıldığını şöyle buyurmaktadır :
Göklerin ve yerin mülkü O’nundur; çocuk edinmemiştir. O’na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir. (Furkan Suresi, 2)
SUYUN GEÇ ISINIP GEÇ SOĞUMA ÖZELLİĞİ
Suyun diğer bir özelliği de buharlaşma ve donma hızının çok yavaş olmasıdır. Yaz aylarında gündüz sıcağı ile çok çabuk ısınan kumun, gece ile birlikte çok çabuk soğuduğu bilinir. Buna karşın, deniz suyu sıcaklığı gece ile gündüz arasında ancak 2-3 derece fark etmektedir. Bunun nedeni suyun ani
57
ısınmalarda veya soğumalarda sahip olduğu sıcaklığı bir ölçüde koruyarak buharlaşma ve donma olayını geciktirmesidir. Suyun bu etkisini yeryüzünün tamamı için düşünecek olursak, okyanuslarda ve atmosferde sıvı veya buhar halde bulunan suyun dünyanın sıcaklığında en önemli rolü oynadığı görülür. Yeryüzünü kaplayan sular, dünyanın Güneş ışınlarına maruz kalan kısmında sıcaklığı emerek fazla ısınmayı engellerler. Aynı şekilde güneş ışını alamayan kısımlarda ise okyanuslar ve diğer sular sahip oldukları ısı sayesinde kalorifer görevi görerek sıcaklığın fazla azalmasını önlerler. Böylece gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkı daima insanların ve diğer canlıların dayanabileceği bir sınırda kalmaktadır. Dünya üzerindeki su miktarının karalara oranı daha az olmuş olsaydı, gece ile gündüz sıcaklıkları arasındaki fark çok artacak, dünya çöle dönecek ve yaşam imkansızlaşacak ya da en azından çok zorlaşacaktı.
Suyun bu kendine özgü termal özellikleri sayesinde, kış ile yaz ya da gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkı daima insanların ve diğer canlıların dayanabileceği bir sınırda kalmaktadır. Dünya üzerindeki su miktarı karalara oranla daha az olmuş olsaydı, gece ile gündüz sıcaklıkları arasındaki fark çok artacak, karaların büyük kısmı çöle dönecek ve yaşam imkansızlaşacak ya da en azından çok zorlaşacaktı. Ya da suyun termal özellikleri farklı olsaydı, yine yaşama son derece elverişsiz bir gezegen ortaya çıkacaktı.
Harvard Üniversitesi Biyolojik Kimya Bölümü Profesörü Lawrence Henderson, suyun tüm bu termal özelliklerini inceledikten sonra şu yorumu yapar:
Özetlemek gerekirse, suyun bu özelliği üç yönden büyük önem taşımaktadır. Öncelikle, Dünya’nın ısısını düzenlemeye ve dengelemeye yarar. İkincisi, canlıların bedenlerinin ısı dengesinin mükemmel bir biçimde korunmasını sağlar. Üçüncüsü, meteorolojik çevirimleri destekler. Tüm bu etkiler, olabilecek en yüksek uygunlukta gerçekleşmektedir ve başka hiçbir madde bu yönd en su ile karşılaştırılamaz (Lawrence Henderson, The Fitness of the Environment, Boston: Beacon Press, 1958, s. 105.) .
SUDAKİ KİMYASAL MUCİZE
Suyun tüm bu fiziksel özelliklerinin yanısıra, kimyasal özellikleri de yaşam için olağanüstü derecede idealdir. Bu özelliklerin başında, suyun çok iyi bir çözücü olması gelir. Neredeyse tüm kimyasal maddeler, suyun içinde uygun bir biçimde çözünürler.
Bunun yaşam için çok önemli bir etkisi, suda çözünen sayısız yararlı mineral ve benzeri kimyasalların, nehirler aracılığıyla denizlere aktarılmasıdır. Bu şekilde denizlere, yılda 5 milyar ton kimyasal madde taşındığı hesaplanmaktadır. Bu maddeler, sudaki yaşam için zorunludurlar.
Su, neredeyse bilinen tüm kimyasal reaksiyonları hızlandırır (katalize eder). Suyun bir başka kimyasal özelliği ise, kimyasal reaksiyonlara girme eğiliminin çok ideal bir düzeyde olmasıdır.
Su örneğin, ne sülfürik asit gibi aşırı derecede reaktif ve dolayısıyla parçalayıcı bir bileşim, ne de argon gibi hiçbir reaksiyona girmeyen durgun bir maddedir. Prof. Michael Denton’ın belirttiği gibi, “suyun reaksiyona girme düzeyi, onun hem biyolojik hem de jeolojik görevleri açısından olabilecek en uygun değerdedir (Michael Denton, Nature’s Destiny, s. 32.) “.
Suyun kimyasal özelliklerinin yaşam için uygunluğu, su hakkında yapılan her yeni araştırma ile biraz daha detaylı bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Yale Üniversitesi’nden ünlü biyofizik profesörü Harold
58
Morowitz, bu konuda şu yorumu yapar:
Son yıllarda, suyun daha önceden bilinmeyen bir özelliğinin anlaşılmasına yarayan gelişmeler olmuştur. Bu özelllik (proton iletkenliği), sadece suya has bir özellik olarak gözükmektedir ve biyolojik-enerji transferi ile hayatın kökeni açısından çok büyük öneme sahiptir. Bilgilerimiz arttıkça, doğanın (yaşam için) kusursuz uygunluğuna olan hayranlığımız da artmaktadır (Harold J. Morowitz, Cosmic Joy and Local Pain, New York: Scribner, 1987, s. 152-153.) .
SUDAN YARATILIŞ
ALLAH, YERYÜZÜNÜ SİZİN İÇİN BİR KARAR, GÖKYÜZÜNÜ BİR BİNA KILDI; SİZİ SURETLENDİRDİ, SURETİNİZİ DE EN GÜZEL (BİR BİÇİM VE İNCELİKTE) KILDI VE SİZE GÜZEL-TEMİZ ŞEYLERDEN RIZIK VERDİ. İŞTE SİZİN RABBİNİZ ALLAH BUDUR. ALEMLERİN RABBİ ALLAH NE YÜCEDİR.
(MÜMİN SURESİ, 64)

İnsan bedeni, yeryüzündeki en kompleks makinadır. Hayatımız boyunca bu bedenle görür, işitir, nefes alır, yürür, koşar ve zevk alırız. Bedenimiz kemikleri, kasları, damarları, iç organları ile mükemmel bir düzen ve tasarıma sahiptir. Bu tasarımın detayına inildiğinde ise daha da şaşırtıcı gerçeklerle karşılaşılır. Birbirinden farklı gibi görünen vücut parçalarının tamamı aynı malzemelerden oluşmaktadır. Hücrelerden….
Vücudumuzdaki herşey milimetrenin binde biri büyüklüğündeki hücrelerden oluşur. Bu hücrelerin kimi biraraya gelerek kemikleri, kimi sinirleri, kimi karaciğeri, kimi midemizin iç yapısını, kimi derimizi, kimi ise gözümüzün kornea tabakasını oluşturur. Hücreler vücudun hangi parçasını oluşturuyorlarsa bu bölgede ihtiyaç duyulan boyuta ve şekle sahip olurlar.
Bu kadar farklı görevler üstlenmiş olan hücreler nasıl ve ne zaman meydana gelmişlerdir?
59
İşte bu soruya verilecek cevap, bizi her anı mucizelerle dolu olan bir olaya götürecektir. Bugün sizin bedeninizi oluşturan yaklaşık 100 trilyon hücrenin tamamı, tek bir hücreden çoğalarak meydana gelmişlerdir. Şu an sahip olduğunuz hücrelerle aynı yapıya sahip olan bu tek hücre de, annenizin yumurta hücresi ile babanızın sperm hücresinin birleşimiyle ortaya çıkmıştır.
Allah, Kuran’da insanlara, kimi zaman göklerdeki ve yerdeki, kimi zaman da canlılardaki yaratılış mucizelerini, Kendi varlığının delilleri olarak örnek gösterir. Bu delillerin en önemlilerinden biri de, sözünü ettiğimiz konu, bir diğer ifadeyle insanın kendi yaratılışındaki mucizelerdir.
Birçok ayette insanın, ibret almak için, bizzat kendi yaratılışına dönüp bakması öğütlenir. İnsanın nasıl var olduğu, var olurken hangi aşamalardan geçtiği detaylı olarak tarif edilir. Vakıa Suresi’ndeki ayetlerde, insanın yaratılışı şöyle anlatılmaktadır:
Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz? Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa Yaratıcı Biz miyiz? (Vakıa Suresi, 57- 59)
İnsan bedenini oluşturan 60-70 kiloluk et ve kemik kütlesinin özü başlangıçta bir damla suda toplanmıştır. Akıl sahibi, duyan, gören, işiten ve vücut yapısı olarak oldukça kompleks bir yapıda olan insanın bir damla sudan meydana gelmesi şüphesiz ki olağanüstü bir gelişimin sonucudur. Bu gelişim ise, elbette başıboş bir sürecin, rastgele oluşan tesadüflerin sonucunda gerçekleşemez.
İnsanın oluşumundaki bütün aşamalar, Allah’ın benzersiz yaratışıyla var olmuştur.
Andolsun, Biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak’ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir.  (Müminun Suresi, 12-14)
SUDAN YARATILIŞ EVRİME DELİL DEĞİLDİR
Canlıların ve insanın yaratılışı konusundaki ayetlere baktığımızda, bu yaratılışların mucizevi şekilde olduğunu açıkça görürüz. Bu mucizevi yaratılış şekillerinden biri, canlıların sudan yaratılmasıdır. Pek çok ayette açıkça ifade edilen bu bilgiye insanların ulaşmaları ise, yüzyıllar sonra mikroskobun icadı ile mümkün olmuştur.
Bugün en temel ansiklopedilerde “Su, canlı maddenin en büyük öğesidir. Canlı organizmaların ağırlığının %50-90’ı sudur” ifadeleri yer almaktadır. Ayrıca bütün biyoloji kitaplarında bahsi geçen
60
standart bir hayvan hücresinin sitoplazması (hücrenin temel maddesi) da %80 sudan oluşur. Sitoplazmanın analiz edilip bilimsel kayıtlara geçirilmesi, Kuran’ın indirilmesinden yüzyıllar sonra gerçekleşmiştir. Dolayısıyla bugün bilim dünyasının kabul ettiği bu gerçeğin Kuran’ın indirildiği dönemde bilinmesi kuşkusuz ki mümkün değildi. Ancak buna rağmen insanların keşfinden 14 yüzyıl önce Kuran’da bu bilgiye dikkat çekilmiştir.
Evrimsel yaratılışı savunan Müslüman çevreler birçok ayette geçen “insanın sudan yaratıldığı” şeklindeki ifadeleri kendi iddialarına bir delil olarak göstermeye çalışırlar. Oysa İslam alimleri ve tefsirciler insanın yaratılması ile ilgili ayetleri, her zaman ‘spermadan yaratılma’ olarak açıklamışlardır. Örneğin Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, İnsan Suresi’nin 2. ayetini şu şekilde tefsir eder:
“… Şu şekilde yaratıldı bir nutfeden. Rağıb’ın açıkladığı üzere nutfe, esasen saf suya denir. Erkeğin suyuna da nutfe denilmiştir. Örfte nutfe ile meni eş anlamlı gibi sayılmıştır. Fakat Kıyamet Suresi’nin sonunda da geçtiği gibi Kuran’da “Dökülen meniden bu nutfe” (Kıyamet Suresi, 37) buyurularak nutfenin meniden bir parça olduğu ifade edilmiştir. “Sahih; Müslim’de rivayet olunduğu üzere “Suyun hepsinden çocuk olmaz” hadis-i şerifinde de bir bütünün her parçası kastedilerek “Bir suyun her bir parçasından” buyurulmamış, bir parçası kastedilerek “suyun tamamından” buyurulmuş olmasından çocuğun meydana geldiği o suyun, suyun toplamı olan bütün meni değil, onun bir parçasından ibaret olduğu anlatılmış bulunduğundan nutfe, meniden bir cüz olan saf tohumun adı olduğu anlaşılır.”
İbn-i Taberi ise bu ayeti; “… Adem’in zürriyetini erkeğin ve kadının birbirine karışan döl sularından yaratmışızdır” şeklinde tefsir etmektedir.
Ömer Nasuhi Bilmen tefsirinde bu ayet şöyle açıklanmaktadır:
“… (Şüphe yok ki: Biz insanı karışık bir damla sudan yarattık.) Erkek ile kadının birbirine karışan sularından vücude getirdik. Evet… İnsanlar, bir müddet, nutfe, yani duru, safi bir su halinde ve bir müddette “alaka” yani uyuşmuş kan halinde ve bir müddette muzga, yani küçük et parçası halinde bulunmuşturlar. Daha sonra da kemik kesilip et ile bürünmüş, berhayat (yaşayan) hale gelmişlerdir…”
Bu açıklamalarda görüldüğü gibi, insanın “karmaşık olan bir damla sudan” yaratılmasının suyun, tesadüflerle canlı hücreyi oluşturması, sonra da başka tesadüflerle insanın meydana gelmesi iddiası
61
ile hiçbir bağlantısı yoktur. Tüm büyük müfessirlerin açıkladığı gibi, bu ayette de insanın anne karnındaki yaratılışına dikkat çekilmektedir.
İnsanın yaratılış aşamalarının anlatıldığı bir diğer ayet de dikkatli incelendiğinde bu yorumlardaki köklü yanılgı gözler önüne serilmektedir. Allah Kuran’da şöyle buyurmaktadır:
“Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, biz sizi topraktan yarattık, sonra bir damla sudan, sonra bir alak’tan (embriyo), sonra yaratılış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından; size (kudretimizi) açıkça göstermek için. Dilediğimizi, adı konulmuş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizi bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da erginlik çağına erişmeniz için (sizi büyütüyoruz). Sizden kiminizin hayatına son verilmekte, kiminiz de, bildikten sonra hiçbir şey bilmeme durumuna gelmesi için ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilmektedir. Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten (ürünler) bitirir.” (Hac Suresi, 5)
Allah, ayette bir insanın yaratılış aşamalarını tarif etmektedir. Birinci aşama olan toprak, insandaki temel mineralleri ve elementleri içeren hammaddedir. İkinci aşama, bu elementlerin, anne karnındaki yumurtayı döllemek için gerekli yapıya ve genetik bilgiye sahip olan spermleri içeren ve Kuran’da karmaşık bir su tabiriyle tarif edilen menide bir araya gelmesidir. Kısacası insanın temel hammaddesi topraktır. Toprağın özü bir damla menide o insanı meydana getirecek bir şekilde toplanmıştır. Allah ayette bu “su” aşamasının hemen ardından insanın ana karnındaki gelişim aşamalarını belirtmiştir. Oysa evrim teorisi, canlılığın sözde suda başlamasından insanın ortaya çıkması arasında milyonlarca farazi aşama (ilk hücre, tek hücreliler, çok hücreliler, omurgasızlar, omurgalılar, sürüngenler, memeliler, primatlar vs. ve bunların sayısız ara aşamaları gibi) olduğunu var sayar. Ayetteki sıralamada böyle bir mantık ve tarif olmadığı çok açıktır. İnsanın bir damla su halinden sonra alak haline geldiği bildirilmektedir.
Dolayısıyla, çok açıktır ki ayette, tek bir insanın anne karnından önceki, anne karnındaki ve doğduktan sonra yaşlılığına kadar devam eden yaratılış aşamaları tarif edilmektedir.
İnsanın ve diğer canlıların sudan yaratıldığını bildiren diğer ayetlerde de yine evrim teorisine dayanak oluşturacak bir mana yoktur. Bu ifadeyi içeren bazı ayetler şu şekildedir:
“O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?” (Enbiya Suresi, 30)
“Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir.” (Nur Suresi, 45)
Aşağıdaki ayetlerde ise “bir damla suyun meni olduğu” açıkça ifade edilmektedir:
“Doğrusu, çiftleri; erkek ve dişiyi, yaratan O’dur. Bir damla sudan (döl yatağına) meni döküldüğü (min nutfetin iza tumna) zaman. Gerçek şu ki, diğer diriltme (yeniden neş’et) de O’na aittir.” (Necm Suresi, 45-47)
Min: den, dan  Nutfetin: Nutfe, bir damla  iza: -dığı zaman
62
tumna: meniyi akıtmak
“Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi?” (nutfeten min meniyyin yumna) (Kıyamet Suresi, 37)
nutfeten: nutfe, bir damla su  min: den, dan  meniyyin: meni  yumna: atılıp dökülen
Sonuçta, ayetlerdeki “canlıların sudan yaratılması” ifadeleri bazı yorumcuların iddia ettikleri gibi kesinlikle evrim teorisine paralel değildir. Ayetlerde canlılığın temel malzemesinin su olduğu haber verilmektedir. Bu gerçeği modern biyoloji de ortaya koymuştur. Ama bunun evrim teorisiyle uzaktan yakından alakası yoktur.
SU DÖNÜŞÜMÜ VE YAĞMUR
SUYUN BİZE DAİMA GERİ DÖNDÜĞÜNÜ BİLİYOR MUYDUNUZ?
Her an milyonlarca metreküp su, okyanuslardan atmosfere, oradan da karalara taşınır. İnsan yaşamı, ancak bu dev su dolaşımı sayesinde sürebilmektedir. Eğer bu dolaşımı biz organize etmeye kalksaydık, kuşkusuz dünyanın tüm teknolojisini bir araya getirsek dahi başaramazdık. Ancak buharlaşma yoluyla, hayatımızın birinci şartı olan su, bize masrafsız ve zahmetsiz bir biçimde verilmektedir. Her yıl okyanuslardan 45 milyon metre küp su buharlaşır. Buharlaşan su bulutlar haline sokulup rüzgarlar vasıtasıyla karalara taşınır. Ve böylece her yıl 3-4 milyon kilometre küp su, okyanuslardan karalara, yani bize ulaşmış olur.
Kısacası, bizim hiçbir şekilde dolaşımını kontrol edemediğimiz ve onsuz birkaç günden fazla yaşayamayacağımız su, bizlere özel olarak gönderilmektedir. Kuran’da, bunun insanın “şükretmesi” için en açık işaretlerden biri olduğu şöyle hatırlatılır:
Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi? (Vakıa Suresi, 68-70)
Allah insana birçok konuda bilgi ve imkan vermiştir. Örneğin günümüzdeki teknoloji sayesinde, pek çok şeyin oluşumu laboratuvar ortamında izlenebilir. Ancak öyle temel olaylar vardır ki, bunların oluşumunu insanlar ne laboratuvarlarda izleyebilir ne de bunu sağlayabilirler. Bu büyük nimet, dünyanın büyük bir kısmını kaplayan ve en temel ihtiyaçlarımızdan biri olan “su”dur. Su, dünyanın oluşumu sırasında bir defaya mahsus olarak oluşmuş, ardından oluşum devresi son bulmuştur.
63
Havada serbest halde dolaşan iki molekül olan Hidrojen ve Oksijen gazının bir araya gelerek suyu oluşturabilmeleri için atomlarının çarpışmaları gerekmektedir. Çarpışma sırasında hidrojen ve oksijen moleküllerini oluşturan bağlar zayıflar ve bu molekülleri oluşturan atomlar yeni bir molekül olan suyu (H2O) meydana getirmek üzere birleşirler. Söz konusu çarpışma ancak çok yüksek bir sıcaklıkta ve yüksek bir enerji seviyesinde meydana gelmektedir. Şu anda yeryüzünde suyun oluşumuna olanak sağlayacak kadar yüksek bir ısı yoktur. Bu nedenle suyun oluşumu imkansızdır. Dünya’da var olan su, Dünya’nın oluşumu sırasındaki yüksek sıcaklık sonucunda oluşan sudur.
Eğer Allah yeryüzünde hazır olarak var ettiği suyu kurutup giderse, onu geri getirmeye güç yetirebilecek hiçbir varlık yoktur. Eğer Allah bulutlara çektiği suyu bir daha indirmese, onu yeryüzüne geri indirebilecek bir güç yoktur. Nimetlerin tümü Allah’tandır. İnsana sürekli olarak ikram edip sunan, yoktan var eden, üstün güç sahibi olan Yüce Allah’tır.
Biz gökten belli bir miktarda su indirdik ve onu yeryüzünde yerleştirdik; şüphesiz Biz onu (kurutup) giderme gücüne de sahibiz. (Müminun Suresi, 18)
İçtiğimiz, kullandığımız, besinlerle aldığımız su, bize her an düzenli olarak arıtılmış şekli ile geri gelir. Çünkü su, sıcaklıktan etkilenerek 3 farklı halde bulunabilir. Katı hale gelen su, adeta rezerve edilmiş gibi kutuplarda dev buzullar şeklinde saklanmaktadır. Yeryüzünde kullanılan su ise, gaz haline dünüşebildiği için buharlaşarak havaya yükselir ve burada yeniden insanların kullanımına sunulacak şekilde sıvı hale dönüşüp yağmur olarak yeryüzüne düşer. Kısacası bizler, suya özel olarak verilmiş bu özellikler sayesinde defalarca aynı suyu içer, defalarca aynı suyu kullanırız. Su, Allah’ın dilemesi ile bizlere “arıtılmış” hali ile sürekli olarak ikram edilir:
… Biz, gökten tertemiz su indirdik; Onunla ölü bir beldeyi (toprağı) canlandırmak ve yarattığımız hayvanlardan ve insanlardan birçoğunu onunla sulamak için. (Furkan Suresi, 48-49)
YAĞMUR BİR ÖLÇÜYE GÖRE İNDİRİLİR
Kuran’da, Zuhruf Suresi’nin 11. ayetinde yağmur, “ölçü” ile inen bir su olarak tarif edilmektedir:  “O Allah ki gökten bir ölçü ile su indirir.”
64
Yağmur yeryüzüne şaşmaz bir ölçü içinde inmektedir. Yağmurun sahip olduğu ölçülerden birincisi düşüş hızıyla ilgilidir. Yağmur damlasıyla aynı ağırlık ve büyüklükteki bir cisim 1200 metreden bırakıldığında giderek hızlanacak ve yere yaklaşık 558 km/saatlik bir hızla düşecektir. Oysa yağmur damlalarının ortalama sürati sadece 8-10 km/saattir.  Bunun sebebi ise, yağmur damlasının atmosferin sürtünme etkisini arttıran ve yere daha yavaş düşmesini sağlayan bir biçime sahip olmasıdır. Eğer yağmur damlası farklı bir şekilde olsaydı veya atmosferin sürtünme özelliği bulunmasaydı, her yağmur yağışında yeryüzünün nasıl bir felaketle karşı karşıya geleceğini anlamak için aşağıdaki rakamlara bakmak yeterli olacaktır.
“Yağmur bulutlarının minumum yüksekliği 1200 metredir. Bu seviyeden düşen tek bir damlanın yaptığı etki, 1 kilogramlık bir ağırlığın 15 cm’den bırakılmasına eşittir. Ancak 10.000 metre yükseklikte de yağmur bulutları bulunabilmektedir ki, bu kez tek bir damla,1 kilogramlık ağırlığın 110 cm’den bırakılmasına eşit bir etki gösterecektir.”
Diğer taraftan yeryüzünde bir saniyede 16 milyon ton su buharlaştığı hesaplanmıştır. Bu aynı zamanda, bir saniyede dünyaya yağan yağmur miktarıdır. Bir yıl içinde bu miktar 505 x 1012 tona ulaşmaktadır. Yani su sürekli bir çevirim dengesiyle, “bir ölçüye göre” dönüp dolaşmaktadır.
Yağmurun içerdiği ölçüler bu kadarla kalmamaktadır. Örneğin, yağmurun indiği atmosfer katmalarında ısı, sıfırın altında 40°C’ye kadar düşmektedir. Ancak su burada asla buz kalıplarına dönüşmez. Bunun sebebi atmosferdeki suyun “saf su” niteliğinde olmasıdır. Bilindiği gibi saf suyun bir özelliği çok düşük ısılarda bile donmamasıdır.
YAĞMURUN OLUŞUMU
Yağmurların oluşması için gerekli evrelerin neler olduğu ancak hava radarlarının keşfiyle ortaya çıkarıldı. Buna göre yağmur 3 evreden geçerek oluşuyordu: Birincisi rüzgarın oluşması, ikincisi bulutların meydana gelmesi, üçüncüsü yağmur damlacıklarının ortaya çıkışı.
Kuran’da yağmurun oluşması ile ilgili olarak aktarılanlar da, söz konusu bulgularla büyük bir paralellik göstermektedir:
65
“Allah rüzgarları gönderir (1. evre), böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp dağıtır ve onu parça parça kılar (2. evre); nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün (3. evre). Sonunda kendi kullarından dilediğine verince hemen sevince kapılıverirler.” (Rum Suresi, 48)
BİRİNCİ EVRE: “Allah rüzgarları gönderir…”  Okyanuslardaki köpüklenme ile oluşan sayısız hava kabarcığı sürekli patlamakta ve su damlacıkları sürekli gökyüzüne fırlamaktadır. Tuzca zengin bu damlacıklar daha sonra rüzgarlarla taşınır ve atmosferde yukarı doğru yol alırlar. Aerosol adı verilen bu küçük parçacıklar, su tuzağı işlevi görür ve yine denizlerden yükselen su buharını kendi çevrelerinde minik damlalar halinde toplayarak bulut damlalarını oluştururlar.
Su parçacıkları, okyanuslardan bulutlara kadar taşınan tuz kristallerinin etrafında bir araya gelerek, yağmur damlalarını oluştururlar. Böylece havadan daha ağır bir konuma gelen damlalar buluttan ayrılır ve yağmur şeklinde düşmeye başlarlar.
İKİNCİ EVRE: “…böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp dağıtır ve onu parça parça kılar…”
Tuz kristallerinin ya da havadaki toz zerreciklerinin etrafında yoğunlaşan su buharı sayesinde bulutlar oluşur. Bu bulutlar içerisindeki su damlacıkları çok küçük olduklarından (0.01 ila 0.02 mm çapında) havada asılı kalırlar ve göğe yayılırlar. Böylece gök bulutlarla kaplanır.
ÜÇÜNCÜ EVRE: “…nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün.” Tuz kristallerinin veya toz zerreciklerinin etrafında bir araya gelen su parçacıkları iyice yoğunlaşır yağmur damlalarını oluştururlar. Böylece havadan daha ağır bir konuma gelen damlalar buluttan ayrılır ve yağmur şeklinde düşmeye başlarlar.  “Sizin için gökten su indiren O’dur; içecek ondan, ağaç ondandır(ki) hayvanlarınızı ondan otlatmaktasınız. Onunla sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitirir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için ayetler vardır.” ( Nahl Suresi, 10-11)
66
Doğadaki su döngüsü
Bugün kullandığımız suyun milyonlarca yıldır dünyada bulunduğu ve miktarının çok fazla değişmediği doğrudur. Dünyada su hareket eder bitkiler ve hayvanlar tarafından kullanılır fakat gerçekte asla yok olmaz. Buna Hidrolojik Döngü (Su Döngüsü) denir.
Su döngüsünü oluşturan basamaklar bu döngüde suyun hareket etmesini sağlayan beş değişik olay vardır:
1- Yoğunlaşma (kondansasyon)
2- Yağış (precipitation)
3- Toprağa geçiş (Infiltration) ve yeraltı sularının oluşumu
4- Yüzeyel akıntı (Runoff) ve yüzey suları ile yeraltı sularının oluşumu
5- Buharlaşma (Evapotranspiration)
Su buharı yoğunlaşarak bulutları oluşturur koşullar uygun olduğunda yağış meydana gelir. Yağış şeklinde yeryüzüne düşen su toprağa sızarak yeraltı sularına veya yüzeyel akıntı olarak okyanuslara ve denizlere karışır. Yüzey sularının buharlaşmasıyla su atmosfere geri döner. Yoğunlaşma: Suyun buhar formundan sıvı formuna değişim sürecidir. Havadaki su buharı konveksiyon yardımıyla artar. Ilık-nemli hava yükselirken soğuk hava aşağı doğru hareket eder. Ilık hava yükseldikçe sıcaklığı azalıp enerjisini kaybettiğinden gaz halden sıvı veya katı (kar veya dolu) haline döner.
Yoğunlaşmayı buzdolabından soğuk bir su şişesi aldığınızda ve oda ısısında bıraktığınızda şişe yüzeyinde açıkça görebilir su şişesinin oda ısısında nasıl “terlediğini” rahatlıkla izleyebilirsiniz.
67
Yağış: Yağmur,kar veya dolu olarak bulutlardan salınan sudur. Atmosferde yoğunlaştığı atmosferik hava akımında kalmasının zorlaştığı durumda su buharından sonra yağış meydana gelir.
Toprağa geçiş: Dünya yüzeyine erişen yağışların bir kısmı toprağa sızar (infiltrasyon) ve yeraltı sularını meydana getirirler. Toprağa sızan su miktarı toprağın eğimi bitkilerin tipi ve miktarı toprağın su ile doygun olup olmamasına bağlı olarak değişir. Yüzeyde büyük yarıklar delikler bulunması toprağa su geçişini kolaylaştırır.
Yüzeyel akıntı: Çok fazla yağış olduğunda toprak suya doyar ve suyun fazlasını alamaz. Kalan su toprağın yüzeyinden akar (Runoff). Suyun toprağa emilemeyen kısmı yüzey suları olarak isimlendirilir. Yüzeyel sular kar ve buzların erimesiyle de oluşabilir. Yüzey suları çaylara, derelere ve nehirlere akar. Yüzey suları daima daha alçak noktalara doğru taşınır dolayısıyla okyanuslara karışır.
Yeraltı suları: Dünya yüzeyine erişen yağışların bir kısmı toprağa sızar (infiltrasyon) ve yeraltı sularını meydana getirir. Yeraltı sularının bir bölümü derinde kapalı bir su katmanına ulaşır ve kullanılabilmeleri için yeryüzüne özel bir yöntemle çıkarılmaları gerekir. Yeraltı sularının diğer bir bölümü ise basınç etkisiyle üst toprak katmanlarına doğru hareket eder ve yeryüzüne ulaşır. Bu sulara kaynak suyu denir. Yeraltı suyu toprak katmanlarından geçerken temas ettiği yüzeydeki mineral vb maddeleri de yapısına alır. Bu maddeler suyun yararlı bileşenlerini (demir, magnezyum vb) oluşturabileceği gibi arsenik, tarım ilacı kalıntıları gibi zehirli maddeler de olabilir. Toprak sarsıntıları yağmur ve eriyen kar suları bu zehirli maddelerin suya karışma riskini artırır. Bu nedenle suyun bileşimindeki değişikliklerin sürekli izlenmesi ve güvenli hale getirilmesi için etkin filtrasyon yöntemleriyle arındırılması gereklidir.
Buharlaşma: Bitkilerin nemlenmesiyle ve toprağın buharlaşmasıyla oluşan sudur. Evapotranspiration atmosfere yeniden giren su buharıdır. Evapotranspiration buhar olarak atmosfer içinde artmaya başlayan su moleküllerinin neden olduğu güneşenerjisinin suyu ısıttığı durumda oluşur. Görüldüğü gibi gereksinmemiz olan suyun bize ulaşması için birçok oluşum gerçekleşmektedir. Ve bu oluşumlar daima iş başındadır. Uç örneklerde ise döngü farklı şekillerde gerçekleşir. Örneğin; Antartika donmuş olduğundan buharlaşma oluşmaz (buzlar sublimation adı verilen bir oluşumla doğrudan su buharına dönüşür). Yine örneğin; Sahra Çölü çok kurak olduğundan yağış olmaz (Su yere düşmeden buharlaşma oluşur). Ancak döngü hep sürer. İşte bu nedenle her gün içtiğimiz su dinozorlar dünyayı dolaştığında da aynı döngü içerisinde dünyamızda dolaşmaktaydı.
Suyun dünyanın etrafında üzerinde sürekli sıvı halden buhar ve buza dönüşerek nasıl devrolduğuna aşina olabilirsiniz. Suyun devrini tasavvur etmenin bir yolu bir damla suyu yolunda hareket ederken takip etmektir. Bu hikayeye dönüşümün herhangi bir yerinden başlayabiliriz. Ancak başlamak için en iyi yer dünyanın suyunun büyük bir bölümü orada olduğu için okyanustur. Eğer damlacık okyanusta kalmak isterse denizin üzerinde güneşleniyor olmalıydı. Güneşteki ısı onu buldu ısıttı ve onu su buharına dönüştürdü. O minik damlacıklar halinde havaya yükseldi kuvvetli rüzgarlar onu kapana kadar ve onu yüzlerce mil yerden yükseltene kadar gitti. Orada ısınmış yeryüzünden gelen sıcak hava akımları artık buhar olan damlacıkları daha da yükseklere çıkardı orada hava soğudu. Buhar soğuyunca tekrar sıvı oldu (sıkışma). Yeterince soğuk olsaydı minik buz kristallerine dönerdi. Buhar küçük toz,duman ve tuz kristal parçacıklarının üzerinde sıkışır ve bulutun bir parçasını oluşturur.
68
Bir zaman sonra damlamız diğer damlalarla daha büyük bir damla oluşturmak için birleşti ve çökelti olarak dünyaya düştü. Dünyanın yerçekimi onun yüzeye düşmesine yardım etti. Bir kez düşmeye başlayınca su damlacıklarının gidecek birçok yeri vardır. Belki bir ağacın yaprağına konar ki bu durumda belki buharlaşır ve yeniden bulutlara doğru yola çıkar. Eğer bir yaprağı ıskalarsa yine de gidecek birçok yeri vardır. Damla düz bir tarlada bir parça kurumuş tozun üzerine inebilir. Bu durumda yeraltı suyu olarak yolculuğuna başlamak üzere yere batabilir. Damla yeraltı suyu olarak aşağıya doğru yolculuğa devam edecektir fakat yolculuk damla yerin üstüne tekrar yolunu bulana kadar binlerce yıl alarak bitebilir. Sonra yine yerden bir kuyu kanalıyla damla pompalanır ve ürünlere sıkılır yerden bir çaya akar ya da tekrar yeraltına gider. Ya da kuyu suyu bir bebeğin biberonunda son bulur veya bir kedi veya köpeği yıkamak için yollanır. Buralardan yeniden havaya döner. Kanalizasyonlardan nehirlere gider ve sonunda okyanuslara varır ve yeniden yeraltına gider. Ancak damlalarımız yeryüzü aşığı olabilir. Birçok çökelti dünya yüzeyinde yeryüzü sularının bir parçası olmak için kalır. Eğer damla bir bir banliyö bölgesine düşerse oluktan akabilir. Araba yolunuzdan kaldırım kenarına akabilir. Bir köpek ya da sincap onu kucaklamazsa kaldırım kenarından lağıma gidebilir ve küçük bir çayda son bulur. Çayın büyük bir nehre akma ihtimali büyüktür ve damla okyanusa doğru yolculuğuna tekrar başlar. Hiç kimse karışmazsa yolculuk hızlı olacaktır okyanusa veya buharlaşmanın yer alacağı bir göle. Fakat her şey için suya ihtiyacı olan 250 milyondan fazla insanın olduğunu düşünürsek damlamızın yakalanma ihtimalı yada denize ulaşmadan önce kullanılma ihtimali yüksektir.
Yeryüzü sularının birçoğu sulama için kullanılır. Hatta daha fazlası güç üretimi tarafından elektrik aletlerini soğutmak için kullanılır. Oradan soğutma kulesine buharlaşma için gidebilir. Atmosfere su buharı olarak çabuk bir yolculuktan bahsedin… Bu o işte. Ama belki bir şehir su damlasını nehirden bir su deposuna pompalamıştır. Oradan size tabaklarınızı yıkamada yardım eder domatesleri sulamanıza ya da sifonu çekmenize yarar. Belki yerel çelik fabrikası damlayı kapar ya da damla şık bir restoranın yerlerini paspaslamaya yarar. Olasılıklar sonsuzdur… Ama damlacık için fark etmez çünkü eninde sonunda yine çevreye ulaşacaktır. Oradan tekrar dönüşümüne bulutlara girip çıkmaya devam eder. Bu kez belki de su bardağınızda son bulur.
Dünya’da ne kadar suyun bulunduğunu biliyor musunuz? Yeryüzünün %70’i suyla kaplı ve bu suyun %96.5’ini okyanuslar oluşturuyor. Yeryüzünde bulunan su miktarı deyince akla hemen suyun sıvı (likid) hali geliyor, ama tabi ki suyun buhar ve buzulları oluşturan katı hali de bulunmakta. Okyanuslar dışında, göller, nehirler, bataklık ve yer altı suyu da bu su kütlesinin bir parçası elbette…
Peki su yeryüzünde nasıl farklı hallerde bulunuyor? Örneğin su kütlesinin bir bölümü okyanuslarda iken, bir kısmı neden göl ve nehir olarak, ya da buzullarda birikiyor? Tabii ki, “su döngüsü” (hidrolojik döngü) sayesinde! Su döngüsü yeryüzündeki suyun durağan olmasına engel oluyor ve farklı hallerde bulunmasını sağlıyor.
Yeryüzündeki suyun %96.5’ini okyanusların oluşturduğunu bildiğimize göre, aynı yüzdenin yeryüzündeki tuzlu su miktarını da belirttiğini tahmin edebiliriz. Su döngüsü deyince aklımızda canlandırdığımız resim nedir? Sadece gökyüzünden düşen yağmur damlalarının gölleri ve nehir yataklarını doldurması, suyun ise akarsular aracılığıyla denizlere ulaşması mı? Peki ya haftalar süren kuraklık sonrası nehirler nasıl hala akmaya devam edebiliyor? Yüzeyde göremediğimiz, yerin altından akan su da canlı yaşamı için büyük önem arz ediyor. Hatta bu su, tahmin ettiğimizden çok daha fazla miktarlarda bulunuyor. Öyle ki, yeraltında biriken tatlı su, yüzeyde sıvı halde bulunan
69
tatlı sudan çok daha fazla miktarda bulunuyor! Akarsularda gördüğümüz suyun bir kısmı, yeraltından nehir yataklarına sızan sudan oluşuyor. Su, yağışla yeraltına sızıyor ve sürekli olarak akiferleri* besliyor, yeraltında biriken su da devamlı nehir yataklarına sızıyor.
İçme suyu olarak daha çok yüzeydeki su kullanılmasına rağmen, özellikle kuraklığın yaygın olduğu ve suyun bulunmadığı bölgelerde içme suyu temini açısından yer altı suyu hayati önem taşıyor.
Dünyada bulunan su miktarı ile ilgili bazı rakamlar:
Eğer yeryüzündeki tüm su kütlesi bir küreye doldurulsa (okyanuslar, buzullar, göller, akarsular, yer altı suyu ve atmosferdeki su buharı), oluşacak su topunun yarıçapı yaklaşık 1385 km, hacmi 1386 milyon km3 olurdu. 1 km3 su, 264 milyar galona denk geliyor.
Suyun 12.900 km3’ü, herhangi bir anda, atmosferde buhar halde bulunmakta. Eğer bu su buharının tamamı bir seferde yağış olarak düşse, bu yeryüzünün sadece, 2.54 cm’ni kaplardı.
70
Hergün, 1.170 km3 su buharlaşma ve terleme (transpirasyon) yoluyla atmosfere karışıyor.
Dünyada bulunan tatlı su, göl ve akarsulardan daha çok yeraltında birikiyor. 8.400.000 km3 tatlı su yeryüzü yüzeyinin 1.6 km’si boyunca birikirken, bu miktar buzullarda 29.200.000 km3’e ulaşıyor (Çoğunlukla kutuplar ve Grönland’da).
Yeryüzünde bulunan tatlı suyun %68’i buzullarda, %30’u ise yeraltında bulunuyor. En çok akarsular içme suyu olarak kullanılıyor, fakat toplam suyun yalnızca yüzde birinin 1/10.000’ini oluşturuyorlar (1.250 km3).
1.383 km yarıçapına ve 1.386.000.000 km3 hacmine sahip büyük mavi küre yeryüzünde bulunan tüm suyu; 93.113 km3 hacim ve 56.2 km yarıçapındaki küçük mavi küre ise tatlı su miktarını yeryüzünün boyutlarıyla karşılaştırmalı olarak ifade ediyor, Jack Cook ve Howard Perlman, USGS.
71
YAĞMURUN TATLI KILINMASI
Kuran’da, yağmurun “tatlı” oluşuna da dikkat çekilmektedir:
“Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi?” (Vakıa Suresi, 68-70)
“… Size tatlı bir su içirmedik mi?” (Mürselat Suresi, 27)
“Sizin için gökten su indiren O’dur;  içecek ondan, ağaç ondandır (ki) hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız.” (Nahl Suresi, 10-11)
Bilindiği gibi, yağmur suyunun kaynağı buharlaşmadır ve buharlaşmanın %97’si “tuzlu” okyanuslardan olmaktadır. Oysa yağmur suyu tatlıdır. Yağmurun tatlı olmasının sebebi Allah’ın koyduğu başka bir kanundur. Bu kanuna göre, su, ister tuzlu denizlerden, ister mineralli göllerden, ya da çamurların içinden buharlaşsın yanında başka hiçbir yabancı madde taşımaz. “Biz, gökten tertemiz su indirdik…” (Furkan Suresi, 48) hükmü gereği, duru ve tertemiz bir biçimde yere iner.
ÖLÜ BİR BELDEYİ CANLANDIRAN YAĞMURLAR
Kuran’da, yağmurun “ölü bir beldeyi diriltme” işlevine şöyle dikkat çekilir:
“… Biz gökten tertemiz bir su indirmekteyiz. Onunla ölü bir beldeyi (toprağı) canlandırmak ve yarattığımız hayvanlardan ve insanlardan birçoğunu onunla sulamak için.” (Furkan Suresi, 48-49)
Yağmurun, canlılar için kaçınılmaz bir ihtiyaç olan suyu yeryüzüne bırakmasının yanında bir de gübreleme özelliği vardır.
Denizlerden buharlaşarak bulutlara ulaşan yağmur damlaları, ölü toprağı “canlandıracak” bazı maddeler içerirler. Bu “canlandırıcı” özellikli yağmur damlalarına ‘yüzey gerilim damlaları’ adı veriliyor. Yüzey gerilim damlaları, biyologların deniz yüzeyinin mikro katmanı dedikleri üst kısımda oluşurlar; milimetrenin onda birinden daha ince olan bu yüzeysel zarda, mikroskobik alglerin ve zooplanktonun bozulmasından gelen pek çok organik artık vardır. Bu artıkların bazıları, deniz suyunda çok az bulunan fosfor, magnezyum, potasyum gibi elementleri ve ayrıca bakır çinko, kobalt, ve kurşun gibi ağır metalleri seçip ayırarak, kendi içlerinde toplanırlar. Yeryüzündeki tohum ve bitkiler yetişmeleri için gereksinim duydukları çok sayıdaki madensel tuzları ve elementleri işte bu yağmur damlalarında bulurlar. Kuran’da, bir başka ayette bu olay şöyle bildirilmektedir:
72
“Ve gökten mübarek (bereket ve rahmet yüklü) su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik.” (Kaf Suresi, 9)
Yağışlarla toprağa inen bu tuzlar, verimi artırmak için kullanılan geleneksel gübrelerin bazılarının (kalsiyum, magnezyum, potasyum v.b.) küçük örnekleridir. Bu tür aerosellerde bulunan ağır metaller ise, bitkilerin gelişiminde ve üretiminde verimlilik artırıcı elementleri oluştururlar.
Kısacası, yağmur önemli bir gübredir. Fakir bir toprak, yalnızca yağmur aracılığıyla gelen bu gübrelerle bile, yüzyıllık bir süre içinde bitkiler için gereken tüm elementleri kazanabilir. Ormanlar da, yine bu deniz kökenli aerosoller yardımıyla gelişir ve beslenirler.
Bu yolla, her yıl kara parçalarının toplam yüzeyi üzerine 150 milyon ton gübre düşmektedir. Bu doğal gübreleme işleyişi olmasaydı, dünya üzerinde çok daha az bitki olacak, hayat dengesi bozulacaktı.
Yüce Rabbimiz’in belli bir miktar suyu gökten indirmesi, bu suyun içilebilecek tadda olması, ölü bir beldeyi canlandırması şüphesiz O’nun bize verdiği büyük bir nimettir.
“Görmüyor musun; gerçekten Allah, gökyüzünden su indirdi de onu yerin içindeki kaynaklara yürütüp-geçirdi. Sonra onunla çeşitli renklerde ekinler çıkarıyor. Sonra kurumaya başlar, böylece onu sararmış görürsün. Sonra da onu kurumuş kırıntılar kılıyor. Şüphesiz bunda, temiz akıl sahipleri için gerçekten öğüt alınacak bir ders (zikr) vardır.” (Zümer Suresi, 21)
DENİZLER
İçinde bulunduğumuz dünyayı yeterince tanıyor muyuz? Bu soruya evet cevabı verilmiş olsa da öğrenilen her bilgi insanın üzerinde yaşadığı dünya hakkında öğrenmesi gereken çok fazla detay olduğunu göstermektedir. Pek çok insan okul yıllarında öğrenilen, “havada belli oranda oksijen vardır”, “bitkiler karbondioksiti oksijene çevirir” veya “Dünya Güneş etrafında şu kadar günde döner” gibi klasik bilgilere sahip olmayı yeterli görür. Bunların dışında günlük hayatta karşılaştığı, kimilerine normal gibi gelen ancak aslında hepsi birer mucize olan birçok olayın ayrıntısını genelikle bilmez. İşte bu mucizelerden bir tanesi de denizdeki suyun tuzluluk oranıdır.
73
Alemleri yoktan var eden Rabbimiz, yarattığı herşeyde bir ölçü kılmıştır. Bu ölçü birçok konuda ilk bakışta dikkati çekmekte, birçoğunda ise yapılan geniş araştırmalar sonucunda ortaya çıkabilmektedir. Tuzlu olduğu herkes tarafından bilinen deniz suyundaki tuzun gerçekte son derece hassas bir ölçüsü vardır. Yapılan araştırmalarla deniz suyunun ortalama tuzluluk derecesinin, ağırlığa oranla %3.5 olduğu tespit edilmiştir. Bu, 1 mil suda yaklaşık 186 milyon ton tuzun var olduğu anlamına gelmektedir. Okyanuslardaki bu tuz miktarı ile kıtaların tamamı 152.300 metre kalınlığında bir tuz tabakasıyla kaplanabilir. Bu tuzluluğun nasıl oluştuğu, oranının nasıl sabit kaldığı merak konusudur. Bu konuda bilim adamlarınca birçok tez ortaya atılmaktadır. Ortaya çıkan elementlerin tamamı deniz suyunda bulunmaktadır. Örneğin sıcak deniz tuzunun %85’inden fazlası, sodyum klorür, diğer bir deyişle sofra tuzundan meydana gelir. Nehirler tarafından taşınan sodyum gibi mineraller ise toprak ve kayaların aşınması sonucu ortaya çıkan eriyik ve süspansiyonlardan oluşur. Fakat bor ve klor gibi diğer elementlerin varlığı, nehirlerin getirdikleri ile açıklanamamakta, dolayısıyla bu oluşumda diğer süreçlerin de rol oynadığı düşünülmektedir.
Bu konudaki bir başka görüş ise çeşitli dönemlerde yerkabuğu ile yer merkezi arasında kalan katmanın, zehirli gazlardan arınması sırasında diğer maddelerle beraber su ve klorun da yerkabuğunun hemen altındaki erimiş volkanik kayaların arasında ortaya çıkmış olabileceğidir. Günümüzde çeşitli etkinlikler sonucu atmosfere yayılan elementler ise denizlere yağmur veya kar şeklinde geri dönmektedir. Minerallerin deniz sularına bir diğer aktarılış yolu ise ölen deniz hayvanları vasıtasıyla olmaktadır. Deniz hayvanları öldüklerinde, iskeletlerinin çözülmesi yolu ile tekrar denize dönerler.
Bu noktada akla “elementler bu şekilde denizlere sürekli olarak geri dönünce, denizler giderek daha da tuzlu hale gelmez mi?” sorusu gelebilir. Ancak belirtilmesi gerekir ki mucizevi olarak, deniz suyundaki tuz miktarında, yüz milyonlarca yıldan bu yana önemli bir değişme olmamıştır. Çözünmüş maddelerin miktarları zamana ve yere göre değişmekle birlikte, belli başlı elementlerin okyanuslarda hemen her dönemde, aynı yoğunlukta bulunduğu kabul edilmektedir. Bu haliyle okyanus, elementlerin bir yandan tam dengeyi koruyacak oranlarda suya eklenip, diğer yandan sürekli olarak eksildiği büyük bir tanka benzetilebilir. Örneğin, elementlerden bazıları kayalarla birleşir, böylece toprak tarafından emilir ve bu işlemlerin sonucunda ise çözeltiden ayrılarak çökelti haline gelirler. Denizde yaşayan bitkiler ve hayvanlar da bunları kullanarak gelişimlerini tamamlarlar. Bu sayede deniz suyunun içindeki minerallerin oranı daima sabit kalmaktadır. Böylece yeryüzünde hayatın devamlılığını sağlayan kusursuz denge korunmuş olur.
74
Görüldüğü gibi herşeyde hakim olan kusursuz ölçü, deniz suyundaki tuz ve diğer elementler için de geçerlidir. Unutulmamalıdır ki tüm bunları tespit eden, herşeyi bir ölçü ile belli bir düzen içinde yaratan, sonsuz ilim ve kudret sahibi olan Yüce Allah’tır.
OKYANUSLAR
Yeryüzünde kesintisiz olarak devam eden çok fazla sayıda iklim olayı vardır. Yağmurun mutlaka belli miktarlarda yeryüzüne düşmesi, rüzgarın mutlaka esmesi ve güneş ışınlarının çeşitli açılardan yeryüzüne mutlaka ulaşması gerekmektedir. Yüce Allah, bu çeşitliliği, yeryüzünde yaşamın var olması için birer sebep kılmıştır. Bizim farkında olarak veya farkında olmadan içinde yaşadığımız tüm dengeler, varlığımızı sürdürebilmemiz için şarttırlar.
Okyanus ve denizler, sürekli olarak hareket halindedirler. Ve pek çok insan bu suların neden yer değiştirdiklerinin üzerinde pek fazla durmaz. Oysa okyanus akıntıları, yeryüzünde yaşamın varlığı için çok çeşitli açılardan önemli bir gerekliliktir. Alçak ve yüksek enlemlerde genellikle doğu veya batı yönlü olan bu akıntılar, bulundukları enlemin sıcaklığına uygun olarak sıcak ve soğuk su akıntıları biçiminde gerçekleşirler.
Bu akıntıların en önemli etkisi, sıcak akıntıların, düşük sıcaklığı olan bölgelere ilerleyerek ısıyı
75
yükseltmeleridir. Soğuk akıntılarının bir kısmı ise soğuk bölgelerden veya yüzeye çıkan soğuk dip sularından kaynaklanırlar ve su sıcaklığı 15oC olmasına rağmen bulundukları sıcak enlemlerde soğuk akıntı olarak hissedilirler. Bu nedenle sıcaklığı düşürürler ve havanın bunaltıcı etkisini azaltırlar. Bu yönleriyle okyanus akıntıları, iklimler üzerinde etkilidirler. Ayrıca okyanus akıntıları, soğuk su akıntılarının etkili olduğu bölgelerde, hava kütlelerinin soğumasına yol açar ve bu kütlelerin sıcak kara alanı üzerinden geçerken yoğunlaşmasına ve böylelikle yağmurun oluşmasına yol açarlar.
Okyanus akıntılarının en önemli etkilerinden bir tanesi de çeşitli bölgelere oksijen ve besin taşımalarıdır. Bunun anlamı, akıntıların ulaştıkları yerlerle beslenme potansiyelini, dolayısıyla biyolojik çeşitliliği artırmalarıdır.
Okyanuslar aynı zamanda, ulaştıkları yerlerde farklı ürünlerin gelişmesini de sağladıklarından, insanlara çeşitli rızıkları da ulaştırırlar. Bitki ve balık türleri artmakta, insanlar farklı iklimlerde olmalarına rağmen aynı ürünleri yetiştirebilmektedirler. Eğer okyanuslarda akıntılar meydana gelmeseydi ve sular tam anlamıyla durağan olsaydı, böyle bir durumda yeryüzünde yaşamın varlığı mümkün olmazdı. Denizlerde ısı değişiklikleri çok ani olur, oksijen ve tuz oranı değişirdi. Bunun sonucunda, denizlerdeki yaşam ortadan kalkardı. İklimde anormallikler meydana gelir, yoğun sisler ve şiddetli yağışların getirdiği seller ölümcül sonuçlar getirebilirdi. Ilıman iklim, soğuk bölgelere ulaşamadığı için tür ve ürün zenginliği meydana gelemez, dolayısıyla insanların yaşam alanı bu kadar geniş olmazdı.
Okyanus suları, Allah’ın dilemesiyle yer değiştirir, Allah’ın dilemesiyle yeryüzünde değişikliklere sebep olurlar. Okyanusu oluşturan suların, sıcaklıkları soğuk bölgelere taşıması, yağmurlara sebep olması, deniz canlılarına ve insanlara rızık taşıması mümkün değildir. Onu bu şekilde hareket ettiren, ona özellikler veren, içinde sınırsız rızıkları yaratıp ikram eden, tüm alemlere hakim olan Yüce Allah’tır. Tüm bunlar Allah dilediği için yaşam veren sebeplerdir. Kuşkusuz Allah dilediği takdirde, sebepsiz yaratmaya kadirdir.
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün artarda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır. Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) ‘Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru’. (Al-i İmran Suresi, 190-191)
DÜNYADAKİ MÜKEMMEL AYARLANMIŞ SİSTEMLERDEN BİRİ: OKYANUS AKINTILARI
Gökyüzünde çakan şimşekler, şiddetle yağan yağmur, kar, hızla esen rüzgarlar veya açık bulutsuz sıcak bir hava… Tüm bu tanımlar, içinde yaşadığımız gezegende hepimizin tanık olduğu iklim olaylarıdır. Bu tasvirlerde ortaya çıkan gerçek ise çeşitliliktir. Yüce Allah bu çeşitliliği sebepleri ile birlikte yaratarak bizlere üstün aklını bir kez daha gösterir. Dünyanın şekli, yörüngesi, yükselti, bakı, kara ve denizlerin dağılışı, denize olan yakınlık ve uzaklık, rüzgarlar ve okyanus akıntıları iklim çeşitliliğini yaratan sebeplerin başlıcalarıdır.
İşte bu sebeplerden biri olan “Okyanus Akıntıları” sınırlı su kütlesinin belirli bir yönde hareketi olarak tanımlanır. Alçak ve yüksek enlemlerde genellikle doğu veya batı yönlü olan akıntılar bulundukları enlemin sıcaklığına uygun olarak sıcak ve soğuk su akıntıları biçimindedir. Şüphesiz Yüce Allah sıcak ve soğuk su akıntılarını, insanların öğüt alıp düşünmesi için birçok ilim ve hikmetle yaratmıştır. (En doğrusunu Allah bilir.) Bu hikmetleri şöyle sıralayabiliriz:
76
İKLİM ÜZERİNDE DEĞİŞİKLİK MEYDANA GETİRİRLER
Akıntı sistemlerinden sıcak akıntıların bir kısmı oluştukları sıcak bölgeden, daha düşük sıcaklığı olan bölgelere ilerleyerek ısıyı yükseltirler. Örneğin Japonya’da Kuro Şiyo sıcak su akıntısının etkisi ile kışlar, bulunduğu enleme göre olması gerektiğinden daha ılık ve nemlidir, yöre bu iklim sayesinde zengin bir doğal bitki örtüsüne sahiptir. Golfstream sıcak su akıntısı ile Norveç yer aldığı enlem dairesine göre daha ılık ve bol yağışlı kışlara sahiptir.
Soğuk akıntıların bir kısmı ise soğuk bölgelerden veya yüzeye çıkan soğuk dip sularından kaynaklanırlar ve su sıcaklığı 150C olmasına rağmen bulundukları sıcak enlemlerde soğuk akıntı olarak hissedilirler. Bu nedenle sıcaklığı düşürürler ve havanın bunaltıcı etkisini azaltırlar. Örneğin sıcak Afrika’nın Namibya kıyıları boyunca kuzeye akan Benguala soğuk su akıntısı ısının önemli ölçüde düşmesine neden olurken, benzer etki Fas kıyıları boyunca Kanarya, Güney Amerika’da Peru’da ise Humbolt soğuk su akıntısına bağlı olarak meydana gelir.
YAĞIŞLARIN DÜZENLENMESİNİ SAĞLARLAR
Soğuk su akıntılarının etkili olduğu sahalarda bu akıntılar hava kütlelerinin soğumasına yol açarak, bu kütlelerin sıcak kara alanı üzerinden geçerken yoğunlaşmasına ve yağmurun yağmasına engel olurlar. Bu biçimde kıyı kesimlerde sisli, bulutlu, serin günler oluştururken, nem yüklü hava kütlelerinin kıtaların iç kısımlarına ilerleyerek yağış bırakmasına neden olurlar.
BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİĞİ ARTIRIRLAR
Su akıntıları denizlerde bir yerden bir yere besin ve oksijen taşırlar. Nitekim Meksika Yukatan yarımadası-Küba arasındaki boğazda, Florida’nın doğusu Bahamalar arasındaki açık sularda yer yer 800 metre derinliğe kadar etkili olan ve Missisippi nehrinden daha fazla su taşıyan Gulf Stream akıntıları, ile Humbolt soğuk su akıntısının etkisi altında olan Peru kıyılarında bu suların beraberinde getirdiği planktonlar, beslenme potansiyelini dolayısıyla balık çeşitliliğini artırmaktadır. Ayrıca bu balıklarla geçinen deniz kuşlarının türü ve sayısı da çevre adalarda artmıştır.
77
Denizlerde yaşayan algler ve bazı otsu deniz bitkileri, su geçirmeden 1.600 km. yüzebilen diasporlar ve çeşitli bitki tohumları dünyanın farklı bölgelerine akıntılar yoluyla taşınırlar.
İNSANLARA RIZIK SAĞLAR
Yüce Allah’ın Rezzak sıfatı bu akıntılara bağlı olarak ekonomik kullanımların çeşitlenmesi ile tecelli eder. Nitekim Mozambik sıcak su akıntısının etkisi ile şeker kamışı çok daha aşağı enlemlerde yetişebilmekte, suların beraberinde taşıdığı organizmalarla beslenen balık sayısı ve tür çeşidinin artması, balıkçılık ekonomisini geliştirmektedir.
Soğuk su akıntısının etkisindeki Peru kıyılarında yağış görülmez, ancak kış ayları boyunca devamlı bulutlar “Loma” adı verilen bir ot örtüsünün oluşmasına olanak verir. Bu ot örtüsü hayvancılığın gelişmesini sağlamıştır.
Sıcak su akıntıları şehirlerin gelirlerini de doğrudan etkileyebilir. Aynı enlemdeki iki şehirden biri sert bir iklime sahipken diğeri sıcak su akıntısıyla daha ılıman bir iklime sahip olabilir. Güney Afrika’nın Durban şehri, kıyılarındaki sıcak su akıntısı nedeniyle uzun bir turizm dönemine sahiptir ve gelir düzeyi aynı enlemdeki diğer birçok şehre göre daha yüksektir.
GEMİLERİN HIZLARINI VE ROTALARINI KONTROL EDER
Akıntılar gemilerin seyrinde, akıntı yönünde hareket edildiğinde hızın artmasına yardımcı, aksi durumda engelleyici rol oynayabilir. Polar akıntılar orta enlemlere buz taşıdıklarından bu bölgeler seyir bakımından tehlikelidir. Sıcak ve soğuk akıntıların karşılaştıkları yerlerde deniz (girdap, dalga) çok değişkendir. Buralarda oluşan sis de deniz ulaşımında tehlike oluşturur.
DAĞLARIN HAREKET ETMESİ
Bir ayette dağların göründükleri gibi sabit olmadikları, sürekli hareket halinde bulundukları şöyle bildirilmektedir:
Dağları görürsün de, donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler… (Neml Suresi, 88)
Dağların bu hareketi, üzerinde bulundukları yer kabuğunun hareketinden kaynaklanır. Yer kabuğu kendisinden daha yoğun olan manto tabakası üzerinde adeta yüzer gibi hareket etmektedir. İlk olarak 20. yüzyılın başlarında Alfred Wegener isimli Alman bir bilim adamı, yeryüzündeki kıtaların Dünya’nın ilk dönemlerinde birarada bulunduklarını, daha sonra farklı yönlerde sürüklenerek birbirlerinden ayrılıp uzaklaştıklarını öne sürmüştü.
78
Ancak jeologlar, Wegener’in haklı olduğunu onun ölümünden 50 yıl sonra yani 1980’li yıllarda anlayabildiler. Wegener’in, 1915 yılında yayınlanan bir makalesinde belirtmiş olduğu gibi; yeryüzündeki kara parçaları yaklaşık 500 milyon yıl önce birbirlerine bağlılardı ve Pangaea ismi verilen bu büyük kara parçası Güney Kutbu’nda bulunuyordu. Yaklaşık 180 milyon yıl önce Pangaea ikiye ayrıldı. Farklı yönlere sürüklenen bu iki dev kıtadan birincisi Afrika, Avustralya, Antartika ve Hindistan’ı kapsayan Gondwana idi. İkincisi ise, Avrupa, Kuzey Amerika ve Hindistansız Asya’dan oluşan Laurasia idi. Bu bölünmeyi izleyen yaklaşık 150 milyon yıl içindeki çeşitli zamanlarda Gondwana ve Laurasia daha küçük parçalara ayrıldılar. İşte Pangaea’nın parçalanmasıyla ortaya çıkan bu kıtalar sürekli olarak kara ve deniz arasındaki dağılımı değiştirerek, yılda birkaç santimetrelik hızlarla Dünya yüzeyinde sürüklenmektedirler.
Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta da şudur: Allah dağların hareketini ayette “sürüklenme” olarak bildirmiştir. Nitekim bilim adamlarının bugün bu hareket için kullandıkları İngilizce terim de “continental drift” yani “kıtasal sürüklenme”dir. Kıtaların kayması Kuran’ın indirildiği dönemde gözlemlenemeyecek bir bilgidir ve Allah ayette geçen “dağları görürsün de, donmuş sanırsın” ifadesiyle insanların bu konuyu ne şekilde değerlendireceklerini önceden bildirmiştir. Ancak bunun ardından bir gerçeği açıklamış ve dağların bulutların sürüklendikleri gibi sürüklendiklerini haber vermiştir. Görüldüğü gibi ayette dağların bulunduğu tabakanın hareketliliğine açıkça dikkat çekilmiştir.
Bilimin çok yeni keşfettiği bu bilimsel gerçeğin, evren ve doğa hakkındaki görüşlerin, hurafe, batıl inanç ve efsanelere dayandığı 7. yüzyılda, Kuran’da haber veriliyor olması şüphesiz büyük bir mucizedir. Ve Kuran’ın Allah’ın sözü olduğunun çok önemli bir delilidir.
YERYÜZÜNDE OKYANUS AKINTILARI DÜNYADAKİ HASSAS DENGESİNDEN SAPMIŞ OLSAYDI…
– Denizlerde ısı değişlikleri çok ani olur, oksijen ve tuz oranı değişirdi. Bu durum balık ve diğer deniz canlılarının ölümüne neden olurdu.
“23 Temmuz 1958’de okyanus araştırmaları gemisi ‘Sivastopol’ tam hızla Danimarka Boğazı’ndan geçmekteydi. Birden gemidekiler inanılmaz bir manzara gördüler: Dalgalar göz alabildiğine
79
bembeyaz olmuştu. Deniz, milyonlarca balık ölüsü ile kaplanmış bulunuyordu. Balıkların bir sıcaklık farkı sonucu öldükleri anlaşıldı. Geminin cihazları da şaşılacak sıcaklık farkları kaydetti: örneğin deniz yüzeyinde aralarında bir mil bulunan iki noktanın sıcaklıkları 7.20C ve 340C idi. Bu fark 20-30 m. derinliklere kadar mevcuttu. Gemi, balık ölüleri arasında bir saatten fazla ilerledi. Felaket, Irminger sıcak su akıntısı ile Grönland’dan gelen soğuk su akıntısının sınırında meydana gelmişti.”
– İklimde anormallikler ortaya çıkardı. Yoğun sisler ve şiddetli yağışların getirdiği seller, ölümcül sonuçlar yaratabilirdi.
“Londra sislerinin en ölümcülü ve unutulmazı Aralık 1952’de meydana geldi. 5 Aralık’ta rüzgarların dinmesiyle sis oluşmaya başladı. Bundan sonraki 3 gün boyunca sis yoğunlaştı, belli bir zaman sonra görüş mesafesi birkaç metreye kadar indi. Trafik tamamen durdu ve birçok kaza meydana geldi. Cahil halk, nemle mücadele etmek için gerekenden daha çok miktarda evlerini ısıttı. Bu da daha çok kömür tozu ve sülfür dioksit üretti-havayı daha fazla zehirledi ve sisin yoğunlaşmasına sebep oldu. Bu sis ve hava kirliliği yüzünden yalnız Londra bölgesinde toplam olarak 4.000 ölüm gerçekleşti”
– İklimsel engeller oluşurdu. Ilıman bölge bitkileri soğuk alanlara veya tropikal bitkiler mutedil alanlara bugünkü kadar sokulamaz, tür zenginliği, tarım alanlarının sınırları, dolayısıyla insanların yaşam alanı bu kadar geniş olmazdı.
Sonuç olarak, sıcak ve soğuk su akıntılarının tam olması gerektiği yerde havayı ısıtması veya serinletmesi ile insanların dünya üzerindeki yaşam alanlarını genişletmesi, ve diğer canlıların tür çeşitliliğini arttırması tesadüf olamaz. Bu akıntıların kendilerine ait bir bilinçleri olamayacağına göre yerküre üzerindeki bu hassas dengeyi üstün akıl sahibi Allah’ın kurduğu çok açıktır.
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün artarda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır. Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) ‘Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru’. (Al-i İmran Suresi, 190-191)
GÜNEŞİN ULAŞAMADIĞI OKYANUS DİPLERİ
Güneş ışınlarının ulaşamadığı zifiri karanlık bir ortam, yüksek basınç, zehirli gazlar, aşırı yüksek ya da aşırı düşük sıcaklık ve yanardağ etkinlikleri…..
Uzun yıllar boyunca derin denizlerdeki bu ortamda canlı yaşamının olmadığı düşünülüyordu.
Ancak bilim adamları yaptıkları araştırmalar sonucunda verimsiz olduğu düşünülen okyanusların derinliklerinde oldukça sosyal bir canlı yaşamıyla karşılaştılar.
80
Derin denizlerin verimsiz olarak değerlendirilmesinin en önemli nedenlerinden biri, ışıktan tamamen yoksun olmasıdır. Ancak güneş ışınlarının ulaşabileceğinden çok daha derinlerdeki zorlu koşullar yalnızca zifiri karanlıkla sınırlı değildir. Aynı zamanda yüksek basınç, aşırı yüksek ve düşük sıcaklık, yanardağ etkinlikleri gibi birçok olumsuzluğa rağmen, derinlerde yaşayan tüm canlılar bu koşullara kolaylıkla uyum sağlamaktadır.
Bugün daha tam olarak keşfedilememiş olan bu derin dünyada yapılan her yeni araştırma, derin denizlerde hayranlık uyandıran yaşamın tanınmasına vesile olmaya devam ediyor.
DERİN DENİZLERİN KEŞİFLERİ
Günümüz teknolojisi ile yapılan ölçümlere göre, güneş ışığının %3-30’u deniz yüzeyinden yansıtılır. Bu ışınların geri kalan kısmı, denizlerde ancak 200-300 metre derinliğe kadar ulaşabilmektedir. 1000 metrenin altındaki derinliklerde ise artık hiçbir şekilde ışığa rastlamak mümkün değildir. Okyanus canlıları da bu nedenle 200-300 metrelik derinlikteki kendilerine büyük yarar sağlayan aydınlık kuşakta yaşamayı tercih etmektedirler. Bu aydınlık kuşakta üretilen besinin ve canlı artıklarının bir bölümü daha sonra okyanusun derinliklerine ulaşır ve daha aşağılardaki canlıların yaşamasını mümkün kılar.
Ancak deniz altında araştırma yapan ilk bilim adamları, 600 metreden daha derin yerlerde canlı yaşamı olmadığını ileri sürmüşlerdir. Çünkü eğer derinlerdeki canlılar yalnızca yukarıdaki canlılardan arta kalan yiyecekler sayesinde yaşıyorlarsa, belli bir derinlikten sonra besinler tükenecek ve derinlerdeki canlılar yaşamlarını yitireceklerdi. Ancak ilerleyen yıllarda yapılan araştırmalarda, bilim adamları beklemedikleri bir görüntü ile karşılaştılar.
OKYANUSUN DERİNLİKLERİNDE HANGİ CANLI TÜRLERİ KEŞFEDİLDİ?
20. yüzyılın son çeyreğinde okyanusların derinliklerinde bulunan sıcak su ağızlarında yapılan araştırmalar sonucunda, okyanusların en derin yerlerinde bile canlıların yaşadığı belirlenmiştir. Sıcak su ağızları yoğun bir şekilde omurgasız canlılarla çevriliydi. Bu canlıların bir bölümü, daha
81
önceden tanınan midye gibi canlıların çok daha büyükleriyken, bir bölümü de ilk defa karşılaşılan dev tüp solucanlarıydı.
Yapılan keşifte bilim adamlarını en çok şaşırtan, sıcak su ağızlarındaki kompleks yaşam ve canlı çeşitliliğiydi. Ancak bilim adamlarında merak uyandıran konu, güneş ışığı da dahil tüm besin kaynaklarından uzak olan bu ekosistemin nereden beslendiği olmuştur. Bu doğrultuda yapılan araştırmalar sonucunda ise mucize gerçek ortaya çıkmıştır:
Okyanusun derinliklerindeki sıcak su ağızlarında besin için ne ışığa ne de suyun yüzeyinden aşağıya çöken besin ve canlı artıklarına ihtiyaç vardır. Sıcak su ağızlarında, kimyasal olarak besin üreten canlılar bulunmaktadır.
KİMYASAL BESİN ÜRETİMİ NASIL GERÇEKLEŞİYOR?
Sıcak su ağızlarındaki harikulade doğal yaşam keşfedilinceye kadar, bu tarz ekosistemlerdeki besin üretiminin ancak ışık enerjisi ile mümkün olduğu düşünülmekteydi. Ancak bu araştırma sonucu keşfedilen bir diğer gerçek, sıcak su ağızlarında yaşayan ve besin üreten canlıların, basit moleküllerdeki kimyasal enerjiden yararlanan bakteriler olduğuydu. “Kemosentez” olarak adlandırılan bu işlemde bakteriler, sıcak su içinde çözünmüş hidrojen sülfür, hidrojen ve metan gibi gazlardaki kimyasal enerjiyi kullanıp karbondioksitle suyu birleştirerek besin üretiyorlardı.
SİMBİYOTİK (ORTAK) YAŞAM ALANI
Yapılan araştırmalar sonucu kimyasal enerjiden besin üreten bakterilerin ardından, birçok canlı ve olağanüstü sistem daha keşfedilmiştir. Bunlardan biri de sıcak su ağızlarında yaşayan canlılar arasındaki ortak yaşam ilişkisidir.
Ağızdan çıkan sıcak suyun okyanusun soğuk suyu ile karışması sonucu, ağız çevresinde yaşama ve ortak yaşama imkan sağlayan bir ortam oluşur. Sıcak su ağızlarında yaşayan canlıların büyük bir bölümü, sıcaklığı 10-200C arasında değişen bu ılıman bölgede yaşar. Kemosentez yapan bakterilerin aşırı sıcağı sevenleri ise sıcaklığın 1000C’yi bulduğu bölgelerde yaşar.
Okyanus derinliklerindeki sıcak su ağızlarında yaşayan canlıların başlıcaları, eklembacaklılar, yumuşakçalar ve solucanlardır. Önceleri bu canlıların yaşamlarının av-avcı ilişkisine dayandığı
82
düşünülmüşse de araştırma ilerledikçe bu açıklamanın yeterli olmadığı ve burada yaşayan canlılar arasında ortak yaşam ilişkisi olduğu ortaya çıkmıştır.
Sıcak su ağızlarındaki doğal yaşamın en dikkat çekici canlılarından biri, ne besin alacak bir ağzı ne de aldığı besinleri sindirecek bir sindirim sistemi olmayan dev tüp solucanlarıdır. Araştırmalar sonucunda dev tüp solucanlarının, trofozom adı verilen organında kemosentez yapan bakteriler olduğu ortaya çıkmıştır. Bu doğrultuda bilim adamları sıcak su ağızlarındaki yaşamın önemli bir sırrını aydınlatmışlardır. Dev tüp solucanı kendi hücreleri içinde yaşayan bakterilere kimyasal madde sağlarken, bakteriler de solucana besin sağlıyordu. Bu bilimsel gerçeğin bulunmasının ardından midye ve tarak gibi ağız çevresinde yaşayan diğer pek çok canlının da kemosentez yapan bakterilerle benzer bir ortak yaşam ilişkisi içinde olduğu keşfedilmiştir.
DERİN KARANLIKLARDAKİ ZORLU KOŞULLAR
Yeni bir sıcak su ağzı oluştuğu andan itibaren o bölgedeki doğal yaşamda birçok zorlu koşul oluşur. Okyanusun en alt tabakasında yeni bir ağız meydana geldiğinde, buraya ilk yerleşen canlılar kemosentez yapan bakterilerdir. Oldukça fazla sayıda ve hızla çoğalan bu bakteriler, ağız çevresinde kalın bir tabaka oluştururlar. Bu oluşumun ardından diğer canlılar da zamanla ağız çevresine yerleşmeye başlarlar. Besin kaynaklarından bu denli uzak ve soğuk olan bu bölgelere daha sonra sırasıyla karides benzeri amfipod ve kopepodlar, karides ve salyangozlar, tüp solucanları, ıstakozlar, ahtapotlar, midye ve taraklar yerleşir.
Ancak her zaman için bu bölgelerde yaşam koşullarını olumsuz etkileyecek şartlar oluşabilir. Örneğin buradaki canlılar, sıcak su ağzında etkinliğin çok artmasıyla haşlanabilirler. Ya da ağıza su sağlayan kaynağın yön değiştirmesi ya da tıkanmasıyla ağızdaki canlı yaşamı sona erebilir. Bu durumda mevcut besin kaynakları yok olacağı ve suyun ısısı aniden düşeceği için sıcak su ağzının çevresinde yaşayan tüm canlılar büyük zorluklarla ve hayati tehlikelerle karşı karşıya kalırlar. Bu noktada yapılabilecek tek şey yeni bir sıcak su ağzı bulmaktır. Ağız çevresinde yaşayan canlılar ya bir yere tutunarak yaşadıkları ya da çok yavaş hareket ettikleri için yeni bir ağız bulmaları oldukça zordur. Ancak bu duruma rağmen hareket edemeyen canlılar, yüzebilen larvalarının yeni bir ağız bulmaları sayesinde mucizevi bir şekilde soylarını devam ettirirler.
83
DERİN DENİZLERDE YAŞAYAN CANLILARIN %95’İ HALA TANIMLANAMAMIŞTIR
Bilim dünyasında büyük yankı uyandıran sıcak su ağızlarının keşfi, önemli bir gerçeği gözler önüne sermektedir. Bu ağızlarda yaşayan canlıların bir bölümü incelenmiş ve tanımlanmış olsa da % 95’i henüz tanımlanamamıştır. Sıcak su ağızlarındaki bu yaşam ve canlı çeşitliliği, Yüce Rabbimiz’in evrenin her noktasındaki hakimiyetini, ilmini ve rahmetini sergilemektedir. Evrendeki herşeyi yaratan, evrenin her köşesinde sonsuz aklını tecelli ettiren Yüce Allah’tır. Allah’ın ilmiyle her yeri kuşattığı Kuran’da şu şekilde bildirilmektedir:
“Sizin İlahınız yalnızca Allah’tır ki, O’nun dışında İlah yoktur. O, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır.”(Taha Suresi, 98)
KURAN’DA BİLDİRİLEN “DENİZLERDEKİ KARANLIK”
Günümüz teknolojisi kullanılarak üretilmiş olan denizaltı gibi araçlar ve çeşitli özel aletler, denizlerin genel coğrafi yapısı, derinliği gibi bilgilere ulaşmakta kullanılan en önemli unsurlardır. Ancak bir insanın teknolojik aletler olmadan 70 metreden daha derine dalması çoğunlukla mümkün değildir. Bununla birlikte bir insanın yardımsız olarak okyanusların 200 metre civarındaki karanlık derinliklerinde yaşaması da kesinlikle mümkün değildir. Bu nedenle bilim adamları denizler hakkındaki detaylı bilgileri çok yakın zamanlarda keşfetmişlerdir. Oysa engin denizlerin karanlık olduğu, Kuran’da bundan 1400 sene önce Nur Suresi’nde bildirilmiştir.
Hiçbir teknolojinin, dolayısıyla insanların denizlerin derinliklerine dalacak araçlarının olmadığı bir dönemde, böyle bir bilginin verilmiş olması şüphesiz Kuran mucizelerinden biridir. Denizlerdeki karanlıkların bilgisinin geçtiği Kuran ayetinde şöyle buyrulmaktadır:
“Ya da (inkar edenlerin amelleri) engin bir denizdeki karanlıklara benzer; onun üstünü bir dalga kaplar, onun üstünde bir dalga, onun da üstünde bir bulut vardır. Bir kısmı bir kısmı üzerinde olan karanlıklar; elini çıkardığında onu bile neredeyse göremeyecek. Allah kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur.”(Nur Suresi, 40)
84
ALLAH’IN DİLEMESİYLE SUYUN FELAKETE DÖNÜŞMESİ
Su, Allah’ın insanlar ve tüm canlılık için rahmetidir. Onsuz canlılık mümkün değildir. Ancak Allah’ın rahmeti olan su , yine Allah’ın dilemesiyle canlılar için bir felakete dönüşebilir.Allah insanlara azabı her yönden gönderebilir.Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi,tüm bu olaylarda bir hikmet vardır.Bu belalar aslında insan için bir fırsattır.
Dünya üzerinde hiçbir şey Allah’tan bağımsız değildir. “.. Allah, emrinde galib olandır, ancak insanların çoğu bilmezler” (Yusuf Suresi, 21) ayetiyle de bildirildiği gibi, Allah’ın takdirini hiçbir güç engelleyemez.
Fakat ayette de bildirildiği gibi insanların çoğu bu gerçeği düşünmez, gaflet içinde yaşarlar. Etraflarında olup biten afetleri kendilerinden oldukça uzak görürler. Bir gün bunların kendi başlarına da gelebileceğini akıllarına bile getirmezler. Meydana gelen afetleri duyduklarında kısa bir an için etkilenebilirler ama bir süre sonra tamamen unuturlar. Yaşadıkları olaylar sonucunda Allah’ı hatırlayan ama sıkıntı sona erdiğinde unutan insanlar için azap bitmemiştir:
O ülkeler halkı, geceleri uyurken, onlara zorlu azabımızın gelmeyeceğinden güvende miydiler? Ya da o ülkeler halkı, kuşluk vakti eğlenceye dalmışken, onlara zorlu-azabımızın gelmeyeceğinden güvende miydiler? (Veya) Onlar, Allah’ın tuzağından güvende mi idiler? Allah’ın bir tuzak kurmasından, hüsrana uğrayan bir topluluktan başkası (akılsızca) güvende olmaz. (Araf Suresi, 97-99)
Nuh kavmi de dünya üzerinde var olan her şeyin sahibinin Yüce Allah olduğunu, Allah dilemedikten sonra kimsenin kendilerine bir zarar veya fayda sağlamaya güç yetiremeyeceğini kavramamış bir topluluktu. Ve bu zulmeden kavim,büyük bir tufanla helak edilmişti.İnsan, Allah dilemedikçe, karşılaştığı hiçbir beladan sakınmaya güç yetiremez. Gücün tümü Allah’a aittir ve O, herşeye güç yetirendir.Tufanı anlatan ayetlerden birinde , göklerin ve yerin O’nun emriyle hareket ettiği çok açık açıklanmıştır;
85
Denildi ki: ‘Ey yer, suyunu yut ve ey gök, sen de tut.’ Su çekildi, iş bitiriliverdi, (gemi de) Cudi üstünde durdu ve zalimler topluluğuna da: ‘Uzak olsunlar’ denildi. (Hud Suresi, 44)
Sebe kavmi de, herşeyin Allah’a ait olduğunu unutmuş ve Allah korkusundan uzaklaşmıştı. Sahip olduklarını kendilerinden bilen, acizliklerini kabullenmeyen diğer kavimler gibi Sebe kavmi de yok edilmiştir. Kimse mülkün sahibi değildir, mülkün tek sahibi, Allah’tır. Ve sahip olunan herşey insanlara imtihan amacıyla verilmiştir. Tüm bu kavimlerin başlarına gelen belaların bizlere Kuran’la bildiriliyor olmasının da hikmeti vardır. Allah, bu kıssalarda düşünebilenler için ibretler olduğunu buyurmaktadır. Allah’ı unutan topluluklar için sığınılacak hiçbir yer yoktur:
Andolsun, Sebe’ (halkı)nın oturduğu yerlerde de bir ayet vardır. (Evleri) Sağdan ve soldan iki bahçeliydi. (Onlara demiştik ki:) “Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin. Güzel bir şehir ve bağışlayan bir Rabb(iniz var).” Ancak onlar yüz çevirdiler, böylece biz de onlara Arim selini gönderdik. Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük. Böylelikle nankörlük etmeleri dolayısıyla onları cezalandırdık. Biz (nimete) nankörlük edenden başkasını cezalandırır mıyız? (Sebe Suresi, 15-17)
Allah’ın sınırsız aklı, sonsuz gücü ve bilgisinin yanında, aciz bir varlık olan insanın elde ettiği başarıları kendinden bilmesi büyük bir gaflet olur. Aciz olan insanın yapması gereken, dünyanın en üstün yeteneklerine sahip, en zeki insanı da olsa, asla bunlarla büyüklenmemesidir. Eğer sahip olduğu tüm bu nimetlere rağmen aczinin farkında olarak hareket eder ve verilen nimetleri de Allah yolunda kullanırsa, Allah’ın rızası,rahmeti ve cennetini kazanabilir.
“Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi heva (istek ve tutkular)dan sakındırırsa, artık şüphesiz cennet, (onun için) bir barınma yeridir.” (Naziat Suresi, 40-41)
Kuran’da kıssası anlatılan Firavun da acizliğini kabullenmeyip, ilahlık iddiasında bulunmuştur. Halbuki Firavun’un sahip olduğu bütün mülk ve zenginlik, askeri güç Allah’a aitti.Ancak halk bu gerçeği kavrayamadığı ve Allah’ı da hakkıyla takdir edemediği için Firavun’un zahiri gücüne aldanmıştır. Allah Firavun’u suda boğarak istediği anda elinden tüm gücünü alabileceğini de
86
göstermiştir. Büyüklük taslamışlar, sırt çevirmişler ve inkar etmişler, bunların sonucunda da, ne uygarlıkları, ne de askeri güçleri onları helak olmaktan kurtaramamıştır:
Bunun üzerine Musa’ya: “Asanla denize vur” diye vahyettik. Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de buraya yaklaştırdık. Musa’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk. Sonra ötekileri suda boğduk. Şüphesiz, bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve hiç şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir. (Şuara Suresi, 63-68)
87
Suyun Molekül Modeli Örnekleri
Su, iki hidrojen ve bir oksijen atomundan meydana gelmiştir. İki hidrojen atomunun ortasında oksijen atomu bulunur. Bu merkezi birleştiren doğrular arasındaki açı 104,5 derecedir.
Suyun kimyasal formülü H2O’dur. Bunun anlamı bir su molekülünün iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluştuğudur. Oksijen atomunun 2 yanında 104,45° açı oluşturacak şekilde bağlanmış iki hidrojen atomu bulunur.
İyonik olarak da, (H+) bir hidrojen iyonuna bağlanmış, (OH-) hidroksit iyonu; yani HOH şeklinde tanımlanabilir.
Standart sıcaklık ve basınçta, suyun buhar fazı ve sıvı fazı arasında dinamik (değişken) bir denge vardır. Su moleküllerinin bir tarafı negatif, bir tarafı pozitif yüklüdür.
Bu nedenle suyun pozitif yüklü hidrojenleri diğer moleküllerin negatif yüklü kısımları ile zayıf da olsa bir bağ oluşturur. Hidrojen bağı denilen bu özel etkileşim sayesinde su molekülleri birbirlerine ve çevrelerinde bulunan diğer maddelere tutunurlar.
Su moleküllerinin ‘ + ‘ ve ‘-‘ yüklerinden dolayı aralarında hidrojen bağları oluşur. Bu sayede iki su molekülü birbirine tutunur. Bu olaya kohezyon gerilim denir.
Normalde nötr olan su molekülünde hidrojenlerin olduğu bölge protonlardan dolayı ‘ + ‘ yüklü, diğer taraf ise oksijenin serbest elektronlarından dolayı ‘-‘ yüklüdür (polar yapı). Dolayısıyla, bir molekülün artı yükü, diğer molekülün eksi yükü tarafından çekilerek iki su molekülü arasında hidrojen bağı oluşturulur.
88
Su, kohezyon kuvvetine sahip renksiz, kokusuz ve tatsız sıvı bir bileşiktir. Kimyada formülü (H2O) 2 Hidrojen ve 1 Oksijen atomundan meydana gelmiştir. H+ iyonu içeren bir madde ile (ör. asit) ve OH- iyonu içeren maddenin (ör: baz) tepkimesi ile oluşur. Yanıcı olmadığı gibi söndürücü özelliği vardır. Bu özelliği yangınlarda ateşi söndürmeye yarar.
Konu başlıkları 1 Yüksek kohezyon ve adezyon kuvvetleri 2 Yüzey gerilimi 3 Kılcal hareket 4 Su, yüksek erime ısısına sahiptir 5 Suyun Isınma (özgül) ısısı yüksektir 6 Suyun gizli buharlaşma ısısı yüksektir 7 Donma noktası farklıdır 8 Üçlü Noktası 9 Elektriksel iletkenlik 10 Suyun halleri 11 Suyun insan hayatındaki yeri ve önemi
89
12 Suyun vücuttaki görevleri 13 Kaynakça 14 Dipnotlar Yüksek kohezyon ve adezyon kuvvetleri
Su, kendi molekülleri arasında çekim kuvveti sayesinde dağılmadan kalabilir. Moleküllerin dipol olması nedeniyle su, birçok maddeye yapışabilir, suyun ıslatma özelliği burdan gelir.
Su aynı zamanda adezyon (farklı iki maddenin molekülleri arasındaki çekim kuvveti) kuvveti yüksek bir maddedir. Hidrojen bağı nedeniyle su molekülleri birbirlerini de çekerler yani su molekülleri arasında kohezyon gücüde çok yüksektir. Suyun kohezyon ve adezyon yetenekleri, suyun belirli kılcal yapılar içinde kopmadan yükselmesine ve taşınmasına yardımcı olur. Bu da bitkilerin karada yaşamlarını sürdürmeleri açısından önem arz eder. Örneğin; civanın dağılmamasıdır.
Suyun sekliğini sağlayan kohezyon maddesi, adezyon kuvveti ile çarpışarak suyu daha sek hale getirir. Molekülleri sekleşen su, artık daha yumuşak ve saftır. Suyun rengini ve tadını sekliği belirler.
Yüzey gerilimi
Su, molekülleri arasındaki güçlü kohezyon kuvveti nedeniyle oluşan yüksek yüzey gerilimine sahiptir. Bu görülebilir bir etkidir, örneğin, küçük miktardaki su çözünmez bir yüzey üzerine (örn: polietilen) konduğunda, su, diğer madde ile beraber düşene dek kalacaktır.
Bu kuvvetin kaynağı temel olarak su moleküllerini bir arada tutan moleküller arası çekici kuvvetlerdir. Suyun içinde olan moleküller her yönden komşu moleküllerle kuşatıldıkları için, üzerlerine etkiyen toplam kuvvet sıfırdır. Buna karşın, yüzeydeki moleküllerin sadece bir tarafı diğer su molekülleriyle çevrili olduğu için, bunlar içeriye doğru net bir kuvvetle çekilirler. Bu durum yüzeyde bir gerilme oluşturup yüzeyin minimum olmasını sağlar. Hacimleri eşit birçok geometrik şekil içinde yüzey alanı en az olan küredir. Su damlalarının küresel bir şekil alması da yüzey geriliminin en az yüzey oluşturacak şekilde molekülleri hareket ettirmesidir.
Kılcal hareket
Kılcal hareket, suyun çok dar (kılcal) bir boru/kanalda yerçekimi kuvvetine karşı hareketini ifade eder. Bu hareket oluşur, çünkü su boru/kanalın yüzeyine yapışır ve daha sonra boru/kanala
90
yapışan su, kohezyon kuvveti sayesinde üzerinden daha fazla suyun geçmesini sağlar. İşlem, yerçekimi adezyon kuvvetini yenecek kadar su boru/kanaldan yukarı geçinceye dek tekrarlanır. Bu olayı doğada da görmek mümkündür. Örneğin ağaçların kılcal damarlarında su en yüksek dallara kadar yerçekimine karşı hareket edebilmektedir.
Su, yüksek erime ısısına sahiptir
1 gram buzu eritmek için 0 °C’de 80 kalori gerekir. Erime ısısının yüksek olması suyun donmasını geciktirir; böylece biyolojik sistemler düşük sıcaklıklara dayanıklı olabilen özelliklerini kazanırlar.
Suyun Isınma (özgül) ısısı yüksektir
1 gr suyun sıcaklığını 1 °C arttırmak için 1 kalori’lik enerji gereklidir. Bu özgül ısı, amonyak dışındaki tüm maddelerinkinden yüksektir. Böylece su sıcaklıklarda fazla artış olmadan daha fazla enerji depolayabilir ve böylece canlı sistemde sıcaklık ve metabolik olaylar daha kararlı olabilmektedir.
Suyun gizli buharlaşma ısısı yüksektir
100 °C’de 1 g suyu 1 g su buharı haline dönüştürmek için 539 kaloriye ihtiyaç vardır. Gizli buharlaşma ısısının yüksekliği canlı sisteminin izotermal olmasında en önemli katkıya sahiptir. Suyun gizli buharlaşma ısısı, H bağlarından dolayı yüksektir.
Donma noktası farklıdır Suyun basit fakat çevre açısından son derece önemli bir özelliği de suyun sıvı hali üzerinde batmadan yüzebilen, suyun katı hali olan buzdur. Bu katı faz, (sadece düşük sıcaklıklarda oluşabilen) hidrojen bağları arasındaki geometriden dolayı, sıvı haldeki su kadar yoğun değildir. Hemen hemen tüm diğer maddeler için, katı form sıvı formdan daha yoğundur. Standart atmosferik basınçtaki taze su, en yoğun halini 3.98 °C’de alır ve aşağı hareket eder, daha fazla soğuması halinde yoğunluğu azalır ve yukarı doğru yükselir. Bu dönüşüm, derindeki suyun, derinde olmayan sudan daha sıcak kalmasına sebep olur, bu yüzden suyun büyük miktardaki alt bölümü 4 °C civarında sabit kalırken, buz öncelikle yüzeyde oluşmaya başlar ve daha sonra aşağı yayılır. Bu etkiden dolayı, göllerin yüzeyi buz ile kaplanır. Hemen hemen tüm diğer kimyasal maddelerin katı halleri, sıvı haline göre yoğun olduğundan dipten yukarı donmaya başlarlar.
Suyun hacmi, bilinen tüm sıvıların aksine, belirli bir sıcaklığa (+4 °C’ye) düşene kadar azalır, daha sonra tekrar artmaya başlar. Donduğunda ise hacmi sıvı hale göre daha fazladır. Bu nedenle suyun katı hali, sıvı halinden daha hafiftir. Bu yüzden buz, suyun dibine batmayıp su üstünde yüzer. Suyun bu özelliği yaşamın kış aylarında ya da her zaman soğuk olan bölgelerde sudaki yaşamın devam etmesine olanak tanır. Deniz, nehir ve göllerin üst kısmı donar, buz üst kısımda kaldığı için su içindeki canlılar yaşamlarını sürdürmeye devam edebilirler. 100% saf su -48 °C’de donar[1] 91
Denizli’de Karcı Dağı’ndan Akan bir Akarsu Üçlü Noktası
Suyun üçlü noktası (saf haldeki sıvı su, buz ve su buharının dengede bulunduğu sıcaklık ve basınç kombinasyonu), kelvin sıcaklık ölçü biriminin tanımlanması için kullanılır. Sonuç olarak, suyun üçlü nokta sıcaklığı, 273.16 Kelvin (0.01 °C) ve basıncı 611.73 Pascal’dır (0.0060373 ATM).
Elektriksel iletkenlik
Genellikle yanlış bir kanı olarak, suyun çok güçlü bir elektrik iletken olduğu düşünülür ve elektrik akımının öldürücü etkilerini iletme riski bu popüler inanış ile açıklanır. Su içindeki tüm elektriksel özelliği sağlayan etkenler, suyun içinde çözülmüş olan karbondioksit ve mineral tuzların iyonlarıdır. Su, iki su molekülünün bir hidroksit anyonu ve bir hidronyum katyonu halini alması ile kendini iyonize eder, fakat bu elektrik akımının yaptığı iş veya zararlı etkilerini taşımak için yeterli değildir. (“Saf” su içinde, hassas ölçüm cihazları, 0.055 µS gibi çok zayıf bir elektriksel iletkenlik değeri saptayabilirler.) Saf su, oksijen ve hidrojen gazları içinde de çözülmüş iyonlar olmadan elektroliz olabilir; bu çok yavaş bir süreçtir ve bu şekilde çok küçük bir akım iletilir. (Elektroliz, elektrik akımı yardımıyla, bir sıvı içinde çözünmüş kimyasal bileşiklerin ayrıştırılması işlemine denir.)
Suyun halleri
Su yerkürede değişik hallerde bulunur: su buharı, (bulutlar), su (denizler, göller), buz (kar, dolu, buzullar) gibi. Su sürekli olarak su döngüsü olarak bilinen döngü içinde değişik fiziksel hallere dönüşür.
92
1. Snowflakes (Kartaneleri), Wilson Bentley, 1902.
Gökkuşağı, yağmur damlacıklarının doğal optik prizma özelliği ile ışığın yansımasından oluşur.
Yağışın insanlık ve tarım için öneminden dolayı, değişik biçimlerine farklı isimler verilmiştir: çoğu ülkede genel ismi yağmur’dur, dolu, kar, sis ve çiy diğer örneklerdir. Uygun şartlar oluştuğunda, havadaki su damlacıkları güneş ışığını kırarak, gökkuşağı oluştururlar.
Temel olarak, su akışı, nehirler ve tarım için su ihtiyacı gibi, insanlık tarihinde büyük roller oynamıştır. Nehirler ve denizler, ticaret ve ulaşım için elverişli yollar sunmuştur. Su akışı, erozyon
93
etkisi ile çevrenin şekillenmesinde büyük roller oynayarak, vadiler ve deltalar oluşmasını sağlamış ve insanların yerleşimine uygun arazi ve alanlar meydana getirmiştir.
Su aynı zamanda zemine nüfuz ederek, yer altına doğru iner. Bu yeraltı suları daha sonra tekrar yüzeye çıkarak doğal kaynaklar, sıcak su kaynakları ve gayzerler oluşturur. Yeraltı suları, aynı zamanda ambalajlanarak maden suyu olarak satılmaktadır.
Su, kendi içinde farklı maddelerin koku ve tadlarını barındırabilir. Bu nedenle, insan ve hayvanların, suyun içilebilirliğini anlamak için duyuları gelişmiştir. Hayvanlar genel olarak, tuzlu deniz suyunun ve bataklık suyunun tadından hoşlanmaz, dağlardan veya yeraltından gelen saf kaynak sularını ararlar. Kaynak suyu veya mineral su diye bilinen tat, aslında suyun içinde çözülmüş olan minerallerin tadıdır. Saf su (H2O), tatsızdır. Bu yüzden, kaynak veya mineral suyunun saflığı diye bilinen şey, suyun içinde zararlı (toksik) maddeler, kir, toz veya mikrobik organizmalar olmadığını belirtir.
Suyun insan hayatındaki yeri ve önemi
Yetişkin bir insan vücut ağırlığının %60-70’i (2/3’si) sudur. Bu oran yaşa, cinsiyete, kiloya bağlı olarak farklılık gösterir. Örneğin yeni doğan bebeklerin vücudundaki su oranı %75’dir. Yaşamın ilk 5 gününde %70’e inen su oranı, sonradan yavaş yavaş azalarak bir yaşın sonunda yetişkindeki su oranına yaklaşır. Erkeklerdeki su oranı kadınlara, şişmanlar zayıflara oranla daha fazladır. Yaş ilerledikçe de vücut suyunda azalma görülür.
Su besinler ve içeceklerle de sindirim yoluyla vücuda alınır. Vücuda alınan su sindirim sisteminde emildikten sonra kana geçer. Kan dolaşımı ile vücuda dağılır ve kılcal damarlardan çıkarak doku sıvısını oluşturur. Hücre içinde bazı kimyasal reaksiyonlara katıldıktan sonra tekrar hücre dışına çıkar ve tekrar doku sıvısına dönüşür. Dokulardan kan dolaşımına katılır. Kan dolaşımı aracılığı ile böbreklere gelerek önemli bir kısmı idrar olarak vücut dışına atılır. Diğer bir kısmı ise deri, solunum ve sindirim sistemi vasıtasıyla kullanılıp vücuttan atılır.
Yetişkin bir insanın günlük su ihtiyacı 2500-2600 ml kadardır. Suyun vücuda alımı ve atılımı bir denge içinde oluşur. Vücutta normal sıvı hacminin korunması için günlük sıvı alımının günlük sıvı kaybına eşit olması gerekir. Bu denge bozulduğunda hastalıklar ortaya çıkar. Yemek yemeden aylarca yaşanabilir, ancak susuz sadece birkaç hafta dayanılabilir[2]. İnsan vücudunda su dengesini düzenleyen (regüle eden) merkezler ve sistemler mevcuttur.
• Vücuda su alımı (Hidrasyon) : Vücuda besinlerle (1000 ml) ve içeceklerle (1200 ml) ağız yoluyla su alımına ekzojen su kazanımı denir. Bir de vücudumuzda hücre metabolizması esnasında meydana gelen kimyasal reaksiyonlar sonucu oksidasyon ürünü olarak 300 ml kadar su açığa çıkar. Vücutta bu şekilde su açığa çıkmasına endojen su kazanımı denir.
• Vücuttan su kaybı Dehidrasyon : Vücuda alınan su, idrarla böbreklerden (1500 ml kadarı), solunum havasıyla akciğerlerden (500 ml kadarı), terleme yolu ile deriden (500 ml kadarı) ve gaita ile bağırsaklardan (100 ml kadarı) vücut dışına atılır.
• %1: Susuzluk hissi, ısı düzeninin bozulması, performans azalması, • %3: Vücut ısı düzenin iyice bozulması, aşırı susuzluk hissi, • %4: Fiziksel performansın %20-30 düşmesi, • %5: Baş ağrısı, yorgunluk,
94
• %6: Halsizlik, titreme, • %7: Fiziksel aktivite sürerse bayılma, • %10: Bilinç kaybı, • %11: Vücut dirençsizliği, olası ölüm, • %12: %97 oranında ölüm, • %15: %100 ölüm.
Suyun vücuttaki görevleri
• Hücrelerin ihtiyacı olan maddeleri hücreye taşımak, • Hücrelerin fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için gerekli olan katı maddelerin çözünmesini sağlamak, • Hücrelerde metabolik faaliyetler sonucu oluşan atık maddeleri boşaltım organlarına (böbrek, akciğer, deri, sindirim kanalı) taşıyarak vücut dışına atılımını sağlamak, • Vücut ısısını dengede tutmak, • Kanın hacmini dengelemek, • Besinlerin sindirimine yardımcı olmak, • Beyin, omurilik gibi bazı organları dış etkenlerden korumak, suyun görevleridir.
Deniz
Akdeniz, Türkiye’deki, Antalya kıyıları
95
Dalga
Deniz, bir okyanus ile bağı olan ve büyük bir alanı kaplayan ve genellikle tuzlu olan su birikintisidir. Terim genellikle okyanus terimi yerine de kullanılır.
Denizler Dünya yüzeyinin % 70’ini kaplamaktadır. Yeryüzünde kapladıkları 1,338 milyar km³ hacimle dünya üzerindeki su varlığının % 96,5’ini oluşturmaktadırlar. Ancak, deniz suyu ortalama % 3,5 oranında tuz içerdiğinden, halen oldukça pahalı olan arıtma yöntemleri uygulanmadan içme suyu olarak kullanılamamaktadır.
Denizler üzerinden gerçekleştirilen ticaret, hava yoluyla taşımacılığın gittikçe gelişmesine karşın, öneminden pek bir şey yitirmemiştir. Dünya ticaretinde aktarılan malların % 92’si, yılda 5,7 milyar ton, deniz yolu üzerinden taşınmaktadır.
Konu başlıkları
• 2 Dünya üzerindeki denizlerin listesi o 2.1 Atlas Okyanus o 2.2 Arktik Okyanusu o 2.3 Hint Okyanusu o 2.4 Büyük Okyanus o 2.5 Güney Okyanusu o 2.6 Okyanuslarla bağlantısı olmayan göller o 2.7 Dış bağlantılar • Kıyı uzunluklarına göre ülkelerin listesi
Dünya üzerindeki denizlerin listesi Atlas Okyanus
• Baffin Körfezi • St. Lawrence Körfezi • Fundy Körfezi • Karayip Denizi • Meksika Körfezi • Sargasso Denizi • Kuzey Denizi • Baltık Denizi o Orta Baltık Denizi o Bothnia Körfezi  Bothnia Koyu  Bothnia Denizi o Finlandiya Körfezi • Hebrides Denizi • İrlanda Denizi • Celtic Denizi • Akdeniz
96
o Adriyatik Denizi o Marmara Denizi o Ege Denizi  Mirtoon Denizi  Girit Denizi  Trakya Denizi o Alboran Denizi o Karadeniz  Azak Denizi o Katalan Denizi o Ligurian Denizi o Tyrrhenian Denizi o Sidra Körfezi • Biscay Körfezi • Gine Körfezi
Arktik Okyanusu
• Hudson Körfezi o James Körfezi • Barents Denizi • Kara Denizi • Beaufort Denizi • Amundsen Körfezi • Grönland Denizi • Norveç Denizi • Chukchi Denizi • Laptev Denizi • Doğu Sibirya Denizi • Beyaz Deniz • Lincoln Denizi
Hint Okyanusu
• Kızıl deniz • Aden Körfezi • Basra Körfezi • Umman Körfezi • Arabistan Denizi • Bengal Körfezi • Andaman Denizi • Timor Denizi • Umman Denizi
Büyük Okyanus
• Şili Denizi • Bering Denizi • Alaska Körfezi
97
• Salish Denizi • Cortez Denizi (Kaliforniya Körfezi) • Okhotsk Denizi • Japon Denizi • Seto Inland Denizi • Doğu Çin Denizi • Güney Çin Denizi • Sulu Denizi • Celebes Denizi • Bohol Denizi (Mindanao Denizi) • Filipin Denizi • Camotes Denizi • Flores Denizi • Banda Denizi • Arafura Denizi • Timor Denizi • Tasman Denizi • Sarı Deniz • Bohai Denizi • Coral Denizi • Carpentaria Denizi • Bismarck Denizi • Solomon Denizi • Ceram Denizi • Halmahera Denizi • Molucca Denizi • Savu Denizi • Java Denizi • Tayland Denizi
Güney Okyanusu
• Weddell Denizi • Ross Denizi • Büyük Avustralya Denizi • Saint Vincent Körfezi • Spencer Körfezi • Scotia Denizi • Amundsen Denizi • Bellingshausen Denizi • Davis Denizi
Okyanuslarla bağlantısı olmayan göller
• Aral Gölü • Hazar Denizi • Lut Gölü • Taberiye Gölü • Salton Denizi
98
• Büyük Tuz Gölü
Buzul
Türkiye’nin en büyük buzuluna sahip olan Ağrı Dağı’nın uydudan görünüşü
Buzul, dağ zirvelerinde yaz kış erimeyen ve yer çekiminin etkisiyle yer değiştiren büyük kar ve buz kütlesidir. Eğimli arazilerde yıllar boyunca biriken kar kütlesinin önce buzkar, sonra da buza dönüşmesiyle oluşur. Buzullar okyanuslardan sonra dünya üzerindeki ikinci büyük su deposu ve en büyük tatlı su deposudur, tatlı suyun % 98,5’ini oluştururlar. Hemen hemen her kıtada buzullara rastlanır. Dünya’nın belirli bölgeleri, bütün yıl erimeyen ve “buzul” adını alan buzlarla kaplıdır. Bunlar kutup bölgeleriyle yüksek dağların tepeleridir. Buzul oluşabilecek bölgenin deniz yüzeyinden yüksekliği, enlemin artmasıyla azalır. Ekvator yakınlarında 0° enlem çevresinde buzullara rastlamak için Runewenzorilerin 4.400 m yüksekliğine çıkmak gerekirken, Alplerde (45°) 2500 m’ye, Norveç’te (60°) 1500 m’ye çıkmak yeterlidir. Kutupta buzullara deniz yüzeyinde rastlanır.
Buzullarla taşınan kayalar ve çökeltilerle oluşan uç, yanal, yer ve orta buzultaşları, buzul teknesi (U şekilli vadiler), buzyalağı (buz sirki) buzullarla ilgili jeolojik yüzey şekilleridir.
99
Buzulların oluşumu ve yapısı Konu başlıkları
• 1 Buzulların oluşumu ve yapısı • 2 Buzulların hareketi o 2.1 Kırılma bölgesi ve yarıklar o 2.2 Buzul hareketinin hızı • 3 Buzul aşındırması • 4 Buzulların oluşturduğu yerşekilleri o 4.1 Buzultaş (Moren) o 4.2 Drumlin o 4.3 Buzul vadisi o 4.4 Aret ve buzul boynuzu o 4.5 Hörgüçkaya o 4.6 Tortul çökelti katmanlaşması o 4.7 Kama ve esker o 4.8 Lös çökelleri • 5 Buzul tipleri o 5.1 Dağ buzulları tipleri  5.1.1 Vadi buzulu  5.1.2 Yamaç buzulu  5.1.3 Sonradan oluşan buzul  5.1.4 Buzyalağı (Sirk) buzulu  5.1.5 Dağeteği (Piedmont) buzulu  5.1.6 Kıyı buzulu  5.1.7 Doruk buzulu (Yerel buzul şapkaları) o 5.2 Kıtasal buzul tipleri  5.2.1 Buzul şapkaları  5.2.2 İnlandsis (Kutupsal buzul şapkası) o 5.3 Sıcaklıklarına göre buzullar • 6 Turizm • 7 Kıtalara göre büyük buzullar • 8 Dünya dışındaki buzullar o
Norveç’teki Folgefonna Buzulu’nun buzul dili Buarbreen. Buzullar mavi renkte ışık saçar.
100
Buzul buzunun oluşumu.
Yukarı Grindelwald Buzulu’nun ve Schreckhorn’un birikme ve aşınma bölgeleri görülüyor.
Buzulu oluşturan kar sürekli olarak donma ve erimeye maruz kalır ve taze yağan kar tanelerinden bir çeşit taneli kar olan buzkar (névé) hâline dönüşür. Üzerindeki buz ve kar katmanlarının basıncı altında bu taneli kar daha da yoğun olan eski kara (firn) dönüşür. Yıllar süren bir dönemden sonra eski kar katmanları daha da sıkışarak buzulu oluşturan buza dönüşür. Buzulların kendine özgü mavimsi renginin nedeni gökyüzünün de mavi görünmesini açıklayan Rayleigh saçılımıdır.
Buzulun alt katmanları basınç nedeniyle erimeye maruz kalır ve buzulun tamamı bir akışkan gibi hareket eder. Buzullar akışkan gibi hareket etmek için eğime ihtiyaç duymaz, birikme bölgelerinde sürekli yağan karın birikmesi bu hareketi sağlar. Buzulların üst katmanları kırılgandır ve zaman zaman yarıklar (crévasse ve Bergschrund) oluşturur. Bu yarıklar nedeniyle gerekli güvenlik önlemi alınmadan buzulun üzerinde gitmek tehlikelidir. Eriyen buzul suları, buzulun içinden ve altından tüneller kazarak akar ve buzulun hareketini kolaylaştırır.
101
Kar yağışının çoğunu alan en üst kısma “birikme bölgesi” denir. Genel kural olarak buzulun yüzey alanının %60-70 arası birikme bölgesi sayılır. Buradaki buz kalınlığı bölgedeki kayanın aşırı erozyona uğramasına neden olacak kadar büyük bir kuvvetle aşağı doğru baskı uygular. Buzul bölgeden gittikten sonra kalan kâse ya da amfiteatr biçimindeki bu çöküntüye buzyalağı ya da sirk adı verilir.
Buzulun diğer ucuna, bittiği yere, çökelti ya da aşınma bölgesi adı verilir. Bu bölgede eriyerek kaybolan buz, kar yağışıyla birikenden daha fazladır. Aynı zamanda buzul çökelleri bu bölgede ortaya çıkar. Buzulun yok olana kadar inceldiği bölgeye buzul cephesi denir.
Her iki bölgenin birleştiği yüksekliğe denge hattı denir. Bu yükseklikte yeni kar yağışı ile biriken buzun miktarı, aşınma ile kaybedilen buzun miktarına eşittir. Birikme bölgesinin aşağı doğru olan aşındırma kuvvetleri ile aşınma bölgesinin çökel bırakma yatkınlığı birbirini dengeler. Ancak yanal erozyon kuvvetleri dengelenmediğinden, akarsuların oyduğu v şeklindeki akarsu vadileri buzullar tarafından u şekilli buzul vadilerine dönüşür.
Bir buzulun “sağlığından” söz edilirken birikme bölgesinin alanı aşınma bölgesinin alanıyla kıyaslanır. Sağlıklı buzulların birikme bölgesi daha geniş olur. Doğrusal olmayan birçok bağlantı, birikme ve aşınma arasındaki ilşkiyi belirler.
Küçük Buz Çağı’nın ardından 1850 yıllarında dünya buzulları oldukça önemli oranda geri çekildi. Bu gerilemenin ana sebebi sanayi Devrimi’nden sonra dünya üzerinde giderek artan oranda karbondioksit (CO2) üretilmesi ve bu karbondioksidin karbonik asit üretmek için gereksinimi olan suyu doğrudan buzullardan almasıdır. Avrupa’daki Alp Dağları buzullarının yakınlarında kurulan fabrikalar oldukça önemli oranda yakıt tüketmiş ve yanma sonucu ortaya çıkan bu karbondioksidi atmosfere bırakmıştır. 1980’lerden itibaren hızlanan bu geri çekilme, küresel ısınma ile bağlantılandırılmaktadır.[
Buzulların oluşabilmesi, bulundukları enleme ve iklime bağlıdır. Kutup bölgelerinde buzullar deniz seviyesinde iken, Alp Dağları’nda 2.700 – 3.500 m yüksekliktedir. Dönencelerin arasında ise buzullarla daha yükseklerde karşılaşılabilir. Bir buzulun oluşması ve devamlılık sağlaması için yağış olması ve yağarak biriken buzun aşınarak kaybolan buzdan fazla olması gerekir. Çok soğuk iklimlerde bile yeterince yağış almayan bölgelerde birikme olmayacağından, buzullar da oluşmaz. Dördüncü zaman’daki (kuvaterner) buz çağlarında Sibirya’nın büyük çoğunluğu, orta ve kuzey Alaska ve Mançurya’nın tamamı bu durumdaydı. Günümüzde de Antarktika’nın McMurdo Kuru Vadileri’ndeki ve And Dağları’nın 19°S ile 27° enlemleri arasındaki bölümünde, aşırı kurak Atacama Çölü’nün üzerindeki alanda da bu nedenle buzullara rastlanmaz. And Dağları’nın bu bölgesi deniz yüzeyinden 6.700 m yüksekte olmasına rağmen, soğuk Humboldt akıntısı yağışı tamamen engeller. Ek bilgi: Dünyadaki tüm buzullar erirse deniz seviyesinin 7m ile 12 metre artacağı tahmin edilmektedir
Buzulların hareketi
102
Titlis Buzulu’ndaki buz yarıkları
Buzullar, içeriden ve dışarıdan olmak üzere iki şekilde hareket eder. Buz, kalınlığı 50 metreyi geçene dek oldukça kolay kırılan bir katı madde gibi davranır. 50 metreden daha derinde oluşan basınç, buzun “plastik” hale gelmesine ve akmasına neden olur. Buzulu oluşturan buz, üst üste birikmiş molekül katmanlarından oluşur. Bu katmanlar arasındaki bağlar görece zayıftır. Stres iç bağ kuvvetlerini aştığında katmanlar birbirinin üzerinde kaymaya başlar.
İkinci hareket şekli de temelden kaymadır. Buzulun tamamı, eriyen suların yarattığı kaydırıcı etkiyle birlikte üzerinde bulunduğu ortamın üzerinde kayarak ilerler. Buzulun tabanına doğru basınç arttıkça buzun erime noktası da azalır, dolayısıyla buz erimeye başlar. Buz ile kaya arasında hareket sonucu oluşan sürtünme ve dünyanın içinden gelen jeotermal ısı da erimeye yardımcı olur. Ilıman buzullar genellikle bu şekilde hareket eder.
Kırılma bölgesi ve yarıklar
Görece daha sert ve kırılgan olan buzulun ilk 50 metresi kırılma bölgesini oluşturur. Bu bölgede buzun tamamı bir arada hareket eder. Birbiri üzerinde kayan katmanlar yoktur, aksine bu bölgedeki buz bütün olarak alttaki plastik şekilde akan buzun üzerinde kayar. Buzulun üzerinden geçtiği arazideki düzensizlikler bu bölgede kırılmalara neden olur. Oluşan yarıklar 50 metre derinliğe kadar inebilir. Bu derinlikte plastik akışla karşılaşan yarıklar daha fazla ilerlemez.
Kolayca fark edilmeyen yarıklar nedeniyle buzulları gezmek tehlikelidir.
Buzul hareketinin hızı
Buzul yer değiştirmesinin hızını, kısmen sürtünme belirler. Sürtünme nedeniyle buzulun altı, üstünden daha yavaş yer değiştirir. Dağ buzullarında ayrıca vadinin yanlarında oluşan sürtünme de kenarların merkeze göre daha yavaş hareket etmesine neden olur. 19. yüzyılda yapılan deneylerle bu kanıtlanmıştır. Bir dağ buzuluna hat şeklinde çakılan kazıklar izlenmiş ve öncelikle ortadaki kazıkların daha uzağa gittiği gözlemlenmiştir.
Ortalama hız değişiklik gösterir. Bazı buzullar o kadar yavaş hareket eder ki, buzulların yarattığı çizikler arasında ağaçlar bile yetişir. Bazı buzullar ise günde birkaç metre hızla hareket eder. Uydu fotoğrafları Antarktika’daki Byrd Buzulu’nun yılda 750 – 800 metre hareket ettiğini gösterir, bu da günde yaklaşık 2 metre demektir. Birçok buzulun, buzul dalgası adı verilen çok hızlı hareket ettikleri dönemler vardır.[4] Bu buzullar birdenbire hızlanana kadar normal hızda hareket eder. Buzul dalgası sırasında normal hızlarının 1.000 katı hıza ulaşan buzullar, bu dönem geçtikten sonra normal hızlarına dönerler.
103
Buzul aşındırması
Eratik blok
Buzu l zımparalama ve parçalama aşındırması
Kayalar ve çökeltiler, değişik sebeplerle buzulların yapısına eklenir. Buzullar araziyi başlıca iki yöntemle aşındırır: Çizme ve parçalama.
Kayayatağının kırık yüzeyinden akarak geçen buzul, kaya parçalarını yerinden kaldırarak buzun içine katar. Bu sürece kaya parçalama denir. Buzulun altındaki su, kaya çatlaklarının arasına girer ve bunu izleyen donma neticesinde genişleyen buz, kayaları parçalayarak kayayatağından ayırır. Buz hâline gelerek genişleyen su, kaldıraç kolu görevi görerek kayaları ayırır. Bu süreç sonunda her çeşit kaya ve çökelti buzulun bir parçası haline gelir.
Zımparalama, buzun ve içindeki kayaların kayayatağı üzerinde kayarak zımpara kağıdı gibi davranması ve altındaki yüzeyi pürüzsüz hâle gelene kadar zımparalaması sürecidir. Toz haline gelen kaya parçalarına kaya unu denir ve 0,002 ile 0,00625 mm. büyüklüğündeki kaya taneciklerinden oluşur. Kaya ununun fazla olduğu zamanlarda, karıştığı erime sularının rengi grileşir.
Buzul aşınmasının bir başka görünür özelliği buzul çiziğidir. Buzulun alt kısmında büyük kaya parçaları olduğunda, bunların kayayatağında uzun çizikler yaratması sonucu oluşur. Bu çiziklerin yönleri dikkate alındığında buzul hareketinin yönü de belirlenebilir.
Bir buzulun aşındırma hızı değişkendir ve dört önemli faktöre bağlıdır:
• Buzul hareketinin hızı, • Buzulun kalınlığı, • Buzulun alt kısmında bulunan kaya parçalarının şekli, miktarı ve sertliği, ve • Buzulun altında bulunan arazi yüzeyinin görece kolay aşınabilmesi.
104
Buzulda biriken maddeler genellikle aşınma bölgesinin sonuna kadar taşınır ve orada bırakılır. Buzul çökelleri başlıca iki farklı tiptedir:
• Buzul tili: Doğrudan buzuldan bırakılan çökelti. Buzul tilinin içinde en küçükten en büyüğe kadar değişik kaya ve malzeme bulunabilir. Buzultaşları (moren) oluşturan temel yapı da budur. • Akarsu çökeli ve tortul kayaçlar: Bunlar suyla biriken çökeltilerdir. Büyük parçalar küçük parçalardan ayrılacak şekilde katmanlar halinde birikir.
Buzul tili içinde bulunan ve yüzeyde bırakılan büyük kaya parçalarına eratik bloklar denir. Bunlar küçük çakıl taşından büyük kaya parçalarına kadar değişik boyutlarda olur. Buzulla birlikte uzun mesafe katettikleri için, üzerinde bulundukları kayalardan daha farklı tipte olabilirler. Eratik blokların bulundukları düzen, geçmişteki buzul hareketleri hakkında ipuçları verir.
Buzulların oluşturduğu yerşekilleri
Geri çekilen buzulun bıraktığı yeryüzü şekilleri.
Buzultaşlar Buzultaş (Moren)
Buzultaşlar, buzulun getirip bıraktığı ve geri çekildikten sonra yüzeyde kalan taş oluşumlarıdır. Bu oluşumlar genellikle buzul tilinin doğrusal yığınlar halinde toplanması şeklinde görülür. Buzul tili ince tozumsu bir madde içinde küçüklü büyüklü taş ve kaya parçalarının bir araya gelmesinden oluşur. Buzultaşlara verilen moren adı Fransızca kökenlidir ve Alp Dağları’ndaki buzulların getirdiği tortul kayaçları adlandırmak için Fransız dağ köylüleri tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Buzultaşların değişik tipleri bulunur ve buzulun oluştukları yere göre adlandırılır:
• Uç buzultaşı: Buzul cephesinin hemen önünde oluşur. Birikme bölgesinden taşınan buza eş miktarda buzun eriyerek kaybolduğu yerde oluşur.
105
• Bitiş buzultaşı: Buzulun ulaştığı en uç noktada taşıyıp geri çekilirken bıraktığı yığına verilen addır. • Yanal buzultaşı: Genellikle dağ tipi buzulların açtıkları vadilerin yan kısımlarında oluşan tortul çökeltilerdir. • Orta buzultaşı: Yine dağ tipi buzullarda oluşan buzultaş tipidir. İki buzul birleşip tek buzul oluşturduğunda bunların yanal buzultaşları birleşerek ortada daha koyu bir bölüm oluşturur. • Yer buzultaşı: Buzulun altında bulunan ve buzul geri çekilirken ardında bıraktığı, arazi üzerinde dalgalı yapıdaki buzul tili oluşumudur.
Drumlin
Drumlin sahası buzul araziyi değişime uğrattıktan sonra ortaya çıkar. Damla şekilli oluşumlar buz akış yönünü gösterir.
Drumlinler genelde buzul tilinden oluşan aerodinamik şekilli asimetrik tepeciklerdir. Yükseklikleri 15 ila 50 metre arasında değişir, uzunlukları ise bir kilometreye kadar erişir. Tepeciklerin dik kısmı buz akış yönüne doğru bakar, daha uzun eğimli kısmı buz akış yönünü izler.
Drumlinler drumlin sahası denen gruplar halinde bulunur. Bu sahaya bir örnek, New York eyaletinin Rochester şehrinin doğusunda görülebilir. Bu alanda yaklaşık 10.000 drumlin olduğu tahmin edilmektedir.
Drumlinleri oluşturan süreç tam olarak anlaşılmamış olsa da, şekillerine bakarak bunların eski buzulların plastik deformasyon bölgeleri olduğu söylenebilir. Buzulların ilerleyerek eski buzulların bıraktığı çökeltileri değiştirmesiyle birçok drumlin oluştuğu düşünülmektedir.
Mount Hood Wilderness’ta kendine has U şeklinde ve düz tabanlı buzul vadisi.
106
Buzul vadisi
Buzlanmadan önce dağ vadileri suyun aşağı doğru aşındırmasıyla oluşan V şekline sahip olurlar. Buzlanma sırasında bu vadiler genişler, derinleşir ve U şekilli buzul vadileri oluşur. Derinleşme ve genişlemenin yanı sıra; buzul, aşınma nedeniyle vadiyi daha pürüzsüz hale getirir. Bu nedenle vadi boyunca uzanan arazi çıkıntıları yok olur, yerine tıraşlanmış yamaçlar oluşur.
Ana buzul hattına bağlanan küçük buzul kolları bulunur. Bu küçük buzul kolları, yeri aşındırırken ana buzul kadar derine inemezler. Dolayısıyla buzullar geri çekildikten sonra, bu kolların oluşturduğu vadiler buzulun oluşturduğu çöküntüden daha yukarıda kalır. Bu oluşuma “asılı vadiler” denir.
Zımparalama ve parçalanmadan etkilenmiş arazinin bazı kısımlarında çöküntüler suyla dolup paternoster göllerini oluşturur. Hristiyanların kullandığı tesbih tanelerine benzedikleri ve tesbih gibi, ipe benzeyen ince kanallarla birbirlerine bağlandıkları için Latince babamız anlamına gelen sözcükten bu adı almışlardır.
Buzulun başladığı yerde corrie adı verilen ve sirke benzeyen buzyalakları bulunur. Kâse şeklinde olan buzyalaklarının üç tarafı dik yamaçlarla kapalıdır ancak dördüncü taraf vadiye açılır. Buzyalaklarında buz birikir. Önceleri dağın yan yüzlerinde düzensiz arazi şekilleri olarak başlayan oluşum buzun ilerlemesiyle büyüyerek buzyalağı haline gelir. Buzul eridikten sonra buzyalakları genelde tarn adı verilen küçük dağ göllerine dönüşür.
Bir sırtla birbirinden ayrılan iki buzul varsa, zamanla iki buzyalağı arasındaki bu sırt aşınarak aret şekline dönüşür. Bu oluşum zamanla dağ geçidine dönüşebilir.
Buzullar aynı zamanda yüksek enlemlerde görülen fiyordların ve yarların oluşumuna da neden olur.
Buzulların oluşturduğu yeryüzü şekilleri Aret ve buzul boynuzu
Keskin kenarları olan dar sırtlara “aret” denir. Üç ya da daha fazla aretin birleşmesiyle piramidimsi zirve şeklinde ve çok dik kenarları olan “buzul boynuzları” oluşur.
Her iki yüzey şekli de aynı süreçten geçerek, buzyalaklarının parçalanma yoluyla genişlemesi ve buzun çalışması sonucu oluşur. Buzul boynuzları tek bir dağı çevreleyen buzyalakları yüzünden oluşur. Aretler de benzer şekilde oluşur ancak buzyalakları bir daire içinde değil de karşılıklı olarak
107
bir sırtın iki yakasında bulunur. Aynı zamanda iki paralel buzulun birbiriyle çarpışmasından da oluşabilir. Bu şekildeki buzul dilleri aşınma yoluyla sırtları kazarak vadi duvarlarını zımparalar.
Hörgüçkaya
Buzulun yolu üzerinde bulunan bazı kaya oluşumları “hörgüçkaya” diye bilinen küçük tepecikler şeklinde aşınır. Buzul aşınması yoluyla oluşan bu tepecikler, uzun yuvarlağımsı, asimetrik ve hörgüç şeklinde kaya yatağının şekillenmesiyle oluşur. Buzulun geldiği yöne doğru tatlı bir eğimle inen kayaların, buzulun gittiği yöne doğru olan eğimleri ise oldukça diktir. Buzulun geldiği taraftaki yüzey aşınırken, diğer taraftan kaya parçaları koparılarak buzla beraber taşınır. Bu yüzdeki kaya, suyun etkisi, çatlaklardaki buzlanma ve yapısal stres nedeniyle parçalanır.
Bu resimde Bhutan-Himalaya’da buzulların bitiş bölgeleri görünüyor. Son yirmi-otuz yıldır çökelti kaplı buzulların yüzeyinde hızla göllerin oluştuğu gözlemlenmektedir. Tortul çökelti katmanlaşması
Aşınma bölgesinden akan su, buzuldan uzaklara giderken beraberinde ince aşınmış çökeltileri de götürür. Akan suyun hızı azaldıkça, askı halindeki bu maddeleri taşıma yetisi de azalır. Yavaş yavaş bu maddeler su tarafından tortu halinde bırakılarak alüvyon düzlüğü oluşturur.
Alüvyon vadilerinde ortaya çıkan bir oluşum da kazan adı verilen havuzcuklardır. Buzulların yarattığı çukurlar buzul tillerinde de oluşur. Büyük bir parça buz bu tilin içinde sıkışıp, buzul geri çekildikten sonra eridiğinde çökelti içinde delik şeklinde oluşumlar bırakır. Bir kilometre çapında bir buzulun erimesi için yaklaşık 30 yıllık bir zaman gerekmektedir.
Bu şekilde oluşan çöküntülerin çapı genelde 2 km’yi geçmese de, ABD’nin 10.000 göl ülkesi diye bilinen Minnesota eyaletinde bu şekildeki bazı çöküntüler 10 ila 50 metre derinliğe sahip olup 50 km çapa ulaşırlar.
Kama ve esker
Bir buzul boyut olarak kritik noktaya ulaştığında akışı durur ve buz sabit hale geçer. Bu esnada erimeyle oluşan su buzulun üstünden, içinden ve altından akmaya ve gerisinde tortul çökeltiler bırakmaya devam eder. Buz eridikçe arkasında bu tortuların oluşturduğu sütun, teras ya da öbek şeklinde çökeltiler bırakır. Bu çökeltiler genel olarak buz ile temas halindeki çökeltiler olarak bilinir.
Sütun ya da höyük şeklindeki çökeltilere kama denir. Bazı kamalar, erime suyunun buzulun içindeki açıklıklardan bıraktığı tortularla oluşur. Diğer bir deyişle kama, erime suyunun buzulun dışına doğru yarattığı deltalarda tortu bırakmasıyla oluşur.
Buzul, bir vadiyi işgal edince vadinin kenarlarında teras ya da kamalar oluşturabilir.
108
Uzun ama genelde dar olan, yılankavi şekildeki çökelti tipine esker denir. Buzul eridikten sonra geride erime suyunun taşıyarak bıraktığı kum ve çakılın oluşturduğu sırt şeklidir. Bu sırtların bazıları 100 m yüksekliğe sahiptir ve uzunlukları da 100 km yi geçebilir.
Lös çökelleri
Çok ince buzul çökeltileri ya da kaya unu, çoğunlukla çıplak yüzeylerden rüzgârlarla alınıp asıl alüvyon biriken alandan ötelere taşınır. Rüzgârla taşınan lös çökelleri Çin’in bazı bölgeleri ve ABD’nin ortabatısında görüldüğü gibi yüzlerce metre derinliğe sahip olabilir.
Buzul tipleri
Mendenhall Buzulu, Alaska
Alaska’daki Malaspina Buzulu’nun uydudan görünüşü
Norveç’te Engabreen buzul dili
109
Sidley Dağı ve Antarktika’da indlansis
İsviçre’de Aletsch Buzulu
İzlanda’da Vatnajökull buz takkesi
Alaska’daki Riggs Buzulu’nun 1992 yılında çekilmiş bir fotoğrafı
110
Grönland’daki buzul kütlesinin kenarı
33 km lik diliyle Avrupa’nın en uzun buzulu: Aletsch, İsviçre.
Buzullar başlıca ikiye ayrılır:
• Dağ buzulları (ya da Alp tipi buzullar): Dağlarda ve dağlık alanlarda bulunan buzullar. • Kıtasal buzullar (ya da örtü buzulları): Buz Çağı’ndan kalma ve kıtaların geniş alanlarına yayılan buzullar.
Dağ buzulları tipleri
Vadi buzulu
Buzul olarak adlandırılan oluşumların klasik bir biçimidir: Karın üzerine çıkan zirvenin hemen altında besleme havzası görevi yapan buzyalağı ve bir vadinin tüm genişliğini kaplayan ve ırmak şeklinde uzanan bir buzdili ile akarsuya dönüşen buzul cephesi.
Bir vadi buzulu bir veya daha fazla birikme bölgesinden oluşabilir. Komşu buzullarla birleşerek akan buz kütlesi daha da büyüyebilir.
Vadi buzullarına örnekler:
• Fransa’daki Mer de Glace (Buz denizi), • İsviçre’deki Aletsch Buzulu, • Alaska’daki Bering Buzulu.
111
Yamaç buzulu
Genelde bir dağın yamacında bulunan küçük buzullardır. Tek bir birikme bölgesinden ve bazen de küçük bir hareket bölgesinden oluşur. Bu buzullarda aşınma bölgesi ile nadiren karşılaşılır. Buzuldan kütle kaybı ya uçunum ile ya da buz bacalarının (serakların) düşmesi ile olur. Buz bacalarının düştüğü yerde buzul oluşumları ortaya çıkabilir.
Yamaç buzullarına örnekler:
• Fransa’da Ailefroide Buzulu, • Fransa – Pelvoux’da La Momie Buzulu, • Fransa’da Grande Casse (Büyük Yarık)’taki Grands Couloirs Buzulu.
Sonradan oluşan buzul
Yamaç buzullarındaki buz bacalarının düşmesi sonucu ortaya çıkan ve çok yer kaplamayan buzul tipleridir. Aslında bunlar yamaç buzullarının aşınma bölgesi sayılabilir. Vadi buzulu oluşturamayacak kadar küçük olan bu buzullarda hem uçunum hem de yüzeyden erime görülebilir.
Buzyalağı (Sirk) buzulu
Bir buzyalağının tamamını kaplayan ve burada sabit duran buzul biçimidir. Aslında bir vadi buzulunun birikme bölgesidir. Bir birikme bölgesi, dar bir hareket bölgesi ve aşınma bölgesi bulunur.
Buzyalağı buzuluna örnekler:
• Fransa’da Arsine Buzulu, • Avusturya – Jochdohle’de Stubaier Buzulu.
Dağeteği (Piedmont) buzulu
Bir dağ sırasının eteğindeki düzlüğe ulaşan vadi buzulunun bir çeşididir. Birikme ve hareket bölgesi klasik yapıdadır ancak aşınma bölgesi ya parça parça yayılır ya da tek bir buzul parçası olarak düzlüğü kaplar. Buzul parçasının önünde bir sandur düzlüğü oluşabilir. Bu düzlükte drumlin (hörgüçlü kaya), esker, kama, kazan, eratik blok ve buzultaş gibi buzul oluşumlarına rastlanır.
Dağeteği buzullarına örnekler:
• Alaska’da Malaspina Buzulu, • İzlanda’da Vatnajökull’un bazı buz dillerinin son kısmı.
Kıyı buzulu
Bir buzulun dillerinden birinin denize ya da okyanusa ulaşmasıdır. Böyle bir buzul deniz seviyesinde yıllık ortalama sıcaklığın donma sıcaklığına yakın olmasını gerektirdiği için, bu duruma ancak yüksek enlemlerde rastlanır. Fiyortlara dökülen bu tür buzullara Norveç ve Alaska’da rastlanır.
112
Kıyı buzullarına örnekler:
• Norveç’te Svartisen Buzulu’nun Engabreen buzul dili, Atlas Okyanusu’na 20 metre mesafede durmaktadır. • Alaska’da 39 km. uzunluğunda Brady Buzulu Büyük Okyanus’ta Taylor Körfezi’ne dökülür. • Şili’de Brüggen Buzulu Büyük Okyanus’ta Eyre Fiyortu’na dökülür. • Alaska’da Chenega Buzulu Büyük Okyanus’ta Prens William Boğazı’na dökülür.
Doruk buzulu (Yerel buzul şapkaları)
İnlandsis buzullarının özelliklerini paylaşırlar. Geniş bir yüzeye sahip, rastgele biçimlenmiş, kayalık katmanın büyük bir eğimde olmadığı ve geniş buzul cepheleriyle ya da buzullarla buzun tahliye edildiği kalın buzullardır. Aslında, genellikle dağların ya da yanardağların zirvelerinde bulunan küçük inlandsistirler. Eski buzul çağlarından kalan buzul kalıntılarıdır.
Doruk buzullarına örnekler:
• Tanzanya’da Klimanjaro’daki Furtwängler Buzulu, • Alaska’da Sanford Dağı buz takkesi.
Kıtasal buzul tipleri
Yayıldıkları alan çok geniş ve kalınlıkları fazla olduğu için, arazi şekilleri biçimlerini etkilemez. Muazzam büyüklükte buz yığınlarından oluşurlar. Üst kısımları genelde çok az eğimli bir düzlüktür, ara sıra nunataklarla bölünürler. Parçalı ya da bütün olarak akar ve buz akıntıları oluştururlar.
Buzul şapkaları
Genişliği 50.000 km²’den daha az olan kıtasal buzul tipidir.
Buzul şapkasına örnekler:
• İzlanda’da Vatnajökull buz takkesi, • Kerguelen Adaları’nda Cook Buzulu (Fransa), • Svalbard’da Austfonna Buzulu (Norveç).
İnlandsis (Kutupsal buzul şapkası)
50.000 km²’den daha geniş, kıtasal buzul tipidir. Bunlarda buz halinde bulunan su miktarı çok önemlidir. Eğer Grönland’daki buz erirse dünya denizleri 6 metre yükselir. Antarktika’daki buz erirse, bu yükselme 65 metreye kadar çıkabilir.
Dünya’da iki tane inlandsis vardır:
• Grönland inlandsisi • Antarktika inlandsisi
113
Sıcaklıklarına göre buzullar
Buzullar sıcaklıklarına göre de sınıflandırılır. Bu sınıflandırma buzulların yüksekliği ve bulundukları enleme bağlı olduğu kadar, altlarında volkanik hareketlilik olup olmamasına da bağlıdır:
• Ilıman buzul (eş sıcaklıklı) yıl boyunca yüzeyin hemen altında (10 ila 20 m derinliğe kadar) erime noktasında bulunan buzullardır. Dağların (Himalayalar, Alpler ve Kayalık Dağları gibi) alçak ve orta yüksekliklerinde bulunurlar. • Soğuk buzullar (ya da Kutup buzulları) ise tabandaki sıcaklığın yıl boyunca −30 °C’nin altında olduğu ve buzulun her zaman donma noktasının altında bulunduğu buzullardır. Kutuplarda ve dağların zirvelerinde bulunan bu tür buzullarda kütle kaybı genellikle uçunum yoluyla oluşur. • Kutupaltı (çok sıcaklıklı) buzullarında tabandaki sıcaklık yıl boyunca −30 °C’nin altındadır. Ancak çok sıcak olan aylarda karın toplanma bölgesindeki sıcaklığı erime noktasını geçebilir. Dolayısıyla iç akaçlama bulunsa da taban erimesi yok denecek kadar azdır.
Sıcaklığa göre sınıflandırma çeşitlilik gösterdiği için, erime durumunu tanımlamak üzere buzulların değişik bölümleri kullanılır. Yaz aylarında bile erime olmayan bölüme kuru kar bölgesi denir. Yüzey erimesi bulunan ve genellikle eriyip tekrar donmuş buz lensleri ve buz tabakaları olan bölüme süzülme bölgesi denir. Önceki yaz sonundan beri toplanan karın 0 °C’ye geldiği yere ıslak kar bölgesi denir. Ekleme buz bölgesi ise çok fazla erime ve donma olan ve buz lenslerinin tek bir kütle oluşturacak şekilde kaynamış olduğu bölümdür.
Turizm
İsviçre’deki Fee Buzulu içine kazılmış mağara
Buzullar önemli birer turist cazibe noktasıdır. Buzullara gitmenin değişik nedenleri vardır:
• Manzara, • Yazın kayak yapabilmek, • Buz mağaraları, • Buz tırmanışları, • Dağcılık, • Motorlu araçlarla ya da yaya olarak buz üzerinde trekking.
114
Kıtalara göre büyük buzullar
Kıtalara göre bazı büyük buzullar
Avrupa Asya Afrika Okyanusya Amerikalar Antarktika
Fransa:
• Mer de Glace • Argenti ère Buzulu • Cook Buzulu (Kergue len Adaları)
İsviçre:
• Aletsch Buzulu
İzlanda:
• Vatnajö kull
Norveç:
• Austfon na • Folgefo nna • Jostedal sbreen
Hindistan:
• Siachen Buzulu
Kırgızistan:
• Inylche c Buzulu
Tanzanya:
• Furtwän gler Buzulu (Klimanj aro)
Yeni Zelanda:
• Hook er Buzul u • Franz Josef Buzul u • Fox Buzul u • Tasm an Buzul u
Alaska, ABD:
• Barnard Buzulu • Malaspi na Buzulu • Menden hall Buzulu
Arjantin:
• Perito Moreno Buzulu
• Beardmor e Buzulu • Axel Heiberg Buzulu • Commonw ealth Buzulu • Kanada Buzulu
Dünya dışındaki buzullar
115
Mars gezegeninin kuzey kutup buz şapkası
Güneş sisteminde yalnız Dünya üzerinde değil diğer gezegen sistemlerinde de buzullar bulunur:
• Mars üzerinde kutuplardaki buz şapkalarının dışında da buzulların izlerine rastlanmıştır. Hatta kutuplara yakın bölgelerdeki bazı kraterlerin çatlaklarında hâlâ bazı buzulların bulunduğu sanılmaktadır. • Jüpiter’in doğal bir uydusu olan Ganymede’nin yüzeyi su buzu ve silikatlardan oluşur. • Jüpiter’in diğer iki uydusu olan Callisto ve Europa’nın yüzeyleri de su buzundan oluşmuştur.
• Türkiye’nin buzulları
Türkiye’nin buzulları
Kaçkar Dağları’nın en yüksek noktası Kaçkar Dağı zirvesi
Türkiye’de az da olsa özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde bulunan daimî kar sınırının üzerindeki dağlarda buzullar bulunur. Genellikle vadi buzulu ve buzyalağı buzulu tipinde olan buzulların yanı sıra, Türkiye’nin tek doruk buzulu (buzul şapkası) Ağrı Dağı’ndadır ve 10 km2’lik alanıyla da ülkedeki en büyük buzuldur. Türkiye’nin en büyük vadi buzulu ise ülke içindeki buzulların üçte ikisini bulunduran Güneydoğu Toroslardaki 4 km uzunluğu ve 8 km2 alanıyla Uludoruk Buzulu’dur.
Türkiye’de bulunan buzulların, 20. yüzyılın başından beri eriyerek geriledikleri gözlemlenmiştir.
Türkiye’deki buzullar başlıca üç bölümde incelenir:
• Toros Dağları, • Doğu Karadeniz Dağları, • Volkanlar.
116
Konu başlıkları
• 1 Toros Dağları buzulları • 2 Doğu Karadeniz Dağları’ndaki buzullar • 3 Volkanlardaki buzullar
Toros Dağları buzulları Batı Toroslar’da güncel buzul bulunmamasına karşılık, Orta Toroslarda bir miktar küçük buzula rastlanır. Güneydoğu Toroslar ise Türkiye’nin güncel buzullarının %65’ini barındırır.
• Güneydoğu Toroslar’daki buzullar: o Uludoruk Buzulu (Cilo Dağı) o Mia Hvara Buzulu (Cilo Dağı) o Suppa Durek Buzulu (Cilo Dağı) o Geverok Buzulu (Sat Dağı) o Kavuşşahap Dağı’ndaki buzul • Orta Toroslar’daki buzullar o Lolut Buzulu (Aladağ) o Bolkar Dağları ve Dedegöldağ’daki buzullar Doğu Karadeniz Dağları’ndaki buzullar
Doğu Karadeniz Dağları’ndaki buzulların çoğu yörenin en yüksek zirvesi olan Kaçkar Dağı’ndadır.
• Kaçkar Dağı’ndaki buzullar: o Kaçkar I, II, III buzulları o Krenek I, II buzulları o Dübe Buzulu • Verçenik Dağı’ndaki buzullar: o Sinançor Buzulu o Dilektepe Buzulu • Altıparmak Dağı’ndaki Kırmızıgedik Buzulu • Bulut Dağı’ndaki Avucur Buzulu • Soğanlı Dağı’ndaki buzulcuklar • Gâvur Dağı’ndaki Avliyana Buzulu • Giresun Dağı’ndaki buzulcuklar
Volkanlardaki buzullar
Türkiye’deki üç önemli stratovolkanda da buzul bulunmaktadır:
• Ağrı Dağı doruk buzulu • Süphan Dağı vadi buzulu • Erciyes Dağı vadi buzulu
117
Yeraltı suyu
Yeraltı suyu birçok şehrin, havzanın ve sanayi tesisinin su ihtiyacını karşılamak üzere faal durumda olan doğal su kaynağıdır.
Yeryüzüne düşen yağışların bir bölümü bitkiler tarafından tutulmakta, bir bölümü toprak tarafından emilmekte, bir bölümü yüzeysel akıma geçerek akarsulara kavuşmakta, bir bölümü de yüzeyden alta doğru sızarak muhtelif derinliklerde kayaların çatlaklarında, çeşitli boyuttaki kum, mil ve çakıl gibi malzemelerin arasındaki boşluklarda depolanmaktadır. Yeraltındaki boşluk veya gözeneklerde tutulan suya “yeraltı suyu” denilmektedir.[1] Yeraltı suyu dünyanın tatlı suyunun yaklaşık olarak %22’sini sağlar. Hidrolojik döngünün bir parçasıdır. Yeraltı suyunun kaynakları yağışlar, okyanuslar, ırmaklar, göller, bataklıklar, yapay gölcükler ve su arıtma sistemlerinden oluşur.[2] Konu başlıkları
• 1 Akifer • 2 Yeraltı sularının hareketi • 3 Yeraltı sularının fiziksel-kimyasal özellikleri • 4 Kaynaklar o 4.1 Kaynak Sınıflandırılması • 5 Kaynakça
Akifer
Akifer
Akifer, yeraltı suyunu tutan ve ileten kayaç ortamına akifer denir. İçlerine suyun serbestçe girebileceği veya hareket edebileceği boyutta ve miktarda birbiriyle bağlantılı boşluk içeren kayaçlardan oluşmuş geçirimli kesimlerdir.[2] 118
Yeraltı sularının hareketi Yeraltı suyunun aşağı yönlü hareketi için gereken enerjiyi yer çekimi sağlar.[2] Yeraltı suları yeryüzünde akan suların aksine çok yavaş hareket ederler. Bu nedenle yeraltı sularının hızı bir günde veya bir yılda alınan yol olarak m/yıl şeklinde ifade edilir. Yeraltı sularında hareket yavaş olduğu için akış düzgündür.[1] Yeraltı sularının fiziksel-kimyasal özellikleri
Yeraltı sularının fiziksel ve kimyasal özellikleri incelendiğinde bazı ayırıcı özellikler bulunduğu dikkat çeker. Bunlardan fiziksel özellikler arasında en dikkat çekici olanlar sıcaklık, akış hızı, basınç durumu ve seviye değişmeleri gibi özelliklerdir. Yeraltı suları tıpkı yerüstü sularında olduğu gibi saf değildir.
Erimiş bazı kimyasal maddelerle karışık olarak bulunurlar. Hemen bütün yeraltı sularının kimyasal bileşimlerinde az çok belli oranlarda elementler bulunur. Bunlar; Kalsiyum karbonat, kalsiyum sülfat, sodyum klorür, demir, kükürt, azot ve silisyum gibi elementlerdir. [3] Yeraltı suyunun topoğrafya üzerinde akışa geçtiği ya da süzüldüğü yerlere “kaynak” denir.[2] • Süreklilik Durumuna Göre Kaynaklar • Konumlarına Göre Kaynaklar • Jeolojik Özeliklerine Göre Kaynaklar • Akifer Tiplerine Göre Kaynaklar • Yeryüzüne Çıkış Şekline Göre Kaynaklar • Sıcaklıklarına Göre Kaynaklar • Sularının Kimyasal Bileşimine Göre Kaynaklar
Nehir Başlığın diğer anlamları için Nehir (anlam ayrımı) sayfasına bakınız. Başlığın diğer anlamları için Irmak (anlam ayrımı) sayfasına bakınız.
Gambia Nehri
Nehir ya da ırmak, genellikle denizlere, göllere ya da bir başka büyük akarsuya dökülen, özellikle genişliği ve taşıdığı su miktarı bakımından büyük akarsulara verilen genel isimdir.[1] Bazı durumlarda ise bir başka suya ulaşmadan yer altında kaybolduğu ya da tamamen kuruduğu da görülmektedir. Büyük akarsular nehir ya da ırmak olarak adlandırılırken daha küçükleri ise çay ve dere olarak adlandırılırlar.
119
Nehir, su döngüsünün önemli bir öğesidir. Nehirlerdeki suyun temel kaynağı yağışlardır. Yağmur ya da kar yağışı ile yer yüzüne inen su yüzey akıntıları, yer altı suları biçiminde nehirleri beslerken buzullar gibi doğal kaynakların erimesiyle oluşan suları da bu kaynaklara ekleyebiliriz.[2] Nehirlerin doğduğu yere kaynak, denize döküldüğü yere ağız denir. Büyük ırmaklara katılan görece küçük ırmaklar genellikle kol diye adlandırılır.
Bir çay ile nehir arasındaki fark açık ve net olarak tanımlanamamıştır. Çay dereden büyük ama ırmaktan küçük akarsu olarak[3] tanımlansa da bu büyüklük kavramı görecelik göstermektedir. Bazen bu ayrım akarsunun üzerinde yapılan aktivitilere (taşımacılık, suyun ekonomik değeri, çevresel faktörler) göre belirlenebilir.
Nehirlerdeki sukayıpları nehir yatağından veya derindeki akiferden meydana gelen su sısıntıları ve kısmen de buharlaşma neticesinde olur.[2] Nehirlerdeki toplam su miktarı dünyadaki toplam su miktarının sadece küçük bir parçasını oluşturmaktadır;
Uydudan Amazon Nehri’nin görünümü
Nehirler, kaynaklarından başlamak üzere yer çekiminin etkisiyle yokuş aşağı yönde akarak bu akışlarını bir deniz ya da göle ulaşıncaya kadar sürdürürler. Ancak kurak alanlarda nehirlerin sularının tamamını buharlaşma yoluyla kaybettiği durumlarda mevcuttur. Bazı durumlarda ise bir nehrin belli yerde yer altına girerek bazı kayaç türlerinin içinden yer altı suyu oluşturacak biçimde yoluna devam ettiği de olmaktadır. Yine bazı nehirler insan eliyle yaratılmış edüstriyel bölgelerde aşırı yoğun olarak kullanılmakta ve bu da nehrin sularının doğal akıntısına devam edemeden tükenmesine neden olabilmektedir. Dünya üzerimndeki suyun %97’si okyanuslarda bulunurken içilebilir su miktarının üçte biri ise kara buzullarında bulunmaktadır, ve geri kalanının neredeyse tamamı yer altı kaynaklarındadır. Göller içilebilir suyun sadece %0,5’lik bir kısmı içerirken nehir kanallarında bulunan suyun oranı ise bunun yarısı olan %0,025’tir ve bu da dünyadaki toplam su reservinin dört binde birine denk gelmektedir.[2] Topoğrafyası
Bir nehrin suları genellikle yatak dediğimiz doğal bir kanal içinde akar. Bazı büyük nehirler, özellikle ovalar gibi düz alanlarda akarken belli dönemlerde ya da sürekli olarak nehrin her iki kıyısından taşacak biçimde sel benzeri biçimde de akarlar. Nehrin başladığı yani kaynağının olduğu kısım yukarı nehir olarak adlandırılırken nehrin akış yönü doğrultusu ise aşağı nehir olarak adlandırılır.
120
Göl
Arjantin’de göl
Göl, karalar üzerindeki çanakları doldurmuş tatlı veya tuzlu su kütlesi. Göller, kapalı havzaları dolduran geniş, durgun su kütlesi olarak da tanımlanır. Göller, yeryüzündeki tatlı suların %87’sini oluştururken, karalar üzerinde kapladığı alan %2’dir.
Göller, yer altı ve yer üstü sularıyla beslenir ve acı, tatlı, sodalı ve tuzlu olabilir. Bu farklılığın nedenleri, iklim koşulları, beslenme kaynakları, gölün bulunduğu arazinin yapısı, gölün büyüklüğü, derinliği ve gideğeninin (göl ayağı) olup olmamasıdır.
Beslenme kaynağı güçlü olan göller fazla sularını bir gideğen yardımıyla denizlere boşaltır. Sularını dışarıya bir gideğen yardımıyla boşaltan göllerin suyu tatlı, sularını dışarıya boşaltamayan göllerin suyu ise acı veya tuzludur. Göller ve nehirler tatlı su ekosistemine girer.
Yeryüzündeki başlıca göller Göl adı Yüzölçümü (km2)
Derinlik (m)
Su Tipi Ülke
Hazar Denizi (Hazar Gölü) 393.897 768 Tuzlu Azerbaycan, Iran, Kazakistan, Rusya, Türkmenistan
Superior Gölü 82.414 405 Tatlı ABD , Kanada
Viktoria Gölü 68.870 85 Tatlı Tanzanya, Kenya, Uganda
Huron Gölü 59.596 229 Tatlı ABD, Kanada
Michigan Gölü 58.016 85 Tatlı ABD Tanganika Gölü 32.893 1470 Tatlı Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Tanzanya,
121
Göl adı Yüzölçümü (km2)
Derinlik (m)
Su Tipi Ülke
Zambiya, Burundi
Büyük Ayı Gölü 31.792 88 Tatlı Kanada
Baykal Gölü 31.492 1637 Tatlı Rusya (Sibirya) Aral Gölü 28.687 32 Tuzlu Kazakistan, Özbekistan (1998’de, geçmiş 68.000 km² 68 m)
Büyük Esir Gölü 28.438 614 Tatlı Kanada
Erie Gölü 25.745 64 Tatlı ABD, Kanada
Winnipeg Gölü 24.341 19 Tatlı Kanada
Ontario Gölü 19.500 225 Tatlı ABD, Kanada
Balkaş Gölü 16.996 27 Tuzlu Kazakistan
Çad 10.000-20.000 6,5 Tatlı Nijerya, Kamerun, Nijer, Çad
Vostok Gölü 11.500 1000 Tatlı Antarktika
General Carrera Gölü 2.200 836 Tatlı Şili, Arjantin
Argentino Gölü 1.466 719 Tatlı Arjantin
Malavi Gölü (Nyassa Gölü) 23.310 706 Tatlı Malavi, Tanzanya, Mozambik, Afrika
Issık Göl 6.236 668 Tatlı Kırgızistan
Crater Lake 53 592 Tatlı ABD
Tahoe Gölü 497 501 Tatlı ABD
Van Gölü 3.740 451 Sodalı Türkiye
Como Gölü 146 410 Tatlı İtalya Göl ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunmaktadır.
• Krater gölü • Türkiye’nin gölleri • Gölet
122
Dolu
Dolu tanecikleri
Dolu, kule tipi bulutlardaki düşey hava sirkülasyonuna kapılan bulut damlacıklarının bulut içindeki 0 derece ve -40 derece seviyelerini geçerken (donma ve erimeler ile) tabaka tabaka büyümesi ile oluşur.
Bulut içinde düşey hava sirkülasyonunu ve yerçekimini yenilerek yere düşen dolu taneleri bulut ile yer arasındaki hava sıcaklığından çok fazla etkilenmez. Ama bulut tabanından ayrılan kar kristalleri içinden geçtiği hava tabakasının sıcaklığına göre, kuşbaşı kara, granül şeklindeki kara, sulu sepkene, yağmura veya donan yağmura dönüşebilir.
Yağmur damlaları fırtına nedeniyle donar. Yere doğru inerken hava akımları bunları bir aşağı bir yukarı sürükleyerek daha büyük buz parçaları hâline getirir. Ağırlaşan buz parçaları yere düşer. Buna dolu denir.
Dünyada dolu yağışının en yoğun yaşandığı bölge Kuzey Amerika kıtası, özellikle de Meksika Körfezi’nin kuzey kesimleridir. Bu zamana kadar kaydedilmiş en iri dolu tanesi de Bangladeş’in Gopalganj bölgesine [23°00’K, 89°56’D, rakım: 4 m] düşmüş olup ağırlığı yaklaşık 1 kg’dir. Bu dolu yağışında 92 kişi ölmüştür
123
Sis
Türkiye’nin Bolu ilinin kırsalından, sisli bir gün doğumu.
Sis, yatay görüş mesafesini 1 km’nin altına düşüren meteorolojik bir olay. Stratus bulutunun yerde veya yere yakın seviyede oluşması olarak da bilinir. Hava içindeki su buharının yoğuşması veya donarak kristalleşmesi sonucu ortaya çıkan çok küçük su damlacıkları veya buz kristallerinden meydana gelir. Görüşü fazla düşürmeyen hafif sise pus denir.
Sis içinde çisenti biçiminde çok hafif yağış olabilir. Zirai açıdan faydalı olduğu kadar güneşe engel olduğu için gündüz sıcaklıklarının artmasını engeller, deniz, kara ve hava ulaşımını büyük ölçüde olumsuz etkiler.
Konu başlıkları 1 Sis türleri
o 1.1 Hava kütlesi sisleri   1.1.1 Radyasyon sisi  1.1.2 Adveksiyon sisi  1.1.3 Yamaç sisi  1.1.4 Cephe sisleri
Sis türleri Hava kütlesi sisleri
Radyasyon sisi
Açık ve durgun gecelerde ısı kaybı sebebiyle yer yüzünde hava soğur. Bu soğuk hava özellikle çukurluk alanlara, vadi ve ovalara yoğun olduğu için çöker. Yerden yukarı doğru yükseklik arttıkça atmosferde ters bir sıcaklık dağılımı ortaya çıkar, buna enverziyon denir. Enverziyonla beraber yükseklik arttıkça sıcaklık da artar. Eğer aşağıdaki soğuk havanın sıcaklığı, yukarı seviyedeki daha sıcak havanın çiğ noktasını yakalarsa sis meydana gelir. Genellikle gece başlar, gündüz hava ısınınca
124
öğleden sonraya doğru ortadan kalkar. Bazen durgun havalarda günboyu etkili olabilir. Radyasyon sisi karasal bölgelerde görülür.
Radyasyon sisinin oluşması için ideal şartlar şunlardır:
• Bulutsuz bir gece • Nemli hava • Hafif rüzgâr (5-7 knot)
Adveksiyon sisi
Adveksiyon sisi etkisindeki Golden Gate Köprüsü, San Francisco.
Sıcak ve nemli havanın soğuk bir yüzey üzerine hareketi ile soğuyarak içeriğindeki su buharının yoğunlaşması sonucu oluşan sislerdir. Adveksiyon havanın kısaca yatay hareketi demektir.
Yamaç sisi
Rüzgârla taşınan hava kütlesinin dağ veya tepe yamacı boyunca yükselerek soğuması neticesinde oluşan sistir. Özellikle havanın çok nemli olduğu günlerde görülür.
Cephe sisleri
Karşılaşan iki farklı hava kütlesinden sıcak olanın soğuk olan üzerinde yükselerek soğuması neticesinde oluşan sislerdir. Genellikle sıcak cephelerde görülür çünkü sıcak cephe, soğuk cepheye göre ağır hareket eder.
125
San Francisco’nun şehir merkezine yaklaşan sis
Hava durumu
Yağış türleri Dolu · Kar · Yağmur · Çisenti · Kırkikindi · Konveksiyonel · Sulusepken · Çiy · Kırağı   Mevsimler İlkbahar · Yaz · Sonbahar · Kış   İklimler Akdeniz · Karadeniz · Karasal · Ilıman · Marmara · Soğuk · Çöl · Sıcak · Muson · Ilıman okyanusal iklim · Step iklim   Rüzgârlar Fırtına · Alize · Dalaz  · Pampero · El Niño · Jet stream · Meltem · Lodos · Kasırga · Siklon · Hortum · Tayfun  · Wind shear   Bulutlar Sirrüs · Sirrokümülüs · Sirrostratüs · Altokümülüs · Altostratüs · Nimbostratüs · Stratokümülüs · Stratüs · Kümülüs  · Kümülonimbus   Meteorolojik olaylar Dağ dalgası  · Gök gürültüsü  · Gökkuşağı  · Görüş  · Kum fırtınası  · Nem  · Oraj  · Pus  · Sel  · Sis  · Su buharı  · Su taşkını  · Süper hücre  · Şimşek ve yıldırım  · Toz  · Toz pusu  · Tsunami   Küresel ısınma Sera etkisi · Sera gazları · Global Warner
126
Çisenti
Stratus opacus uniformis. Çisenti genellikle stratüs tipi bulutlardan yağar ve sisli havalarda görülür.
Çisenti ya da çiseleme, çok küçük su damlaları halindeki bir yağış türü Çoğunlukla 0,2-0,5 mm çapında olan damlacıklar hava akımları nedeniyle bazen uçuyor gibi görünürler. Büyük damlalar yağmur damlası iken, daha küçük olanlar genellikle bulut veya sis damlacıklarıdır. Meteorolojik sembolü DZ’dir.
Çiseleme yağış türü, damlacıkların genellikle çapı  0,5 mm den küçük olup su moleküllerinden oluşmaktadır. Bu yağış türü genellikle stratus ve stratucumulus bulut türlerinden yağdırılır. Bu damlacıkların çok küçük olmasından dolayı çok büyük bir kısmı daha yere düşmeden buharlaşıp su buharı döngüsüne katılmaktadır ve tamamını gözleme şansımız olmamaktadır.
Çiseleme genellikle insan üzerinde çok küçük etkilere sahip olmasına rağmen güvenilmez havaya öncülük yapabilir. Donma noktası sıfırın altındayken çiseleme yine de yeryüzüne düşebilir. Bu yağışın ardından yollarda tehlikeli olan ani buzlanma meydana gelebilir.
Bu yağış okyanus üzerinde geniş alanda çok sık görülen bir türdür. Az da olsa daha soğuk olan astropika alanlarında da görülmektedir. Bu alanlar deniz sınır tabakası boyunca uzanan stratus ve stratucumulus bulutlarınca hakimdir. Düşük yığılma oranı olmamasına rağmen, çiseleme açıkça meydana gelmektedir. Bu da bilim adamlarını daha karmaşık hassas cihazlar, yüksek frekanslı çiselemeyi fark edebilen türden radarlar üretmeye motive etmiştir. Bu çalışma gösteriyor ki, çiselemenin yoğunluğu güçlü bir şekilde bulut şekline ve okyanus yüzeyindeki havanın yükselmesine bağlıdır. Yüksek çiseleme miktarı,  bulut damlacıklarının düşük konsantrasyonlu hava kütlelerinin bulunduğu deniz bulutlarında eğilimli olduğu görülmüştür. Bu bulut ve çiseleme arasındaki bağlantı yüksek çözünürlüklü sayısal modelleme simülasyonu örneğin large eddy smulation ile incelenebilir
Kırkikindi yağışları
Kırkikindi, Anadolu’da kış ve yaz başlarında genelde öğleden sonra, ikindi saatlerinde görülen konveksiyonel yağışlara halk arasında verilen isimdir. Bu yağışlara, genelde ikindi vakti başladığı ve 40 gün yağdığına inanıldığı için kırk gün, ikindi vakti yağan yağışlar anlamında Kırkikindi yağışları
127
denmiştir. Lakin, 40 gün sürmelerinin bilimsel bir dayanağı yoktur. Bu konveksiyonel yağışların dönem aralıkları sinoptik koşullara göre yıldan yıla fark edebilmektedir.
Isı kapasitesi, albedo gibi özellikleri açısından farklı karakteristiklerdeki araziler, güneş ışınlarından farklı dozlarda etkilenirler ve atmosferik sınır tabakanın ısınması da alttaki yüzeye göre farklılık gösterir. Bu farklılık, yere yakın tabakada bir heterojenlik oluşturur ve meydana gelen yoğunluk farkı, daha düşük yoğunluktaki (genellikle fazla ısınan) hava parselinin yükselmesini tetikler. Gerçekleşen konveksiyon yeterince güçlü ise gökgürültülü fırtına meydana gelir. Tabii bunda düşey rüzgar kayması ve troposferin üst seviyelerindeki soğuk hava da etkilidir. Kırkikindi yağışları da diğer konvektif yağışlarda olduğu gibi kısa süreli ve ani bastıran sağanaklar şeklinde görülür. Çoğunlukla birkaç saati aşmaz ancak önemli bir miktar bırakır. Koşullar uygun ise dolu da vuku bulabilir.
Konveksiyonel yağış
Yükselim yağışının oluşumu
Yükselim yağışına neden olan Kümülonimbus bulutu
Konveksiyonel yağış ( Konvektif yağış, Kırkikindi yağışı, Yükselim yağışı) ısınan hava parselinin, her 1000 feet mesafede adyabatik olarak 3 derece soğuyarak içeriğindeki nemin yoğunlaşması sonucu oluşan kümüliform bulutlarının neden olduğu yağıştır. Yükselen hava parselinin sıcaklığı çevredeki havadan daha sıcak olduğu müddetçe hava yükselme devam eder ve parselin daha sıcak olduğu atmosfer tabakalarında hava kararsızdır. Çevresel sıcaklık ile parsel sıcaklığının birbirine eşit olduğu yükseklik denge seviyesi olarak adlandırılır. Denge seviyesinden itibaren hava kararlıdır ve
128
aşağı yönlü hava akımı başlar. Denge seviyesi ne kadar yüksekte bulunursa, kümülonimbus bulutlarının dikey gelişme imkânı bir o kadar fazladır. Parsel sıcaklığı ile çevresel sıcaklık arasındaki fark çok fazla olan bir bölgede, dikey rüzgar da fazla olduğundan oluşabilecek konvektif bir fırtınanın hortum ve dolu yapma kabiliyeti artar.
Konvektif yağışlar genellikle sağanak olarak tabir edilen, kısa süreli yağışlardan ibarettirler.
Şimşek aktivesi, konvektif yağışları stratiform tipi bulutların neden olduğu kararlı hava yağışlarından ayıran en önemli özelliğidir.
Sulusepken
Yağmur ve karın aynı anda yağış olarak yere düşmesi olayıdır. Bu yağış türüne sulusepken kar yağışı adı da verilmektedir. Su buharının soğumasıyla yoğunlaşma çekirdekleri oluşur, yoğunlaşmamın devamında zerrecikler büyür ve yağmur damlasına dönüşür. Yer çekiminin etkisiyle aşağı doğru düşen damla 0°C’nin altıda sıcaklığa sahip bir katmandan geçerken damlalar kısmen donar. Oluşan yağış sulusepken olarak adlandırılır.
Kırağı
Kırağı
Kırağı, atmosferik sinir tabakadaki hava partiküllerinin efektif buhar basıncının, yüzeyin sıcaklığına ait buz üstünde donmuş buhar basıncından daha alçak olması sonucu, havadaki su buharının soğuk yüzey ve/veya cisim üzerinde yoğuşarak katı feyze geçmesidir. Kısaca kırağı zeminler üzerindeki yoğunlaşmanın buz kristalleri şeklinde olmasıdır. Kırağının oluşabilmesi için de havanın açık ve durgun olması gerekir. Oluşum biçimi bakımından çiyden bir farkı yoktur. Meteorolojide yağış
129
kategorisinde değerlendirilmez. Soğumanın çok şiddetli olduğu yerlerde, havanın temas ettiği yüzeylerde buz kristallerişeklinde oluşan yoğuşma ürünüdür. Türkiye’de bu olay kış mevsiminin başlarında görülür
Pus
Danimarka’da puslu hava
Pus, görüş mesafesini çok azaltmayan bir tür hafif sis. Atmosferdeki çok küçük su damlacıklarından (50-200 mikron çapında) kaynaklanır. Sis ile pus arasındaki tek fark görüş mesafesidir. Görüş mesafesi 1 km’den az ise sis, eşit veya fazla ise pus kabul edilir. Meteorolojide Fransızca kökenli BR (brume) kısaltması ile gösterilir.
ABD’de bazen pus (mist) sözcüğü çisenti (drizzle) anlamında da kullanılır. Benzer şekilde Birleşik Krallık’ta bazen yoğun sis eşliğindeki çisentiye “İskoç pusu” (Scotch mist) denir.
Sis, hava içindeki su buharının yoğuşması veya donarak kristalleşmesi sonucu ortaya çıkan çok küçük su damlacıkları veya buz kristallerinden meydana gelir. Normal hava şartlarında veya volkanik faaliyetlerden dolayı doğal olarak oluşabilir
Yağış
130
Buharlaşma ve suyun yoğunlaşması yağışların en büyük nedenlerindendir
Yıl içinde ortalama yağışın aylara göre değişimi
Kırağı
Vergla
Yağış, hava kütlelerinin soğuk bir hava tabakası ile karşılaşarak, soğuk bir yerden geçerek ya da yükselerek soğuması sonucunda içerisindeki su buharının yoğuşarak sıvı veya katı halde yeryüzüne inmesi olayıdır. Plüvyometre adı verilen bir âletle ölçülür. Yıllık yağış miktarı mm, cm ve m olarak,
131
günlük yağış miktarı ise kg/m² ile ifade edilir. Birçok farklı formda meydana gelebilir, bunlar yağmur, kar, graupel, dolu ve sulusepkendir.
Konu başlıkları
• 1 Yağışın Oluşumu • 2 Yoğunlaşma Ürünleri • 3 Oluşum Şekillerine Göre Yağış Türleri  o 3.1 Konveksiyonel (Yükselim) Yağışlar o 3.2 Cephe Yağışları o 3.3 Orografik Yağışlar • 4 Yağışın Yeryüzüne Dağılışı [3] • 5 Yapay yağmur
Yağışın Oluşumu
Yağışın oluşabilmesinin temel şartı ortamda su buharı (nem) bulunmasıdır. Nemin yanında şu olaylarında gerçekleşmesi gereklidir
• Soğuma: Yoğunlaşmanın gerçekleşmesi için soğumanın gerçekleşmesi gerekir. Soğuma, sıcak havanın soğuk zemine temasıyla (konveksiyon) oluşabilir. Gökyüzünün açık olduğu bulutsuz gecelerde yerin ısı kaybıyla (radyasyon) olabilir. Soğuk ve sıcak hava kütlelerinin karışımı ile oluşur. Isınan havanın yükselmesi ile (adyabatik) yöntemle soğuma gerçekleşir. • Yoğunlaşma: Nemin bulunduğu havada yoğunlaşmanın başlayabilmesi için yoğunlaşma çekirdeklerinin bulunması gerekir. Yoğunlaşma çekirdeği; havadaki asılı haldeki çölden kalkan tozlar, okyanuslardan uçuşan tuz parçaçıkları, volkandan püsküren kül zerrecikleri, meteorların parçalanma artıkları gibi katı zerreciklerdir. 10 mikrondan küçük bu parçacıklar üzerinde su tutunabilir. İnce film tabakası halindeki higroskopik su giderek kalınlaşır. Yer çekimine karşı koyamayacak ağırlığa ulaşınca düşmeye başlar. • Alana yeni bulut gelmesi: Bulutlarda bulunan 2-3gr/m³ su kısa sürede tükenir, alana yeni bulutlar gelmedikçe uzun ve güçlü bir yağış oluşmaz.
Yoğunlaşma Ürünleri
• Yağmur: Bulutlardan düşen 0.5 mm çapından daha büyük su damlalarına verilen isim. 6 mm’den büyük yağmur damlalarının hava sürtünmesinden dolayı parçalanır ve küçülür. • Kar: Buluttaki nemin 0°C altında buz kristalleri şeklinde yoğunlaşmasıyla oluşan yağış türü. • Dolu: Dikey hava hareketlerine bağlı, damlacıkların yükselmesi ve donmasıyla oluşan buz parçalarının yere düşmesiyle oluşur. • Çisenti: 0.5 mm’den küçük damlaları olan yağmura verilen addır. • Sulusepken: Kar ve yağmurun birlikte yağması durumudur. • Çiy: Baharlarda, açık, soğuk ve rüzgarsız gecelerde zemin, bitkiler ve cisimler havadan daha soğuk durumdaysa, su buharı bu cisimler üzerinde yoğunlaşır. Yerdeki cisimler üzerinde su damlacıkları oluşur. • Kırağı: Çiy oluşumu ile benzerdir. Farkı, toprak ve zeminde soğumanın şiddetli olmasından dolayı, nem buz kristalleri haline dönüşür. Cisimlerin üzerini ince, beyaz bir buz tabakası kaplar. • Kırç: Aşırı soğumuş cisimler üzerinde buz tabakaları halinde yoğunlaşmasıdır. Kırağının ilerlemiş halidir.
132
• Vergla: 0°C’nin altına kadar soğumuş cisimler üzerine yağmur tanelerinin düşerek, donmasıyla oluşur.
Yağmur, kar, dolu, çisenti, sulusepken gökyüzünden düştükleri için yağış (düşen hidrometeor) denir. Kırağı, çiğ, vergla yerde oluşur, düşmeyen hidrometeor adı verilir.
Oluşum Şekillerine Göre Yağış Türleri Konveksiyonel (Yükselim) Yağışlar
Konveksiyonel yağışların oluşum şekli
Yükselim yağışları olarak da bilinirler, ısınan havanın yükselerek soğuması sonucunda; sıcaklık düşer, mutlak nem azalır, bağıl nem yükselir. Hava neme doygun hale gelince yağış bırakır. Alçak basınç alanlarında havanın yükselme hareketinden dolayı sıkça görülür. Ekvator çevresinde yılın her vaktinde, Türkiye’de daha çok ilkbahar mevsiminde bu yağışlara rastlanır.
Mutlak nem
Mutlak nem, havanın hacim birimi (m³) başına içerdiği su buharının gram cinsinden kütlesine denir. En basit ifade tarzı olmasına rağmen bağıl neme nazaran daha az kullanılır.
Hacmin esas alındığı bu değerlendirmede havanın içerdiği su buharı miktarı sıcaklığa bağlıdır. Zira çevresinden hacim olarak soyutlandıktan sonra basınç değişikliklerine maruz kalsa da o hacme giren havanın miktarı değişmeyeceğinden içerisinde tutabileceği su buharı miktarı sadece sıcaklıktan etkilenecektir.
Burada, 1 m³ havanın belirli bir sıcaklık derecesinde tutabileceği en yüksek su buharı miktarı “doygunluk nemi” olarak da tanımlanabilir. Mutlak nem buharlaşma olanaklarına bağlıdır. Özellikle yüksek sıcaklıkta ve buharlaşmaya elverişli yüzeylerde fazla olur. Bu nedenle ekvatordan kutuplara, kıyılardan iç kısımlara ve yükseklere doğru azalır. Yazın kıştan, gündüzleri de gecelerden fazladır. Mutlak nem higrometre adı verilen aletle ölçülür. Coğrafya bölümünde kullanılan kelimedir. Nem İnsanları rahatsız edebilmektedir.
133
Bağıl nem
Bağıl nem, havanın bünyesinde su buharı halinde tuttuğu mutlak nemin, bulunduğu sıcaklık ve basınç koşullarında tutabildiği azami su miktarına olan oranıdır. Başka bir deyişle, belli bir yerdeki hava kütlesinin sıcaklığına ve basıncına bağlı olarak taşıyabileceği azami nemin yüzde kaçı kadar neme (su buharına) sahip olduğunu ifade eden bir kavramdır.
Bağıl nemin %100 olması, havanın artık suyla doyurulmuş olması demektir. Bu durumda hava daha fazla su alamayacak ve katılan buhar yoğuşarak sıvı haline dönüşecektir. Bağıl nem %100’den küçük bir değerdeyse buharlaşma gözlenir.
Bağıl nemin Türkiye’de en yüksek olduğu yerler Karadeniz Bölgesi’ndedir. Bağıl nem=mutlak nem:azami nem.100 veya 1000
Buhar
Su-buhar sıcaklık-entropi diyagramı
Buhar, fizik, kimya ve mühendislikte, buharlaşmış suyu ifade eder. 100 santigrat derece civarındaki sıcaklıkta ve standart atmosferik basınçtaki buhar, saftır, saydam gaz haldedir ve sıvı haldeki sudan 1600 kat daha hacimlidir. Buhar doğal olarak suyun kaynama noktasından daha sıcaktır. Daha yüksek sıcaklıklardaki buhara genelde kızdırılmış buhar denir.
Sıvı haldeki su, çok sıcak sıvı bir madde ile temas ettiğinde (örneğin lav veya erimiş metal), çok çabuk olarak buhar haline gelebilir. Buna buhar patlaması adı verilir. Bu patlama, özellikle kapalı alanlarda ani basınç değişikliği nedeniyle, son derece büyük hasarlara sebep olabilir.
Bir buhar makinesi, mekanik iş üretmek için türbin veya pistonun hareketini buharın genişlemesi ile sağlar. Diğer endüstriyel uygulamalarda, buhar genellikle borular boyunca dolaşarak depoladığı enerjiyi ısı transferi ile aktarır. Buhardaki bu depolanmış ısının nedeni suyun yüksek buharlaşma ısısıdır. Mühendisler buhar makinelerini modellemek için ideal termodinamik çevrim olan Rankine çevrimini kullanır.
134
Entalpi-entropi diyagramı
Buhar, endüstri dışında sauna ve hamam gibi yerlerde de sıcaklık ve insanlar üzerindeki terapi etkileri sağlamak için kullanılır.
ABD’de elektrik enerjisi üretiminin % 90’ından fazlası akışkan olarak buhar kullanan buhar türbinleri ile sağlanmaktadır. Buhar türbininde enerji verimini maksimize etmek için düşük basınçta, buharın yoğuşarak su haline gelmesi sık sık meydana gelir. Fakat bu durumun (yaş- buhar), korozyona sebep olmaması için süreç çok dikkatli bir şekilde kontrol edilmelidir.
Su buharı Başlığın diğer anlamları için Su (anlam ayrımı) sayfasına bakınız.
Ana madde: Buhar
Su buharı, normal şartlar altında sıvı halde bulunan suyun gaz halidir.
Su her sıcaklıkta buharlaşabildiği için havada her zaman su buharı bulunur. Buharlaşma su yüzeyinden meydana gelir. Suyun su buharı hâline gelmesine buharlaşma denir. Su buharının
135
tekrar su haline geçmesine de yoğunlaşma denir. Atmosferde bulunan su buharı ani yoğunlaşmalar yaşarsa yağmur yağar, yoğunlaşma ortamı aniden ve aşırı soğursa su buharı direkt yoğunlaşma olmadan katı hale geçer. Buna da kırağılaşma denir.
• Buharlaşma, bir hal değişimidir. Sıvıların ısı alarak gaz haline geçmesidir. • Kolonya kokusunun odaya yayılması, • Bulutların oluşması, buharlaşmaya en iyi örnektir. • Buharlaşma her sıcaklıkta olabilir. • Sıcaklık arttığında maddelerde genleşme olur.
Cephe Yağışları
Frontal yağışların oluşum şekli (Mavi: soğuk hava kütlesi, Kırmızı: sıcak hava kütlesi)
Frontal yağışlar olarak da bilinirler; farklı karakterdeki iki hava kütlesinin karşılaşması sonucu, yeterli neme sahip havanın soğuyarak içerisindeki su buharının yoğuşması sonucu oluşur. Genellikle soğuk ve sıcak hava kütlelerinin karşılaşmasıyla oluşur. İlerleyen soğuk hava, daha ağır olduğundan sıcak havanın yükselmesine neden olur. Yükselen nemli ve sıcak hava kütlesinin soğumasıyla yağış oluşur.Akdeniz kıyılarında kış aylarında görülürler, Orta Avrupa ve Batı Avrupa’da batı rüzgarları ve kutup rüzgarlarının karşılaşması sonucunda yılın her vakti oluşurlar.
Orografik Yağışlar
Orografik yağışların oluşum şekli
Yamaç yağışları olarak da bilinirler; bir hava kütlesinin bir yamaç boyunca yükselmesi, giderek soğumasına neden olur. Bu durum maksimum nemi düşürerek havanın neme doygun hale gelmesine neden olur. Yüksek alanlar çevrelerine göre bu yağış türüyle daha fazla yağış alırlar. Dağın uzanış doğrultusu hakim rüzgar yönüne dik olduğu durumlarda yağış daha da artar. Rize yaklaşık 2500 mm yağışla Türkiye’nin en fazla yağış alan yeridir. Bu olayda Kaçkarların hakim rüzgar yönüne dik uzanışta olması temel sebeptir. Yağışın çoğunu denize bakan yamaçta bırakan hava
136
kütlesi dağın diğer yamacına kuru olarak geçer. Bu yamaç yağış gölgesinde (yağış duldası) kalır. Yüksek dağların orta kısımları daha çok yağış alır. Yükselen hava kütlesi neminin önemli kısmını alt ve orta yüksekliklerde bıraktıktan sonra, zirvelere daha az nemle ulaşırlar. Yamaç yağışı rüzgar yıl boyu eserse yıl boyu, dönemli eserse estiği dönemde görülür.. Muson Asyasında yamaç yağışları yaz musonları etkisiyle sadece yazın oluşur.
Karadeniz’deki dağların kuzey yamaçları, Toroslar’ın güney yamaçları Türkiye’de yamaç yağışlarının görüldüğü alanlardır. Dünyada yamaç yağışları en fazla Hawaii’de, Madagaskar ve Brezilya’nın doğu kıyılarına düşer. Deniz üzerinden gelen alizeler yağışın temel nedendir. Yaz musonları Himalaya ve Gat dağlarına yamaç yağışlarıyla bol yağmur bırakırlar.
Yağışın Yeryüzüne Dağılışı
Dünya yıllık yağış ortalaması. Karalara düşen yıllık yağış ██ 0-300 mm██ 300-500 mm██ 500- 700 mm██ 700-1000 mm██ 1000-2100 mm██ 2100-4200 mm██ 4200-6301 mm██ 6301-8401 mm██ 8401-10501 mm██ n/a
Ülkelerin yıllık ortalama yağış miktarı
1973 yılı Ortadoğuda yağış haritası
137
Yağış yeryüzüne eşit dağılmaz. Değişik coğrafi şartlara sahip alanlarda yağış miktarı farklılık gösterir. Fazla yağış alan iklim bölgeleri şunlardır:
• Ekvatoral iklim: Dünyanın şeklinden dolayı güneş ışınlarını yıl boyu dik ve dike yakın alır. Bu ısınmanın fazla olmasına, ısınma ise konveksiyonel yağışlara sebep olur. Isınmanın fazla olduğu ekinoks dönemlerinde yağış bir miktar artar. Ekvatoral iklim bölgesinde yağış bol ve yıla düzgün dağılmıştır. Kurak mevsim yoktur. • Muson iklim bölgesi: Denizden karaya doğru esen yaz musonları bol miktarda yağış bırakır. Yaz musonları güneyden geldikleri için sıcaktır, deniz üzerinden geçtikleri için ise bol nem taşırlar. Özellikle kıyılardaki dağlık alanlarda yamaç yağışlarına neden olurlar. Dünyada yıllık ortalama en fazla yağış bu bölgede, Himalayalar yamaçlarında, Assam (Hindistan), Çerapunci’de gerçekleşir: 12.000 mm. • Ilıman okyanusal iklim Bölgesi: Güneyden ve deniz üzerinden geçen Batı rüzgârları bol nem taşırlar, orta enlem karalarının batı kıyılarına bol yağış bırakırlar. Yağış rejimi düzenlidir.
Dünyada bazı alanlar ise oldukça az yağış alan, kurak yerlerdir. Dönence çölleri, kutup bölgeleri ve kıtaların iç kısımları bu alanlardandır.
• Dönence çölleri: 30° enlemleri ekvatordan yükselen üst alizeler dünyanın dönüşünün etkisiyle alçaldığı alanlardır. Alçalan hava kütleleri adyabatik olarak ısındığı için nem ihtiyacı artar, yağıştan uzaklaşır. Kuru bir hava haline gelir. Bu alanlarda kuzey yarımkürede ve güney yarımkürede geniş çöller oluşur: Büyük Sahra Çölü, Namib Çölü, Kalahari Çölü, Atakama Çölü, Gibson çölü, Büyük Victoria Çölü • Orta enlem kıtalarının iç kısımları: Denizden oldukça uzakta bulunduklarından nemli hava kütleleri bu alanlara ulaşamaz. Bu alanlarda ilkbahar ve yaz başlarında ısınan havanın yükselerek soğuması sonucu oluşan konveksiyonel yağışlar görülür. Yağış azlığı çöllerin oluşmasına neden olur: Gobi çölü, Taklamakan Çölü, Kızılkum ve Karakum çölleri, gibi. • Kutup bölgeleri: Kutuplar 150 mm civarında yağış alırlar. Soğuk çöl olarak adlandırılan alanlardır: Grönland, Antarktika. Yağış azlığının nedeni sıcaklık düşüklüğünden dolayı buharlaşmanın bunun sonucunda ise mutlak nemin az olması ve yüksek basınç alanı olmasıdır. •
Yapay yağmur
Gökyüzünde bulutun bulunduğu durumlarda uygulanabilir. Yoğunlaşma çekirdekleri bulunmaması nedeniyle yağışın oluşmadığı durumlarda kullanılır.
Yoğunlaşma çekirdeği olarak; kuru buz (Karbondioksit buzu), su damlacıkları, nem çeken maddeler veya gümüş iyodür kullanılır. -5C sıcaklığa sahip bulutlara atılabilen CO2 buzu, CO2’nin -90C’de dondurulmasıyla elde edilir. Yağışa uygun şartlardaki bir buluta, 200 gr CO2 buzu atıldığında 100 ton yağış elde edilmesi mümkündür[1].
Yapay yağmurlar havaalanlarındaki sisi dağıtmak, doluyu azaltmak, orman yangınlarını söndürmek, yağışı artırmak amaçlarıyla kullanılmaktadır. Dünyada 1940’lı yıllarda kullanılmaya başlanan sistem, 1990’lı yıllarda İSKİ tarafından İstanbul’da uygulanmıştır. Daha sonraki yıllarda İzmir ve Ankara’da kullanılmıştır.
138
Çisenti
Stratus opacus uniformis. Çisenti genellikle stratüs tipi bulutlardan yağar ve sisli havalarda görülür.
Çisenti ya da çiseleme, çok küçük su damlaları halindeki bir yağış türü. Çoğunlukla 0,2-0,5 mm çapında olan damlacıklar hava akımları nedeniyle bazen uçuyor gibi görünürler. Büyük damlalar yağmur damlası iken, daha küçük olanlar genellikle bulut veya sis damlacıklarıdır. Meteorolojik sembolü DZ’dir.
Çiseleme yağış türü, damlacıkların genellikle çapı  0,5 mm den küçük olup su moleküllerinden oluşmaktadır. Bu yağış türü genellikle stratus ve stratucumulus bulut türlerinden yağdırılır. Bu damlacıkların çok küçük olmasından dolayı çok büyük bir kısmı daha yere düşmeden buharlaşıp su buharı döngüsüne katılmaktadır ve tamamını gözleme şansımız olmamaktadır.
Çiseleme genellikle insan üzerinde çok küçük etkilere sahip olmasına rağmen güvenilmez havaya öncülük yapabilir. Donma noktası sıfırın altındayken çiseleme yine de yeryüzüne düşebilir. Bu yağışın ardından yollarda tehlikeli olan ani buzlanma meydana gelebilir.
Bu yağış okyanus üzerinde geniş alanda çok sık görülen bir türdür. Az da olsa daha soğuk olan astropika alanlarında da görülmektedir. Bu alanlar deniz sınır tabakası boyunca uzanan stratus ve stratucumulus bulutlarınca hakimdir. Düşük yığılma oranı olmamasına rağmen, çiseleme açıkça meydana gelmektedir. Bu da bilim adamlarını daha karmaşık hassas cihazlar, yüksek frekanslı çiselemeyi fark edebilen türden radarlar üretmeye motive etmiştir. Bu çalışma gösteriyor ki, çiselemenin yoğunluğu güçlü bir şekilde bulut şekline ve okyanus yüzeyindeki havanın yükselmesine bağlıdır. Yüksek çiseleme miktarı,  bulut damlacıklarının düşük konsantrasyonlu hava kütlelerinin bulunduğu deniz bulutlarında eğilimli olduğu görülmüştür. Bu bulut ve çiseleme arasındaki bağlantı yüksek çözünürlüklü sayısal modelleme simülasyonu örneğin large eddy smulation ile incelenebilir
139
Damla
Bir musluktan damlayan su damlacığı.
Su birikintisine damlayan bir su damlacığı ve damlacığın etkisiyle oluşan şekiller.
Yerçekimi kanununa ufak da olsa karşı çıkmayı başarabilen damlacıklar
Bir damla ya da su damlacığı; küçük bir hacmi olan, tamamen veya neredeyse çok küçük yüzeylerle sınırlıdır. Açıldığı zaman bir tübün alt uçlarında birikir, asılı bir damla oluşur. Damla, buharlaşma veya yoğunlaşmadan atomizasyon sayesinde oluşabilir.
Konu başlıkları
• 1 Yüzey gerilimi • 2 Ses • 3 Optik • 4 Ayrıca bakınız
140
Yüzey gerilimi
Bir damla oluşturmanın basit bir yolu da sıvıyı yavaş yavaş küçük çaplı bir tüpten akıtmaktır. Tüp sarkmadıkça sıvı damla olarak akar. Düşen damla halindeki sıvı yüzey gerilimi tarafından düzenlenmektedir.
Ses
Sıvı damlasından çıkan sesin ana kaynağı olan sıvı kabarcıklarında yüzeye çarptıklarında sıvı çarpışır. Bu kabarcıklar, su sıçramalarından oluşan çoğu sesin nedenidir.
Optik
Yağmur damlaları ışık kırılması ve yansıması dolayısıyla gökkuşağını oluşturabilir.
Bulut
Yağışsız bir havada kümülüs bulutları. Kümülüslerin tabanı yeterince güneş almadığı için genellikle gri renktedir.
Bulut, serbest bir hava kütlesinde toplanmış, gözle görülebilir su damlacıkları, buz kristalleri veya her ikisinin karışımından oluşan yapı. Bulutlar yer seviyesinden yüksekte bulunur. Yer seviyesinde oluşan sığ bulut katmanları ise sis olarak adlandırılır.
Atmosferde yoğunlaşan su buharı küçük su damlacıklarını ve genellikle 0,01 mm çapındaki buz kristallerini meydana getirir. Milyarlarca damlacık ve kristal bir arada bulut denilen yapıyı oluşturur. Bulutlar tüm görünür dalga boyutlarını yansıtır. Genellikle beyazdır ancak gri veya siyah olarak da görünebilirler. Gri ya da siyah görünmelerinin sebebi, kalınlıkları nedeniyle güneş ışığının geçmesine izin vermemeleridir.
Konu başlıkları
• 1 Adlandırma • 2 Başlıca bulut tipleri • 3 Fotoğraflar
141
• 4 Kaynakça • 5 Ayrıca bakınız
Adlandırma
Bulutlar görünüşlerine göre adlandırılırken başlıca dört Latince kökenli kelime ve bunlardan türetilmiş ekler kullanılır::
• Sirrüs ailesi: Cirrus sözcüğü Latincede “kıvrım” veya “bukle” anlamına gelir. Birleşik isimlerde sirrüs sözcüğü bazen sirro- şeklinde önek olarak kullanılır: sirrostratüs vs. Sirrüs ailesindeki bulutlar bazen “lifli” veya “at kuyruğu” şeklinde tanımlanırlar. • Kümülüs ailesi: Cumulus sözcüğü Latincede “yığın” anlamına gelir ve bir şeyin birikmesini anlatmakta kullanılır. Birleşik isimlerde kümülüs sözcüğü bazen kümülo- şeklinde önek olarak kullanılır: kümülonimbüs vs. • Stratüs ailesi: Stratus sözcüğü Latincede “yayılmış” anlamına gelir.[6] Birleşik isimlerde stratüs sözcüğü bazen strato- şeklinde önek olarak kullanılır: stratokümülüs vs. • Nimbüs ailesi: Nimbus sözcüğü Latincede “bulut” veya “hale” anlamına gelir. Birleşik isimlerde stratüs sözcüğü bazen nimbo- şeklinde önek olarak kullanılır: nimbostratüs vs. Nimbüs ailesi “yağış taşıyan” bulutlardır.
Bunlar haricinde kullanılan bir diğer önek olan alto- Latince altus “yüksek” sözcüğünden gelmesine rağmen adında alto bulunan bulutlar genellikle orta seviye bulutlarıdır.
Seviyelerine göre başlıca bulut tipleri
Bulutlar deniz seviyesinden yüksekliklerine göre yüksek, orta ve alçak seviye bulutları olmak üzere 3 ana gruba ayrılırlar. Yaygın sınıflandırma şöyledir:
• Yüksek seviye 5-13 km (16.500-42.500 ft) • Orta seviye 2-7 km (6.500-23.000 ft) • Alçak seviye 0-2 km (0-6.500 ft)
Başlıca on adet bulut tipi vardır: sirrüs, sirrokümülüs, sirrostratüs, altokümülüs, altostratüs, nimbostratüs, stratokümülüs, stratüs, kümülüs ve kümülonimbüs.
Bulut adı Latince Kısaltm a
Sembo l
Taban yüksekliğ i ve
Görünüm Nem ve yağış Örnek resim
142
seviye
Sirrüs cirrus Ci
20.000 ft (6 km) üzeri – Yüksek
Beyaz, birbirinden ayrılmış ipliksi yapıda, yamalar veya ince şeritler halinde. Lifli veya ipeksi görünümde
Atmosferin soğuk katmanlarınd a olduğu için su buharı yerine buz kristali yapısında
Sirrokümülüs cirrocumulus Cc
20.000 ft (6 km) üzeri – Yüksek
Beyaz, ince yamalar veya tabaka halindedir. Gölgesizdir. 1 derece (serçe parmak) kalınlığında tahıl gibi ufak tanelerden veya topaklardan oluşur. Parçacıklar devamlı veya ayrık ve genellikle düzenli bir şekilde dizilmiş haldedir.
Atmosferin soğuk katmanlarınd a olduğu için su buharından çok buz kristali yapısındadır.
Sirrostratüs cirrostratus Cs
20.000 ft (6 km) üzeri – Yüksek
Şeffaf, beyazımsıdır. İpliksi veya pürüzsüz yapıdadır. Gökyüzünü tamamen veya kısmen kaplar. Güneş ve ay etrafında dışı beyazımsı, içi kırmızımsı hale (çember)
Buz kristali yapısındadır.
143
oluşturur.
Altokümülüs altocumulus Ac
6.500- 20.000 ft (2-6 km) – Orta
Yamalı, düz veya top top tabaka halindedir. Beyaz ve/ya gri gölgelidir. Parçaları 1-5 derece (3 parmak kalınlığı) arasındadır. Parçalar düz veya kıvrımlı desenler oluşturur. Güneş çevresinde “coronae” denen renkli halkalar oluşur.
Kararsız bir atmosferde hafif sağanak yağışa veya yere ulaşmayan yağışa (virga) neden olabilir.
Altostratüs altostratus As
6.500- 20.000 ft (2-6 km) – Orta
Gri veya mavimsidir. Lifli veya yekpare katman halindedir. Gökyüzünü kısmen veya tamamen kaplar. İnce kısımlarından Güneş -cam tozu arkasındaymı ş gibi- belli belirsiz görünür.
Yağmur veya kar yağışına neden olabilir.
Nimbostratüs nimbostratus Ns
10.000 ft (3 km) altı – Orta veya alçak
Koyu gridir ve genellikle gökyüzünü kaplar. Güneş ve Ayı gizleyecek kadar
Yağış bulutlarıdır.
144
kalındır. Tabanı yağış nedeniyle sürekli çözünür durumdadır. Altostratüse benzer ancak daha koyu renklidir ve tabanı As gibi düz değildir.
Stratokümülü s
stratocumulu s Sc
6.500 ft (2 km) altı – Alçak
Gri veya beyazımsı, yamalı veya tabaka halindedir. Koyu gri toplanmış kısımlar veya tabakalar arasında kırıklar görülebilir. Toplanmış (yuvarlak) kısımlar 5 dereceden (3 parmak) kalın olabilir.
Hafif yağmur veya kar görülebilir.
Stratüs stratus St
6.500 ft (2 km) altı – Alçak
Gri ve görece düz bulut tabakası. Güneş bulut arkasındayke n hatları net olarak seçilebilir.
Çiseleme görülebilir.
Kümülüs cumulus Cu
6.500 ft (2 km) altı – Alçak
Parçalı, yoğun ve keskin hatlıdır. Dikey olarak oluşur ve kubbe ya da kule şeklinde
Büyük olanlarında sağanak yağış ve kar görülebilir. Kısa süreli sağanak yağışların
145
parçalardan meydana gelir. Üst kısmı karnıbahara benzer. Güneş değen kısımları parlak, beyazdır. Tabanı görece koyu renkli ve düzdür. Güneş ışığı altına ulaşmayabilir .
ardından güneş açabilir.
Kümülonimbü s
cumulonimbu s Cb
13.000 ft (4 km) altı – Alçak, orta ve yüksek
Dikey olarak dağ veya kule şeklinde uzayan, ağır ve yoğun bir buluttur. Üst kısmı örs şeklinde lifli uzantılara sahip olabilir. Tabanı koyu renkli ve fırtınalıdır. Alt kısmında Cu ve Sc gibi başka bulutlar bulunabilir.
Yıldırım, dolu ve şiddetli yağış görülebilir.
Bunların haricindeki bazı önemli bulut tipleri şunlardır:
• Stratüs fraktüs ve kümülüs fraktüs: Ns ve As altında bulunan parçalı bulutlardır. Cb civarında da görülebilirler.  • Kastellanus: Kümülüs ailesinden küçük, kule şeklinde bulutlardır. Ortak bir taban üzerinde birleşirler ve orta seviyede oluştuklarında kararsız bir atmosferin habercisidirler.  • Lentikülaris: Lens şeklinde, daş üzerinde oluşan bulutlardır. Kuvvetli rüzgarlar nedeniyle oluşurlar ve “kararlı” bir atmosferin ve dağ dalgalarının habercisidirler.
146
Fotoğraflar
•  Süper hücre olarak bilinen bulut şekli
•  Alacakaranlıkta bulutlar
•  Duvar bulutu
•  Cumulonimbus
•  Cumulonimbus incus
•  Swifts Creek, Victoria, Avustralya’da kümülüsler (7)
147
KAR  Başlığın diğer anlamları için Kar (anlam ayrımı) sayfasına bakınız.
Kar kristalleri üzerinde ilk araştırmaları yapan ABD’li Wilson Bentley, elli yıl boyunca kar kristalinin 6.000 fotoğrafı çekmiştir.
Kar, bir yağış çeşididir.
Çok sayıda kar kristal çeşidi olmasına rağmen hepsi altı köşelidir. Kar tanelerinin kristal yapıları birbirinin tıpa tıp aynısı değildir. Mikroskopla büyütülen kar taneleri üzerinde yapılan araştırmalarda, kristal yapıları birbirinin aynı olan iki kar tanesine rastlanmamıştır. Kar kristalleri üzerinde ilk araştırmaları yapan ABD’li Wilson Bentley, gördüğü muhteşem sanat karşısında adeta büyülenmiş ve elli yıl boyunca sürekli kar kristali fotoğrafı çekmiştir. Elde ettiği 6000 resim içinde kristal yapıları birbirinin aynı olan iki kar tanesine rastlayamamıştır. Daha sonraları diğer bilim adamlarının sürdürdüğü çalışmalar neticesinde şimdiye kadar kar tanecikleri arasında aynı büyüklükte, aynı şekilde ve aynı sayıda su molekülü ihtiva eden iki kristal bile bulunamamıştır.
Karla kaplı ağaçlar.
148
Kar yağışının görüldüğü yerler: ██ Her yıl deniz seviyesinden 1.000 metrelik rakımın altında kar yağar. ██ Her yıl deniz seviyesinden 1.000 metre yükseklikte kar yağar, ancak deniz seviyesinden 1.000 metrelik rakımın altında kar yağabilir. ██ Sadece deniz seviyesinden 1.000 metre yükseklikte kar yağar. ██ Kar yağışı görülmez.
Kar kristallerinin şekillerinin çok fazla çeşitlilik göstermesi, popüler olan “birbirine benzer iki tane yok” ifadesine yol açmıştır. İstatistik olarak mümkün olmasına rağmen, yere inerken kristalin maruz kaldığı sıcaklık ve nem çok fazla değişkenlik gösterdiği için aynı şekilde iki kristal oldukça ender oluşur. 1885 yılından itibaren mikroskopla fotoğraflama yöntemi ile ikiz kar kristali arama girişimleri sonucunda bugün binlerce kar kristalinin farklı varyasyonlarını bilmekteyiz. Aynı koşullarda oluşan kar kristallerinin birbirlerine benzer olmaları, oluşum ortamları birbirine ne kadar çok benzerse, o kadar olasıdır. Birbirinin aynısı iki kar kristali 1988 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin Wisconsin eyaletinde tespit edilmiştir.
Büyük Britanya Adası’nın tamamı karlarla kaplı iken çekilmiş bir uydu fotoğrafı.
Çapları 2-4 mm, ağırlıkları ise yaklaşık 0,005 gram olan kar tanecikleri havanın gösterdiği direnç sebebiyle süzülerek (limit hızla) yere inerler. Bu inme sırasında tanecikler birbirlerini ittiklerinden yapışmazlar. Özelliklerini koruyarak yere inerler. Bunlar güneş ışığını tamamen yansıttıkları için beyaz olarak görülürler. Kar yağışı genellikle hava sıcaklığı -4 °C ilâ -20 °C arasındayken olur. Bu yağış, sıcaklık sıfırın altında birkaç derece olduğunda ağır, nemli, ebatları bir santimetreye ulaşan parçalar halinde gerçekleşir. “Lapa lapa kar yağması” tabiri bu durum için kullanılır. Atmosfer ile toprağın sıcaklıkları eşit olursa yüzeye ulaşan kar hemen erimez. Toprak sıcaklığı atmosfer sıcaklığının üzerinde ise, yere düşen kar kısa sürede erir.
149
Dünya üzerinde bir bölgede, kar yağışı olma ihtimali, o bölgenin ekvatordan uzaklık ve deniz seviyesinden yüksekliği ile doğru orantılıdır. Buna rağmen ılıman bölgelerin kara iklimi görülen kısımlarında, ekvatordan uzaklık ve denizden yükseklik şartları yeterli durumda olmasa bile, kar yağışı görülür. Yapılan araştırmalarda bütün yağışların altı veya sekizde birinin kar olarak gerçekleştiği anlaşılmıştır. Karın, tarım toprağını koruması ve nemli tutmasında önemi büyüktür. Kar, yeryüzü ve yeraltı su rezervlerinin ana kaynağıdır.
Kar, -8 °C’de, bitkilerin üzerinde ince bir hava tabakası bırakarak, bu bölgeyi 0 °C olacak şekilde örter. Kış boyunca toprak ve bitkileri donmaktan koruyan kar, ilkbaharda sıcaklığın artmasıyla eriyerek nehirlere ulaşır. Ayrıca kışın yağan ve dörtte üçü üst kısımlarda kalan kar, yaz kuraklığına karşı da toprağı ve bitkileri korumuş olur. Karda bulunan amonyak, kar erimesiyle birlikte toprakta kalır. Bu amonyak, azot bakterileri tarafından kalsiyum nitrat gibi azot tuzlarına çevrilerek bitkilerin azot ihtiyacını karşılar.
Kar tanelerinin kristalizasyonu
SEM ile çeşitli ölçeklerde görüntülenen kar tanesi. Ortam sıcaklığı kristal yapının oluşum morfolojisini belirleyen etmendir.
150
Genellikle çapları 2-4 mm, ağırlıkları ise yaklaşık 0,005 gram’dır. Kar tanesi, oluşmaya başladığı zamanki sıcaklığa ve neme göre şekil alır. Nadiren yaklaşık -2 ° C derecede kar taneleri simetrik üçgen şeklinde oluşur. Kar tanelerinin çoğu çıplak gözle düzensiz görünür, ama resimlerde şekillerin çekiciliği nedeniyle mükemmele yakın görülebilir. İnce ve düz şekilli kristaller hava 0 ° C ila -3 ° C arasında oluşur. -3 ° C ila -8 ° C arasında kristaller iğne, içi boş sütunlar veya prizmalar (uzun ince kalem şekli) şeklinde oluşur. -8 ° C. ila -22 ° C arasında tabak şekline döner ve bazen dallı ve dendritik özellikler taşır. Sıvı ile buz arasındaki buhar basıncının maksimum farkı yaklaşık -15 ° C derecede görülür ve bu ısıda kristaller sıvı damlacıklarını tüketerek hızla büyürler. -22 ° C derece altında kristaller sütun şekline girer ancak çok daha karmaşık büyüme modellerine de sahiptir. Sütunlar, düzlemler, yan-düzlemler, kurşun-rozetler gibi şekiller oluşur. Eğer bir kristal yaklaşık −5 °C derecede sütun şeklinde bir büyüme eğiliminde ise, bu sütunlar daha sıcak bir havaya rastladığında sütunun sonunda bir tabak-plaka veya dendritik şekiller oluşur, ve bu kristallere “şapkalı sütun” denir.
• Kar ayakkabısı
Çiy
Bir örümcek ağındaki çiy taneleri.
Çiy, atmosferik sınır tabakadaki hava parselinin aktüel buhar basıncının, yüzeyin sıcaklığına ait doymuş buhar basıncından daha yüksek olması sonucu, havadaki su buharının soğuk yüzey ve/veya cisim üzerinde yoğunlaşarak sıvı faza geçmesidir. Bahar aylarında bulutsuz gecelerde gerçekleşen radyasyon kaybı, yeryüzeyine temas eden ince bir hava tabakasında fazlaca soğumaya neden olur ve çiy de genellikle bu durumda -nem, sıcaklık ve basınç koşulları da uygunsa- gerçekleşir. Yer/cisim sıcaklığı donma seviyesinin altında ise, çiy yerine kırağı gerçekleşir. Çiy, meteoroloji biliminde yağış kategorisine girmez. Hatta klimatolojik rasat cetvellerinde meteorolojik hadise değil, müşahede olarak rapor edilir.
İlkbahar veya yaz mevsiminde sabahları cisimlerin üzerinde, bahçedeki bitkilerin yapraklarında su damlacıkları oluşur. Bu damlacıklar yağmur damlası değildir, geceleri havanın soğumasıyla havada bulunan su buharının yoğuşarak oluşturduğu damlacıklardır.
151
Otların üzerindeki çiy
İşbâ ya da çiy noktası, bir gaz içinde bulunan serbest nemin içinde bulunduğu veya etrafında bulunduğu cisimlerin yüzeyinde yoğunlaşarak su (sıvı) durumuna geçmeye başladığı sıcaklık derecesidir.
Çiy noktası havanın içerdiği nemi belirtmek için de kullanılır. Havanın sıcaklığı düştükçe, su buharından yeterli miktarda enerji serbest bırakılır ve bu da yoğunlaşmaya yani sıvılaşmaya neden olur. Bu işlem buharlaşma sürecinin tersidir. Başka bir değişle, havanın sıcaklığı düştükçe içinde bulunan oransal nem artarak %100’e ulaştığında yoğunlaşma başlar. Oransal nemin %100’e ulaştığı sıcaklık değeri çiy noktası indeksini gösterir. Çiy noktasının artması havadaki nem miktarının da arttığı anlamına gelir. Oransal nem artıyorsa sıcaklık ve nem de artıyor demektir.[2] Konu başlıkları
• 1 İnsan üzerindeki etkileri • 2 Hesaplanması • 3 İç bağlantılar
İnsan üzerindeki etkileri
İşbâ dereceleri insanların sıcaklığı nasıl hissettiklerini göstermek için de kullanılmaktadır. Aşağıdaki çizelge buna ilişkin bilgiler vermektedir:
Çiy noktası
sıcaklığı °C
İnsandaki etkisi
32,2 °C’deki Havadaki
Göreceli Nem >24 °C Aşırı rahatsız edici  %62
21 – 24 °C Çok nemli, çok rahatsız edici  %52 – %60
18 – 21 °C Birçok kişi için rahtsızlık verici  %44 – %52
16 – 18 °C Çoğunluk için rahat bir hava  %37 – %46
13 – 16 °C Rahat  %31 – %41
10 – 12 °C Çok rahat  %31 – %37
152
<10 °C Kuru hava  %30
Hesaplanması
Çiy noktasının Santigrat cinsinden değerini hesaplamak için:
• Tc = Santigrat cinsinden Çiy noktası • T = Santigrat cinsinden sıcaklık • RH = % olarak görece nem
Yeraltı suyu
Yeraltı suyu birçok şehrin, havzanın ve sanayi tesisinin su ihtiyacını karşılamak üzere faal durumda olan doğal su kaynağıdır.
Yeryüzüne düşen yağışların bir bölümü bitkiler tarafından tutulmakta, bir bölümü toprak tarafından emilmekte, bir bölümü yüzeysel akıma geçerek akarsulara kavuşmakta, bir bölümü de yüzeyden alta doğru sızarak muhtelif derinliklerde kayaların çatlaklarında, çeşitli boyuttaki kum, mil ve çakıl gibi malzemelerin arasındaki boşluklarda depolanmaktadır. Yeraltındaki boşluk veya gözeneklerde tutulan suya “yeraltı suyu” denilmektedir. Yeraltı suyu dünyanın tatlı suyunun yaklaşık olarak %22’sini sağlar. Hidrolojik döngünün bir parçasıdır. Yeraltı suyunun kaynakları yağışlar, okyanuslar, ırmaklar, göller, bataklıklar, yapay gölcükler ve su arıtma sistemlerinden oluşur.
Konu başlıkları
• 1 Akifer • 2 Yeraltı sularının hareketi • 3 Yeraltı sularının fiziksel-kimyasal özellikleri
Tatlı su
153
Küçük bir İsviçre köyündeki tatlı su kaynağına bağlı bir çeşme. Önünde ise Anadolu’da yalak olarak adlandırılan taştan yapılmış küçük su havuzu yer almaktadır. Başlığın diğer anlamları için Su (anlam ayrımı) sayfasına bakınız.
Tatlı su, suyun içilebilir nitelikte olduğunu anlatmaktadır. Suyun acı ya da tuzlu olmaması durumunu ifade etmektedir. Ekolojik döngü ile doğada oluşabileceği gibi insan yapımı gölet ve sarnıçlarda biriktirme, damıtma yoluyla da elde edilebilir. Yeryüzünün yüzeye yakın katmanlarında ya da yüzeyinde, doğal süreç içerisinde yağmur ve eriyen kar sularından oluşabileceği gibi, yüzey altı (yeryüzünün dış katmanı, Yerkabuğu) içerisinde yine doğal süreçte damıtılıp arındırılmış suyun tekrar yeryüzüne çıkması ya da çıkarılması ile de elde edilebilir. Tatlı su kaynakları olarak;
• Yer altı suları, • Kaynak suları, • Akarsular, • Göl ve göletler, • Denizler sayılabilir.
Tatlı su, içerisinde yeryüzünün dış katmanlarında bulunan tamamen çözünmüş mineraller ve ayrıca  %1’den daha az miktarda çözünmüş tuz barındırabilir.
Su tuzluluğu
Tatlı su Acı su Tuzlu su Salamura
< 0.05% 0.05 – 3% 3 – 5% > 5%
< 0.5 ‰ 0.5 – 30 ‰ 30 – 50 ‰ > 50 ‰
154
Akifer
Akifer
Akifer, yeraltı suyunu tutan ve ileten kayaç ortamına akifer denir. İçlerine suyun serbestçe girebileceği veya hareket edebileceği boyutta ve miktarda birbiriyle bağlantılı boşluk içeren kayaçlardan oluşmuş geçirimli kesimlerdir.
Yeraltı sularının hareketi
Yeraltı suyunun aşağı yönlü hareketi için gereken enerjiyi yer çekimi sağlar. Yeraltı suları yeryüzünde akan suların aksine çok yavaş hareket ederler. Bu nedenle yeraltı sularının hızı bir günde veya bir yılda alınan yol olarak m/yıl şeklinde ifade edilir. Yeraltı sularında hareket yavaş olduğu için akış düzgündür.
Yeraltı sularının fiziksel-kimyasal özellikleri
Yeraltı sularının fiziksel ve kimyasal özellikleri incelendiğinde bazı ayırıcı özellikler bulunduğu dikkat çeker. Bunlardan fiziksel özellikler arasında en dikkat çekici olanlar sıcaklık, akış hızı, basınç durumu ve seviye değişmeleri gibi özelliklerdir. Yeraltı suları tıpkı yerüstü sularında olduğu gibi saf değildir.
Erimiş bazı kimyasal maddelerle karışık olarak bulunurlar. Hemen bütün yeraltı sularının kimyasal bileşimlerinde az çok belli oranlarda elementler bulunur. Bunlar; Kalsiyum karbonat, kalsiyum sülfat, sodyum klorür, demir, kükürt, azot ve silisyum gibi elementlerdir.
Kaynaklar
Yeraltı suyunun topoğrafya üzerinde akışa geçtiği ya da süzüldüğü yerlere “kaynak” denir.
155
Kaynak Sınıflandırılması
• Süreklilik Durumuna Göre Kaynaklar • Konumlarına Göre Kaynaklar • Jeolojik Özeliklerine Göre Kaynaklar • Akifer Tiplerine Göre Kaynaklar • Yeryüzüne Çıkış Şekline Göre Kaynaklar • Sıcaklıklarına Göre Kaynaklar • Sularının Kimyasal Bileşimine Göre Kaynaklar
Yağmur
156
Yağmur yağışı.
Yağmur,bulutlardan su şeklinde yağan yağış biçimidir. Yağmur taneleri düşme esnasında kuru havadan geçerken bir kısmının veya tamamının buharlaşması sonucu bulut tabandan aşağı doğru sünüyormuş gibi görünür buna virga denilir. Bilim adamlarının yağmurun oluşumu ve yağışı ile ilgili açıklamaları Bergeron Süreci olarak adlandırılır. Ayrıca yazın bazı günlerde bulut olduğu halde yağmur yağmamasının sebebi hava kütlesinin taşıdığı toplam su miktarının az olması sebebiyle yeterince yağış yapacak kadar yoğunlaşmamasıdır. Yapay yağmurlar ise havanın bulutlu olduğu günlerde bulutlara gümüş iyodür bulutu sıkılarak yağdırılır. Havada bulut olmazsa asla yapay yağmur yağdırılamaz.
Jeotermal enerji
Sürdürülebilir enerji
Yenilenebilir enerji
• Akıntı enerjisi • Anaerobik arıtma • Biyokütle • Jeotermal • Hidroelektrik • Güneş • Gelgit • Rüzgâr
Enerji tasarrufu
• Kojenerasyon • Enerji verimliliği • Jeotermal • Yeşil bina • Mikrojenerasyon • Pasif güneş bina
157
• Rankine çevrimi
Sürdürülebilir ulaşım
• Karbon nötr yakıt • Elektrikli araç
• Yeşil araç • Plug-in hibrid
• g • t • d
Yenilenebilir enerji
• Biyoyakıt • Biyokütle • Jeotermal • Hidroelektrik • Güneş enerjisi • Gelgit enerjisi • Dalga gücü • Rüzgar enerjisi
• Ülkelere göre liste
Jeotermal (jeo-yer, termal-ısı anlamına gelir) yerkabuğunun çeşitli derinliklerinde birikmiş ısının oluşturduğu, kimyasallar içeren sıcak su, buhar ve gazlardır. Jeotermal enerji de bu jeotermal kaynaklardan ve bunların oluşturduğu enerjiden doğrudan veya dolaylı yollardan faydalanmayı kapsamaktadır. Jeotermal enerji yeni, yenilenebilir, sürdürülebilir, tükenmez, ucuz, güvenilir, çevre dostu, yerli ve yeşil bir enerji türüdür.
Jeotermal kaynaklar ile;
1. Elektrik enerjisi üretimi, 2. Merkezi ısıtma, merkezi soğutma, sera ısıtması vb. ısıtma/soğutma uygulamaları,
158
3. Proses ısısı temini, kurutma işlemleri gibi endüstriyel amaçlı kullanımlar, 4. Karbondioksit, gübre, lityum, ağır su, hidrojen gibi kimyasal maddelerin ve minerallerin üretimi, 5. Termal turizm’de kaplıca amaçlı kullanım, 6. Düşük sıcaklıklarda (30 °C’ye kadar) kültür balıkçılığı, 7. Mineraller içeren içme suyu üretimi,
gibi uygulama ve değerlendirme alanlarında kullanımlar gerçekleştirilmektedir.
Yenilenebilir, sürdürülebilir, tükenmez bir enerji kaynağı olması; Türkiye gibi jeotermal enerji açısından şanslı ülkeler için bir özkaynak teşkil etmesi; temiz ve çevre dostu olması; yanma teknolojisi kullanılmadığı için sıfıra yakın emisyona sebebiyet vermesi; konutlarda, tarımda, endüstride, sera ısıtmasında ve benzeri alanlarda çok amaçlı ısıtma uygulamaları için ideal şartlar sunması; rüzgar, yağmur, güneş gibi meteoroloji şartlarından bağımsız olması; kullanıma hazır niteliği; fosil enerji veya diğer enerji kaynaklarına göre çok daha ucuz olması; arama kuyularının doğrudan üretim tesislerine ve bazen de reenjeksiyon alanlarına dönüştürülebilmesi; yangın, patlama, zehirleme gibi risk faktörleri taşımadığından güvenilir olması; % 95’in üzerinde verimlilik sağlaması; diğer enerji türleri üretiminin (hidroelektrik, güneş, rüzgar, fosil enerji) aksine tesis alanı ihtiyacının asgari düzeylerde kalması; yerel niteliği nedeniyle ithalinin ve ihracının uluslararası konjonktür, krizler, savaşlar gibi faktörlerden etkilenmemesi; konutlara fuel-oil, mazot, kömür, odun taşınması gibi problematikler içermediği için yerleşim alanlarında kullanımının rahatlığı; gibi nedenlerle büyük avantajlar sağlamaktadır.
Yağmur, kar, deniz ve magma sularının yeraltındaki gözenekli ve çatlaklı kayaç kütlelerini besleyerek oluşturdukları jeotermal rezervleri, yeraltı ve reenjeksiyon koşulları devam ettiği müddetçe yenilenebilir ve sürdürülebilir özelliklerini korurlar. Kısa süreli atmosfer koşullarından etkilenmezler. Reenjeksiyon, jeotermal rezervuarlardan yapılan sondajlı üretimlerde jeotermal akışkanın çevreye atılmaması ve rezervuarı beslemesi bakımından, işlevi tamamlandıktan sonra tekrar yeraltına gönderilmesi işlemidir. Reenjeksiyon birçok ülkede yasalarla zorunlu hale getirilmiştir.
İtalya’da Larderello sahasında 1904 yılından beri, Kaliforniya’da Geyser sahasından 48 yıldır jeotermal elektrik enerjisi üretilmektedir. 1890’dan beri Boise, Idaho’da (ABD) ve 1934’den bu yana Reykjavik’de (İzlanda başkenti) jeotermal kaynaklı merkezi ısıtma sistemi bulunmaktadır. Ayrıca, Paris banliyölerinde 85.000 konut jeotermal enerji ile ısıtılmaktadır.
Jeotermal enerjinin tarihçesi
• M.Ö. 10000: Jeotermal akışkandan Akdeniz Bölgesi’nde çanak, çömlek, cam, tekstil, krem imalatında yararlanılmaktaydı. • M.Ö. 1500: Romalılar ve Çinliler doğal jeotermal kaynakları banyo, ısınma ve pişirme amaçlı olarak kullanıyorlardı. • 630: Japonya’da kaplıca geleneği yaygınlaştı. • 1200: Jeotermal enerji ile mekân ve su ısıtması yapılabileceği Avrupalılar tarafından keşfedildi. • 1322: Fransa’da köylüler doğal sıcak su ile evlerini ısıtmaya başladı. • 1800: Yine Fransa’da yerleşim birimlerinin jeotermal enerji ile ısıtılması yaygınlaştı. • 1800: ABD’de kaplıca turizmi hızla yaygınlaşmaya başladı.
159
• 1818: İtalya’da yerleşik Fransız asıllı sanayici Francesco Giacomo Larderel ilk defa jeotermal buhar kullanarak borik asit elde etti. • 1833: Paolo Savi tarafından İtalya’daki Larderello Bölgesi’nin altındaki jeotermal rezervuarın yayılımı araştırıldı. • 1841: Larderello’da yeni teknikler kullanılarak jeotermal kuyularının açılmasına başlandı. • 1860: Kaliforniya eyaletinde The Geysers bölgesinde jeotermal kaynağını değerlendirmeye dönük tesisler açıldı. • 1870: ABD’de kaplıca ve benzeri yerlere büyük talep doğdu. • 1891: Idaho eyaletinin Boise şehrinde (ABD) ilk jeotermal bölgesel ısıtma sistemi uygulaması gerçekleşti. • 1900: Kaliforniya eyaletinin Calistoga bölgesinde otuzdan fazla kaplıca merkezi açıldı. • 1904: İtalya’da Larderello’da jeotermal buhardan ilk elektrik üretimi sağlandı. • 1920: Kaliforniya eyaletindeki The Geysers tesislerinde ilk jeotermal kuyular açıldı. • 1929: Oregon eyaletinde (ABD) Klamath Falls’da evler jeotermal enerji ile ısıtılmaya başlandı. • 1930: İzlanda’da büyük ölçekli merkezi ısıtma projesi çalışmaları başladı. • 1930: İzlanda, ABD, Japonya ve Rusya’da jeotermal akışkanın kullanımı yaygınlaştı. • 1943: İtalya’da Larderello’da jeotermal sahasından elektrik üretimi 132 MWe kapasiteye erişti. • 1945: Süt pastörizasyonunda ilk kez jeotermal akışkandan yararlanıldı. • 1945: ABD’de buzlanmaya karşı yer ısıtmasında, hacim ısıtmasında ve sera ısıtmacılığında jeotermal ısı kullanıldı. • 1958: Yeni Zelanda’da Flash Metodu ile jeotermal elektrik üretimine başlandı. • 1960: Kaliforniya, The Geysers jeotermal alanında ticari elektrik üretimi için ilk kez kuru buhar kullanıldı. • 1963: Türkiye’de ilk jeotermal sondaj kuyusu Balçova, İzmir’de açıldı. • 1966: Japonya’da ilk jeotermal elektrik santrali kuruldu. • 1968: Türkiye’de Kızıldere, Denizli jeotermal alanının keşfedilmesiyle elektrik üretimi amaçlı ilk jeotermal kuyunun inşaatına burada başlandı. • 1969: İkincil çevrim jeotermal teknolojiler Kaliforniya’da başarı ile uygulandı. • 1969: Fransa’da büyük jeotermal ısıtma projeleri başladı. • 1970: Çin’de ilk kez elektrik üretiminde jeotermal akışkandan yararlanıldı. • 1975: Kaliforniya’da The Geysers jeotermal alanındaki kaynaklardan 500 Mwe’lık elektrik üretimi kapasitesine ulaşıldı. • 1978: Nevada eyaletinde (ABD) ilk jeotermal gıda kurutma tesisi kuruldu. • 1978: New Mexico eyaletinde (ABD) kızgın kuru kayada jeotermal rezervuar oluşturulup test edilmeye başlandı. • 1979: Endonezya’da ilk jeotermal elektrik üretimi gerçekleştirildi. • 1980: ABD’nin batı eyaletlerinde pek çok yeni jeotermal elektrik santralleri kuruldu. • 1981: Hawaii eyaletinin (ABD) Puna bölgesinde kurulan jeotermal tesisler faaliyete geçti. • 1982: Türkiye’de Germencik, Aydın jeotermal alanı keşfedildi. • 1983: Türkiye’de kuyu içi eşanjörlü ilk jeotermal ısıtma sistemi Balçova, İzmir’de kuruldu. • 1984: Türkiye’nin ilk ve Avrupa’nın İtalya’dan sonra ikinci jeotermal enerji santrali (20.4 MWe kapasiteli) Kızıldere, Denizli’de hizmete açıldı. • 1984: Oregon eyaletinde (ABD) mantar yetiştiriciliğinde jeotermalden yararlanıldı. • 1985: Jeotermal elektrik santrallerinde dünya çapında yaklaşık 2.000 MW’lık elektrik üretim kapasitesine ulaşıldı. • 1987: Nevada’da jeotermal akışkan altın madenciliğinde kullanıldı.
160
• 1987: Türkiye’nin ilk jeotermal merkezi ısıtma sistemi Gönen, Balıkesir ve Kozaklı ‘da işletmeye açıldı. • 1990: ABD’de jeotermal elektrik üretimi kurulu kapasitesi 3.000 MWe’e yükseldi. • 1992: Dünya’da 21 ülkede jeotermal elektrik üretimi toplam yaklaşık 6.000 MWe’e ulaştı. • 1996: Türkiye’de 15.000 konut ana kapasiteli Balçova, İzmir jeotermal merkezi ısıtma sistemi devreye girdi. • 2000: Tüm dünyada jeotermalden yaklaşık 8000 MWe jeotermal elektrik üretimi ve 17.000 MWt civarında jeotermal kaynaklar doğrudan kullanımı gerçekleştirildi. • 2001: Türkiye’nin jeotermal kurulu ısıtma gücü 493 MWt’e ulaştı. Türkiye böylece jeotermalin elektrik dışı uygulamalarda dünyanın 5. büyük ülkesi durumuna geldi. • 2009: Türkiye’nin en büyük jeotermal santrali olan (47,4 MWe) Aydın-Germencik Jeotermal Enerji Santrali’nin devreye alımı gerçekleştirildi.
Türkiye’de jeotermal enerji kaynakları ve kullanımı
Türkiye’de jeotermal enerji tespitine ve bu enerjinin kullanımına dönük çalışmalar özellikle İzmir ve Ege Bölgesi’nin bazı diğer noktalarında ilerlemiştir. İzmir’in Balçova ve Narlıdere ilçelerinde halen yaklaşık 15 bin konut jeotermal enerji ile ısıtılmaktadır. Seferihisar, Dikili, Bergama, Çeşme, Aliağa, Urla, Güzelbahçe, Bayındır, Menderes, Kemalpaşa ve Kozaklı ilçelerinde de varlığı bilinen jeotermal kaynaklarının kullanılması halinde, sadece İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırları içinde 220 bin konutu ısıtabilecek kapasiteye ulaşılabileceği hesaplanmaktadır. Ancak atılan adımlar (İzmir Jeotermal A.Ş. gibi) doğalgaz dağıtım çalışmalarına kıyasla daha yavaş yürümekte, resmi enerji politikalarının zorlayıcı etki yaratan düzenlemeleri de devreye girdiğinde, jeotermal enerji altyapı çalışmalarını caydırıcı unsurlar giderek belirginleşmektedir. Dış etkenlere bağımlılıkla eşdeğer doğalgaz kullanımını asgariye indirerek, teknolojisi ve insan kaynakları halihazırda mevcut yerli jeotermal enerjinin ön plana çıkarılmasına yönelik çabalar pek çok ilgili çevre tarafından ısrarla sürdürülmektedir. Bu bağlamda, yıllardır Jeotermal Yasası (Teklif) çıkarılmasına uğraşılmış ve bu yasa yönetmeliği ile birlikte 13.06.2008 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Diğer ülkelere oranla daha şanslı bir konumda olan Türkiye’nin jeotermal potansiyeli gelişen jeofizik yöntemlerle ortaya çıkarılmış olacaktır.
161
İNSAN SAĞLIĞI AÇISINDAN SU
Ne kadar su içmeliyiz?
Her nefes alıp vermede, terleme ile, idrar ve dışkılama yoluyla vücuttan sürekli su kaybı gerçekleşir. Özellikle sıcak ve nemli havalarda, yüksek efor gerektiren aktivitelerden sonra vücuttan su kaybı artar. Yaşam için gerekli tüm vücut fonksiyonlarının çalışması ve su kaybının önlenmesi için sürekli olarak suya gereksinimimiz olduğu açıktır.
Günlük su ihtiyacı, vücudun içerdiği su miktarına ve harcadığı enerjiye bağlı olarak değişir.
Yetişkinlerin vücudunda %55-75, yeni doğan bebeklerin vücudunda ise %75-80 oranında su bulunur. Yaş ilerledikçe vücudun su oranı azalır fakat artan vücut ağırlığı ve enerji harcaması sebebiyle su gereksinimi artar.
Yetişkinlerde harcanan her kalori başına 1-1,5 mililitre (ml) suya gereksinim vardır. Örneğin; 3000 kalori harcayan yetişkin bir erkeğin sıvı gereksinimi 3-4,5 litredir.
Bebek ve çocukların sıvı gereksinimi ise harcanan her kalori için 1,5 ml’dir. Örneğin; 1200 kalori harcayan 10 yaşındaki bir çocuğun su ihtiyacı 1,8 litredir.
Hamilelik döneminde enerji ve besin öğeleri gereksinimi artar. Kan hacminin artması, amniyotik sıvının oluşması su gereksinmesinin artması için başlıca sebeplerdir. Anne adayının hamilelikten önce alması gereken su miktarına en az 0,5-1 litre ilave gerekir. Ortalama 3-3,5 litre hamile bir bayanın ihtiyacı olan su miktarıdır.
Sıvı ihtiyacı nasıl karşılanmalıdır?
Suyun en temel kaynağı içme suyudur. Bunun dışında birçok yiyecek ve içecek sıvı ihtiyacımızı karşılamamız için iyi birer kaynaktır. Özellikle taze sebze ve meyveler, suyun diğer önemli kaynaklarıdır. Metabolizma da bir miktar su üretir ancak bu ihtiyacın çok küçük bir bölümünü karşılayabilir. Günlük su ihtiyacının ancak %20’si yiyeceklerden, %20’si de su dışındaki içeceklerden sağlanabilir. Günlük su ihtiyacımızın yarısından fazlası (%50-60 kadarı) doğrudan su içerek sağlanmalıdır.
162
Su gereksinimini karşılamak için en ideal oran; %60 doğrudan sudan, %40 ise yiyecek ve içeceklerden olmalıdır.
3 litre sıvı ihtiyacı olan bir yetişkinin en az 1,5 litre su içmesi gerekir. 2 litre sıvı ihtiyacı olan bir çocuğun en az 1 litre su içmesi gereklidir.
Kadın ve erkek ve çocuklar için günlük ortalama önerilen su tüketimi şu şekildedir;
• Kadın: 10 bardak, • Erkek: 14 bardak • Çocuk: 6-8 bardak
Kilo fazlası olan kişilerin bu miktara; her fazla 5 kiloları için ilave 1 bardak su eklemeleri gerekmektedir.
Sıvı kaybı ile sıvı alımı dengelenmelidir
Vücuda alınan su ile kaybedilen suyun her zaman dengeli olması vücudun sağlıklı olması için çok önemlidir. Örneğin yaz aylarında açık havada uzun saatler antrenman yapan bir atlet, terleme yoluyla saatte 1 litreye yakın su kaybeder. Bu nedenle sporcuların günlük içeceği su miktarı kaybettiği sıvılar da göz önünde bulundurularak hesaplanmalıdır.
Su içmek için asla susamayı beklemeyin!
Susamak vücudun su kaybettiğinin en önemli göstergesidir. Susama hissi vücuttan 0,5 ila 1 litre su kaybedildiğinde gelişir. Susama, su ihtiyacının arttığını gösterir ancak bu sistem; yaşlılarda, sıcak havalarda, çocuklarda, hastalık durumlarında ve ağır fiziksel aktivite durumlarında çalışmayabilir. Bu nedenle susamayı beklemeden su içilmelidir. Saatte 1 bardak su içmek, su ihtiyacını karşılamak için en ideal yöntemdir. İhtiyaçtan fazla su içildiğinde böbrekler aracılığı ile su kolayca atılabilir ancak ihtiyacı karşılayacak kadar su içmeye özen gösterilmelidir.
Sudaki minerallerin vücuda olan yararları
163
Kaynak ve doğal mineralli suyun tanımı, sudaki minerallerin faydalarını daha iyi anlamamızı sağlamaktadır.
İnsani Tüketim Amaçlı Sular Hakkında Yönetmelikte bulunan tanıma göre, kaynak suları; jeolojik koşulları uygun jeolojik birimlerin içinde doğal olarak oluşan, bir veya daha fazla çıkış noktasından yer yüzüne kendiliğinden çıkan veya teknik usullerle çıkartılan ve bu yönetmelikte izin verilenler dışında her hangi bir işleme tabi tutulmaksızın Ek-1’ deki nitelikleri taşıyan, etiketleme gerekliliklerini karşılayan ve satış amacı ile ambalajlanarak piyasaya arz edilen yer altı sularıdır.
Doğal Mineralli Sular Hakkında Yönetmeliğe göre, doğal mineralli su: Yerkabuğunun çeşitli derinliklerinde uygun jeolojik şartlarda doğal olarak oluşan, bir veya daha fazla kaynaktan yeryüzüne kendiliğinden veya teknik usullerle çıkartılan, mineral içeriği, kalıntı elementleri ve diğer bileşenleri ile tanımlanan, her türlü kirlenme risklerine karşı korunmuş bu Yönetmeliğin 5 inci, 6 ncı ve 7 nci maddelerinde belirtilen özellikleri haiz olan ve 8 inci madde gereği onaylanan yeraltı sularıdır.
Vücudun kendi kendine oluşturamadığı inorganik maddeler olan mineraller, vitaminlerin vücutça en fazla ihtiyaç duyulan bölgelere etkin bir şekilde ulaşmalarını sağlarlar. Dolayısıyla insan vücudunun en az vitaminler kadar minerallere de ihtiyacı vardır. Su ise en doğal mineral kaynağıdır.
Bazı mineraller vücudumuz için hayati öneme sahiptir
Yaşam kaynağı olan suyun içerisinde hayati önemi bulunan birçok mineral bulunur. Özellikle sodyum, potasyum, kalsiyum, magnezyum ve fosfat gibi vücudumuz için hayati önemi olan mineraller suda doğal olarak bulunmaktadır.
Sudaki minerallerin bazıları ve vücuttaki işlevlerini kısaca özetleyecek olursak;
Sudaki kalsiyum: Kasların kasılıp gevşemesinde, kemik ve iskelet sağlığında, dişlerin oluşumunda önemli rol oynar. Kalsiyum ihtiyacı karşılanmazsa kemiklerde depolanmış kalsiyum kullanılmaya başlar ki bu durum zamanla kemik dokusunun zayıflamasına neden olur. Bu durum uzun süre devam ederse osteoporoz da denilen kemik erimesi riski artar. Kalsiyum tüm kasların kasılmasında rol oynayan kilit bir mineraldir. Kalsiyum eksikliğinde kas seğirmeleri, kasılma sorununa bağlı hareket güçlüğü gibi sorunlar görülebilir.
Sudaki magnezyum: Vücudun yaşam için enerji üretmesi gerekir. Bunun için metabolizmanın birçok kimyasal olayı gerçekleştirebilmesi gerekmektedir. Bu olayların tümünde magnezyumun kilit rolü bulunur. Kısaca magnezyum olmadan vücutta enerji üretimi mümkün değildir. Magnezyum, birçok enzimin yapısında bulunarak enerji üretimi, sindirim ve emilim gibi hayati olaylarda görev alır. Kalsiyum nasıl kas kasılmasında görevli ise magnezyum da kasların gevşemesinden sorumludur. Günlük hareketlerimiz kaslarımızın düzenli kasılıp gevşemesi ile mümkündür.
Sudaki potasyum: Potasyum, vücuttaki sodyum ile işbirliği yaparak vücudun su ve elektrolit dengesini sağlar. Kalp ritminin düzenlenmesini sağlayarak hayati bir rol üstlenir. Ayrıca potasyum tansiyonun dengelenmesinde hatta yüksek olan tansiyonun düşürülmesinde etkilidir. Aktivite
164
sonrası kasların toparlanması, kasılıp gevşemelerin ritminin düzenlenmesi yine potasyum yardımıyla gerçekleşir.
Sudaki florür: Kemik ve diş sağlığında faydalı etkilere sahiptir. Ancak suda yüksek oranda bulunması istenmez. Yüksek florlu sular (Litrede 1 miligram’dan fazlası yüksek florlu sudur) florizis hastalığına sebep olabilir.
Sudaki sodyum: Vücuttaki su ve elektrolit dengesinin sağlanmasında görevli en önemli mineraldir. Hücrelerden kana ya da kandan hücrelere madde geçişi sodyum sayesinde düzenlenmektedir. Özellikle yaz aylarında terleme ile vücuttan sodyum kaybı olmaktadır. Çok fazla sodyum atılırsa tansiyon düşüklüğü ve buna bağlı bayılmalar, halsizlik, yorgunluk gibi belirtiler görülebilir. Sodyum başta tuz olmak üzere hemen her besinde bulunur. Fazla sodyum alımı da; ödeme, tansiyonun yükselmesine ve böbreklerde fonksiyon bozukluğuna yol açabilir. Günlük 2-3 gram sodyum ihtiyacımız vardır. Su, çok az miktardaki sodyum içeriğiyle sodyum alımına çok fazla bir katkı yapmamakta ancak su ve elektrolit dengesinin sağlanmasında önemli rol oynamaktadır.
Vücuttaki su oranını korumak için su tüketim ipuçları
İnsan vücudunun su bileşimi; yaş, cinsiyet, boy uzunluğu, vücut ağırlığı ve fiziksel aktiviteye göre değişmektedir.
Bebek ve çocukların vücudundaki su oranı yüksektir (%75-80 oranında) ve yaş ilerledikçe suyun yerini yağ dokusu almaya başlar. Dolayısıyla yaş ilerledikçe suyu daha çok tüketmek gerekir.
Yetişkinlerde vücut su oranı %55-75 aralığında değişir, ancak yaşlılarda % 50-55 civarındadır.
165
Özel durumlarda su gereksinimi artar
Sporcuların su oranının ise spor yapmayan kişilerden % 5-10 daha yüksek seviyede olması gerekmektedir. Yapılan egzersize bağlı olarak su tüketimi arttırılmalıdır. Egzersiz sırasında vücutta kaybedilen suyun ve minerallerin yerine konulması ve vücut su-elektrolit dengesinin tekrar sağlanması için yeterli su tüketimi şarttır. Su tüketimi egzersiz sonrasında olabileceği gibi, vücudu su kaybına hazırlamak adına egzersiz öncesinde hatta egzersiz esnasında da (15’er dakikalık aralıklarla yudum yudum su içilmesi şeklinde) olabilir.
Susamadan su içilmeli
Susamak, vücudumuzdaki sıvı miktarının azaldığına işaret eder. Susama hissi oluşmadan su içilmelidir. Aksi halde geri dönüşü zor sağlık problemleri oluşabilir.
Son yıllarda artan obezite nedeniyle aşırı yağ artışı ve vücut su oranlarında azalmalar dikkat çekmektedir. Bioelektrik empedans yöntemiyle çalışan ileri teknoloji cihazlarıyla yaptığımız ölçümler de bunun en önemli kanıtıdır.
Bazı insanlar su içmekte zorlandığını belirtmektedir. Vücuttaki su oranını korumak için suyu tüketmenin çok farklı yolları vardır. Su içmek için aşağıdaki önerilerimizden yararlanabilir, vücut su oranınızı koruyabilirsiniz.
Sporcularda Suyun Önemi
Sporda başarı ve yüksek performans için YETERİNCE SU İÇİN
Su, insan yaşamı için oksijenden sonra gelen en önemli öğedir. İnsan yemek yemeden haftalarca yaşayabilir, fakat susuz ancak birkaç gün yaşayabilir.
İnsan vücudunun yarıdan fazlasının sudan oluştuğunu hatırlayarak, hücrelerin yaşamsal faaliyetleri ve vücut fonksiyonlarının yerine getirilmesi, vücudun su dengesinin korunması ile mümkün olacağını vurgulamakta yarar vardır. Sporcuların su oranının ise standart kişilerden % 5 daha yüksek seviyede olması gerekmektedir.
166
Vücutta biriken toksinleri atmak ve vücudun ısı dengesini sağlamak için idrarla yaklaşık 1500, deri yoluyla 500, dışkı ve solunum ile 300’er ml (toplamda yaklaşık 2,5 lt) su kaybedilmektedir. Bu miktarlar sporcular için daha da fazladır. Kaybedilen suyun her an yerine konması yaşam ve performansın arttırılması için çok büyük önem taşımaktadır.
Yapılan egzersize bağlı olarak su tüketimi artırılmalıdır.
Vücutta egzersiz sırasında kaybedilen suyun yerine konulması ve tekrar vücut su dengesinin sağlanması için su içmek çok önemlidir. Su tüketimi, egzersiz sonrasında olabileceği gibi vücudun su kaybını önlemek için egzersiz öncesinde hatta egzersiz esnasında da (15’er dakikalık aralıklarla yudum yudum su içilmesi şeklinde) devam ettirilmelidir.
Susamak, vücudumuzdaki su kaybının başladığına işaret eder. Susama hissi oluşmadan önce su içmeye özen göstermek gerekir. Aksi halde geri dönüşü zor problemler yaşanabilir. Aşırı yağ artışı, vücut su oranlarında da azalmaya neden olmaktadır.
Sporcular için sıvı gereksinmesi enerji ihtiyacı ile paralel olarak hesaplanabilir. Enerji ve su gereksinmesi 1:1,5 (bire bir buçuk) oranında hesaplanır. Yani 3000 kalori ihtiyacı olan bir sporcunun 4500 ml yani 4,5 litre sıvı gereksinmesi vardır.
Bir sporcunun yanından ayırmaması gereken ilk şey su şişesidir.
Sporcular antrenmana vücutlarında yeterli miktardaki sıvı ile başlamalıdır. Kısaca sadece antrenman sonrasında değil öncesinde de yeterince sıvı almak çok önemlidir. Antrenmandan 2–3 saat önce 400–600 ml sıvı tüketimi yeterlidir. Bu sayede vücudun sıvı dengesi sağlanabilir ve idrarla fazla sıvının atılması için yüzücüye yeterli süre sağlanmış olur.
Antrenmana başlarken ve sonrasında 15–20 dakika aralıklarla 150–200 ml sıvı tüketimi antrenman sırasında kaybedilen sıvının yerine konmasını ve performansın devamlılığını sağlar.
Özetle; bir sporcu su içmek için asla susamayı beklememelidir. Ortalama her saat için 2 bardak su içmek bir sporcunun sıvı ihtiyacını karşılamaya yeter.
Dehidrasyon (Sıvı kaybı- vücuttaki su miktarının azalması)
Antrenmanlar ve yarışlar sırasında su dengesini koruyan yani hidrasyonu sağlayan sporcular optimal egzersiz performansına ulaşırlar. Dehidrasyonun performansı olumsuz yönde etkilediği unutulamamalıdır. Ayrıca sporcular için dehidrasyon, yaşamı tehdit eden sıcak bitkinliği ve sıcak çarpması risklerini de arttırmaktadır.
Dehidrasyon nasıl takip edilir ?
Vücuttan su kaybı yani dehidrasyon, antrenman öncesi ve sonrası vücut ağırlığının ölçülmesi ile takip edilebilir. Antrenman öncesi ile sonrasındaki kilo arasındaki farkın 1,5 katı kadar sıvı alımıyla hidrasyon sağlanabilir. Gün içinde kilosu çok sık değişen bir sporcunun dehidrasyon riski taşıdığı unutulmamalıdır.
Ayrıca sporcular, idrar renklerine bakarak vücutlarındaki sıvının yeterli olup olmadığını kendileri anlayabilirler. İdrar renginin koyu sarı ve kahverengine yakın olması vücuttaki sıvı miktarının
167
yetersiz olduğunu yani dehidrasyonun varlığını göstermektedir. Dehidrasyon varsa sporcunun idrarı açık renk olana kadar sıvı tüketimi artırılmalıdır.
Bütün bu uygulamaların yanında bazı laboratuar testleri ile de hidrasyon durumu takip edilebilir. Ancak bu testlerin uygulanması pratik değildir.
Uygun hidrasyon için ilkeler (ACSM* önerileri)
• Egzersizden önce ve sonra tartılın (özellikle sıcak havalarda) • Egzersiz sırasında her 0,5 kg kayıp için 2 bardak sıvı tüketin • Müsabaka sırası ve öncesi sıvı tüketimini sınırlamayın • Antrenman ve müsabakadan 2 saat önce en az 1–2 bardak sıvı tüketin (240–480 cc) • Egzersizden hemen önce en az 120–240 cc sıvı tüketin • Antrenman ve müsabaka sırasında 15–20 dakika arayla en az 120–240 cc sıvı tüketin • Egzersizden sonra en az 240–480 sıvı tüketin • Yemekler arasında en az 240 cc sıvı tüketin • Sıvı kaybını karşılayan içecekler 80–120 mg sodyum/240 cc içermeli
Su içmek kilo vermeye yardımcı olur mu ? (olur)
Obezite yani şişmanlık çağımızın en büyük salgını olarak yaygınlaşıyor. Ülkemiz obezite konusunda dünyada 6. sırada yer alıyor. Obezitenin tedavisi önemli bir konu ancak obezitenin önlenmesi de öncelikli bir konu olarak önümüzde duruyor. Obeziteyi önlemek ve ideal kiloda olmak için çok az bir çaba ile yapabileceğimiz şeyler var.
Sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz ve yeteri kadar su – sıvı üçlüsünün uyumu
Obezitenin önlenmesi için; yeterli ve dengeli beslenme, yeteri kadar su ve sıvı alımı ile düzenli egzersizin birlikte yaşam şekline dönüştürülmesi gerekiyor. Günümün hızlı yaşam koşullarında kişinin fiziksel, zihinsel, duygusal ve ruhsal dengesinde fiziksel boyutu oluşturan beslenme ve
168
hareket, ideal kilo yönetiminde yani şişmanlığın önlenmesinde çok etkili bir yer tutuyor. Bu açıdan değerlendirdiğimizde gereksinimimiz kadar su tüketmenin sağlıklı beslenmemizde ve ideal kilo yönetiminde oynadığı önemli ve zorunlu rolü hemen görürüz.
Su ve yağ arasındaki oransallık
Su, insan yaşamı için oksijenden sonra gelen en önemli öğedir. İnsan yemek yemeden haftalarca yaşayabilir, fakat susuz ancak birkaç gün yaşayabilir. Vücut bileşiminin önemli bölümü sudan oluştuğu için su beslenmemizde çok ayrı bir öneme sahiptir.
Vücutta yağ miktarının artışı ile birlikte su oranı da önemli ölçüde azalır. Zayıflamak için kalori kontrolü kadar su tüketiminin artırılmasının çok önemli etkisi bulunmaktadır. Kısacası yağ miktarı ile su miktarı arasında dikkate alınması gerekn bir orantı var.
Su iştah kontrolü sağlar
Sağlıklı beslenmenin gerçekleşmesi olarak adlandırdığımız; dengeli ve ölçülü şekilde vücudun gereksinimi kadar alınan besinlerin vücutta oluşan biyokimyasal etkileşimle işlev görmesi sürecinde, su anlamlı bir rol oynamaktadır. Suyun bu rolü ve yeterli alımı kişinin ideal kilo dengesini korunmasını sağlamaktadır
Sıvı kaybını karşılayan içecekler %6–8 karbonhidrat (glikoz-glikoz polimeri,
• fruktoz) içermeli, içecek serin olmalıdır • Bir bütün olarak baktığımızda su, vücut bileşimde kapladığı büyük yer ve yaşamsal oluşu yanında beslenmede tek başına değerlendirilen 6 temel besin öğesinden bir tanesidir.
‘Su iştah kontrolünü sağlar mı?’ sorusu diyetisyenlere yöneltilen sorular arasında önemli bir yer tutar. Kısa yanıt ‘evet sağlar’ şeklindedir.
Özellikle yemeklerden önce ve zamansız acıkma durumlarında içilen su, midede doygunluk hissinin oluşmasına yardım eder. Yemeklerden 15 dakika önce 1-2 bardak su içmek yenilen yemeğin porsiyonunu azaltmaya yardımcı olur.
Su metabolizmayı hızlandırır, kabızlığı önler!
Hücrelerin yaşamsal faaliyetleri, vücut fonksiyonlarının yerine getirilmesi vücudun su dengesinin korunmasıyla mümkündür. Fiziksel aktivitenin artışına paralel olarak içilen su miktarının artırılması, metabolizmayı hızlandırarak kilo vermeye yardımcı olur. Ayrıca yeterince su içen kişilerde bağırsak tembelliği ve buna bağlı kabızlık görülmez. Kabızlığın diyet yapan kişilerde sık görülen bir durum olduğu göz önünde bulundurulursa su içmenin kabızlığı önlediği gerçeği de akıllardan çıkarılmamalıdır.
Su içmek selülitleri azaltır
169
Selülit bir dolaşım bozukluğu hastalığıdır. Yeterince su içmeyen ve yağ depolamaya müsait kişilerde dolaşım yavaşlayarak özellikle kalça, basen ve bacak bölgesinde portakal kabuğu görünümünde yapılar oluşur. Selüliti önlemek için yeterince su içmek etkilidir; oluşan selülitlerin tamamen olmasa da derecesini azaltmak bol su tüketimi ile mümkün olmaktadır.
Kilo vermek için ne kadar su içilmelidir ?
Harcanan enerjiyle paralel olarak içilmesi gereken su hesaplanmalıdır. Genel olarak kadınların 2- 2,5 litre erkeklerin ise 3-3,5 litre su içmesi kilo verme amaçlı yapılan egzersiz ve diyete destek olmaktadır. Kişinin ideal kilosundan her 5 kilo fazlası için 1 bardak daha fazla su içmesi gerektiği unutulmamalıdır.
Kilo vermek için içilen suyun sıcaklığı önemli midir ?
Soğuk su metabolizma hızını az da olsa arttırır, ılık su ise bağırsak hareketlerini hızlandırarak kabızlığın önlenmesine yardım eder. Suyun sıcaklığı kilo vermede doğrudan etkili değildir, bireylerin arzu ettikleri ve sevdikleri sıcaklıkta su içmesi daha önemlidir.
Su Tüketiminin Hastalıklar ile İlişkisi
Su Tüketiminin Hastalıklar ile İlişkisi
İnsan vücudunun canlı kalabilmesi ve hayatını devam ettirebilmesi için vücuttaki hücre, organ ve dokuların en çok suya ihtiyacı vardır. Özellikle bazı organ ve sistemler suyun çok ya da az alınmasıyla paralel olarak zarar görür ve işlevlerini yitirirler. Özellikle böbrekler, damarlar, deri, sindirim ve emilim organları susuzlukta ilk zarar gören organlardır.
Su ve böbrek sağlığı
Böbrekler kanın süzülmesinden ve zararlı maddelerin idrar ile atılmasından birinci derecede sorumlu organımızdır. Kanın süzülmesi sırasında vücuda faydası olan maddelerin atılmasına izin vermeyerek vücuda geri kazandırırken, toksik olabilecek birçok maddenin de atılmasını sağlayarak vücudu korurlar. Yaşa göre değişmekle birlikte böbrekler günde ortalama 150-200 litre kanı süzerler ve zararlı maddeleri yaklaşık 1,5 litre idrarla birlikte vücuttan uzaklaştırırlar. Vücudun sıvı dengesini sağlamak da bir anlamda böbreklerin görevidir. Yine böbreklerin en önemli görevlerinden birisi de vücudun su, tuz ve asit baz dengesini sağlamak böylece kan basıncını düzenlemektir.
Vücut yeteri kadar suyu bulamazsa ilk başta böbrekler zarar görür ve kan basıncı yani halk arasında bilindiği şekliyle tansiyon yükselir. Vücudun asit-baz dengesi bozulduğu için birçok sistem zarar görür ve sağlığımız olumsuz yönde etkilenir.
170
Yeterince su içmeyen bir kişide böbrek taşlarının görülme sıklığı daha fazladır. İdrarın yoğunluğunu azaltmak taş oluşumunu önler. Böbrek taşı olan bir kişinin taş gelişimini yavaşlatmak ve taşları büyümeden vücuttan uzaklaştırmak da yine bol su içerek sağlanabilir.
Böbrekleri korumak için her gün yeterince su içilmesi gereklidir ve ihmal edilmemelidir.
Su ve Hipertansiyon
Fazla tuzlu besinler tüketmek tansiyonun yükselmesi için en önemli sebeptir. Metabolizmasında yeterince su bulunan kişiler aldıkları fazla tuzu böbrekler aracılığı ile rahatlıkla vücuttan uzaklaştırabilirler ancak su tüketimi az kişilerde bu mümkün olmadığından kan basıncı yükselir ve ortaya kronik bir hastalık olan hipertansiyon çıkar.
Su ve kabızlık
Barsak hareketlerinin azalmasına bağlı olarak akut ya da kronik olarak dışkılama sıklığının azalması ve zor dışkılama kabızlık olarak ifade edilebilir. Kısaca söylersek bu durum bağırsakların yetersiz çalışması sonucu oluşan bir sorundur. Bağırsakların düzenli çalışması, toksik maddelerin vücuttan zamanında uzaklaştırılması için çok önemlidir. Ayrıca karın ağrısı, şişkinlik, gaz problemleri ve karın bölgesinde doluluk hissi yaratan bağırsak tembelliği, yaşam kalitesini bozan en önemli sağlık problemlerindendir.
Barsak hareketlerinin artması ve kabızlığın önlenmesi lifli beslenme ile birlikte bol su içerek sağlanabilir.
Su ve Deri sağlığı
Susuz kalan metabolizma ilk olarak cildin kuruması ve pul pul dökülmesi şeklinde belirti gösterir. Deri; tüm vücudu kaplayan, dış etkenlere karşı kalkan görevi üstlenen ve vücudun en çok alana sahip organlarından bir tanesi olarak önemli işlevleri yerine getirir.
Cildin elastikiyetinin sağlanması ve hücrelerinin sağlıklı olarak işlev görebilmesi için yeterince su içmek şattır.
Vücudun nem dengesinin sağlanması, toksinlerin terleme ile vücuttan uzaklaştırılması için cildin su oranının yeterli düzeyde tutulması gerekmektedir. Cildinin kuruluğundan ya da pütürlü görünümünden şikâyet ederek çeşitli kozmetik ürünlerde şifa arayan birçok insanın temelde ihtiyacı olan şey sudur.
Düzenli olarak günde 8-10 bardak su tüketimiyle cildin nem dengesi sağlanabilmektedir.
Su ve obezite
Vücutta su oranı azaldığında yağ oranı artmaya başlar. Obezite de vücutta yağ oranının artmasıyla karakterize olan bir hastalıktır.
Vücudun su oranını düşürmeyerek ve ayrıca doğru zamanlarda su içerek tokluk hissini sağlayarak obeziteyi önlemeye çok önemli katkı sağlanmaktadır.
Su ve damar sağlığı
171
Damarlarımızı karayollarına benzetirsek; büyük damarlarımızı otoyola, kılcal damarlarımızı ise tali yollara benzetebiliriz. Yollarda nasıl ki trafiğin akışını sağlamak için çeşitli düzenlemeler, tabela, ışık ve çeşitli işaretler kullanıyorsak vücutta da buna benzer işlevleri yerine getirmek için mineraller, hormonlar ve bazı kan hücreleri görev yaparlar. Damarlarımız vücudumuzun en ücra köşesine bile ulaşmaktadır. Her bir hücrenin canlı kalabilmesi ve faaliyetini sürdürebilmesi; damarlar yoluyla gelen kandaki oksijeni, suyu ve besin maddelerini kullanabilmesi ve artıklarını yine kan yoluyla uzaklaştırabilmesi gereklidir. Vücudun kan ve damar sağlığı, yeterli ve dengeli beslenme kadar yeterince su tüketimi ile doğrudan ilişkilidir.
Kanın önemli bir kısmının sudan oluştuğu düşünülürse su tüketiminin her bir hücre için ne kadar önemli olduğu anlaşılır.
Ramazanda Su Tüketimi
Ramazanda Yeterince Su Tüketmeyi İhmal Etmeyin
Ramazan ayı, bu yıl yazın en sıcak ve en uzun günlerine rastlıyor. Günlerin uzun olması, oruçlu olunan sürenin uzun olmasına ve dolayısıyla açlık-susuzluk süresinin de uzamasına neden oluyor.
Hem sıcak havanın etkisi hem de uzun saatler vücudun su gibi en temel ihtiyacının karşılanamaması sonucunda; susuzluk ve buna bağlı olarak da sağlık sorunları görülebilmektedir. Oruç tutarken metabolizmanın su ihtiyacının değişmediği, azalmadığı ve
hatta sıcaklara bağlı olarak arttığı unutulmamalıdır.
Sıcak havalarda oruç döneminde yeterli sıvı alınmadığı gözleniyor! Sıcak havaların egemen olduğu dönemde oruçla birlikte sıvı tüketiminin azaldığı yapılan birçok araştırmada gösterilmiştir. Hâlbuki aksi olması gerekmektedir.
172
Sıcaklarla birlikte sıvı kaybının arttığı bir gerçektir. Normal şartlarda bir günde insan terle, idrarla ve deri yoluyla 2 litre su kaybeder, yaz aylarında bu kayıp artar. Bu kaybın karşılanması gerekmektedir. Yeterli sıvı alınmadığında; bayılma hissi, bulantı, baş dönmesi gibi sıvı kaybıyla birlikte gelişen olumsuz durumlar yaşanabilir. Vücudun aldığı ve kaybettiği su miktarı eğer dengelenmezse, dehidrasyon durumu yani vücudun ciddi boyutta su kaybetmesi kaçınılmaz hale gelir.
Oruç döneminde su kaybının önlenmesine daha çok özen göstermeli
Su tüketimini engellememesi ve sıvı kaybını artırmaması açısından çay ve kahve tüketimi sınırlandırılmalı, bunun yerine doğrudan su tercih edilmelidir. Tuzlu gıdaların aşırı tüketimi de oruçla birlikte su dengesini bozar ve vücuttan su kaybına yol açar. Oruç döneminde dikkat edilmezse oluşabilecek su kayıpları ve buna bağlı olarak vücudun sıvı-elektrolit dengesinin bozulması başta böbrekler olmak üzere, kalp ve dolaşım sistemini, beyin sağlığını bozabilir.
Ramazanda günde en az 2,5 – 3 litre su tüketimi vücudun su ve elektrolit dengesinin bozulmasını engeller. Oruç süresi 16-17 saat sürdüğü için geri kalan zamanda gerekli su ihtiyacını karşılamak için mutlaka sahura kalkılmalı ve iftarla birlikte sahura kadar geçen sürede planlanacak ara öğünlerde su tüketimi de zamana yayılmalıdır.
Suyun alternatifleri tam olarak suyun yerini tutmaz
Yeterince sıvı tüketmenin su içmek dışındaki bazı diğer alternatifleri, Ramazan ayında tercih edilebilir. Ama hiçbiri tam olarak suyun yerini tutmaz. Duru yapılmış çorbalar, sulandırılarak hazırlanmış ayran, ev yapımı meyve suyu ve limonatalar, sulu yemekler sıvı tüketimini artırmak için önerdiğim diğer yöntemlerdir. Ancak suyun tek başına tüketilerek, su gereksiniminin ölçülü ve dengeli şekilde karşılanması asıl önerimdir.
Yaz Aylarında Su İhtiyacı
173
Yaz aylarında su ihtiyacı artıyor
Sağlıklı beslenmenin ilkeleri mevsimsel olarak değişmese de uzun ve sıcak yaz günlerinde su ihtiyacı değişmektedir. Hava sıcaklığının arttığı yaz aylarında, kişinin durumuna göre günlük olarak 500 mililitre ile1 litrearasında değişen miktarlarda daha fazla su içilmesi, kaybedilen suyu yerine koyarak dehidrasyonu önlüyor.
‘Yaz aylarında su ihtiyacı neden artıyor?’ diye sorulursa temel nedeni şöyle açıklayabiliriz:
Yaz aylarında sıcaklığın artmasıyla birlikte ter yoluyla vücuttan atılan su miktarı da artıyor. Bu nedenle de daha fazla suya gereksinim duyuluyor. .
‘Kaybedilen suyu, su tüketerek mi karşılamamız gerekiyor?’ sorusuyla sıkça karşılaşırız.
En önemli sıvı kaynağımızın su olduğu unutulmamalıdır. Su yaşamımız ve sağlığımız için önemi tartışılmaz bir kaynaktır. Su vücudumuzun en önemli bileşenlerindendir ve su kaybı durumunda ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşılabilir. Yaz aylarında su kaybına bağlı olarak sıcak çarpması, baş dönmesi, halsizlik, yorgunluk, yüksek tansiyon hatta beyin kanamaları gibi ciddi sağlık problemleri görülmektedir. Bu nedenle diğer sıvı kaynakları ile susuzluk hissini giderebiliriz ancak yeterince su almamış olabiliriz. Bu nedenle öncelikle su ihtiyacını suyla karşılamaya özen gösterilmesi doğru olacaktır.
Yaz aylarında bir günde ne kadar su içmeliyiz?
Sıcak havalarda proteinli ve tuzlu besinler, kafeinli ve tanenli içecekler ile alkollü içkiler aşırı tüketildiğinde, fazla fiziksel aktivite yapıldığında ve ayrıca ateşli hastalıklar ile ishalde su kaybı daha fazla olur. Dolayısıyla su gereksinimi de artar. Vücuttaki suyun dengede tutulması yaşamsal öneme sahip olduğundan sıvı dengesini korumak için kaybedilen suyun yerine mutlaka konulması gerekir.
Günlük su ihtiyacımızı; 1200–1500 mililitre su içerek, yiyecek ve içeceklerin bileşiminde 1000 mililitrelik kısmını alarak, vücutta yiyeceklerin enerjiye dönüştüğü ve kullanıldığı sırada oluşan 260 mililitre su ile birlikte toplam2,5 litresu ile karşılarız.
Yine bir günde; böbreklerden yaklaşık 1500 mililitre, terle yaklaşık 500 mililitre, bağırsaklardan yaklaşık 300 mililitre ve solunumla yaklaşık 300 mililitre olmak üzere toplam yaklaşık2,5 litresu kaybederiz.
Yaz aylarında terle atılan sıvı arttığı için içilen su miktarı 1500-2000 mililitreden den az olmamalıdır ki su ihtiyacı karşılanabilsin.
Çünkü su dengesi bozulduğunda ve vücut suyu kaybı arttıkça hayati tehlike de artıyor.
Aşağıdaki oranlar su ile ilgili gerçeği daha açık ortaya koyuyor:
• %2’lik kayıp bazı fizyolojik sorunlara ve performans düşüklüğüne, • %3’lük kayıp fiziksel performans azalmasına ve konsantrasyon bozukluğuna, • %8’lik kayıp solunum güçlüğüne, • %11’lik kayıp kas performansının bozulmasına ve böbrek yetmezliğine,  • %20’lik kayıp ise ölüm riskinin artmasına neden oluyor.
174
Bu oranlar vücudun sıvı dengesine gereken özenin gösterilmesini ve gereksinim doğrultusunda su tüketilmesine dikkat edilmesini çarpıcı şekilde vurguluyor.
Detoks ve Su
Düzenli ve yeterli su içerek toksinlerden arınmak mümkün
Suyun vücuttaki temel işlevlerinden birisi vücudun zararlı maddelerden arınmasını sağlamaktır. Dolaşım sistemi sayesinde dokulara taşınan besin maddeleri hücrelerde kullanıldıktan sonra artık maddeler ya da toksin olarak adlandırılan maddeler oluşur. Bu maddeler yine dolaşım sistemi sayesinde böbrekler ya da barsaklar yoluyla vücuttan uzaklaştırılırlar. Toksinler vücutta bu şekilde oluşabildiği gibi dışarıdan solunum ya da sindirim yoluyla da vücuda alınabilirler. Hangi yolla vücuda girerse girsin toksinlerin vücutta fazla miktarda birikmesi sağlığın bozulmasına yol açar. Vücuttaki toksik maddelerin yani toksinlerin uzaklaştırılması için suya ihtiyaç vardır, çünkü dolaşım ve boşaltım sistemi ancak yeterli su bulunduğunda işlerini yapabilirler.
Yetersiz su alımı kabızlığa yol açar Düzenli ve yeterince su tüketmek ayrıca kabızlığı önler. Yeterli su alınmadığı zaman beden ihtiyacı olan suyu bağırsaklardan çektiği için kabızlık oluşur. Kronik kabızlık durumunda toksinlerin vücuttan sağlıklı bir şekilde uzaklaştırılamadığı anlaşılmaktadır.
Toksinlerden arınmanın en iyi yolu dengeli beslenmedir. Özellikle de mevsiminde en doğal besinleri tüketmek ve yeterli su içerek vücudun çalışmasına yardım etmektir. Sağlıklı bir insanın karaciğer ve böbrekleri toksinleri atmak için çalışan en önemli iki organdır. Sağlıkla ilgili bir sıkıntınız yoksa dengeli beslenme ve yeterli su tüketmek kaydıyla bedeniniz kendi doğal işleyişiyle toksinlerle rahatlıkla başa çıkabilir.
Sağlığınız için su içmeyi ihmal etmeyin! Uzun süreli yetersiz ve dengesiz beslenme; yeterli su tüketmeme; sigara, alkol ve kafeinli, içeceklerin aşırı tüketimi, hareketsiz yaşam ve rafine yağ ile şeker tüketiminin fazla olması vücutta daha fazla toksik madde birikmesiyle ve daha başka sağlık sorunlarının ortaya çıkmasıyla sonuçlanır. Özellikle toksik maddeleri vücuduna daha fazla alan kişilerin daha fazla su içmesi ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarını zaman içinde yeniden edinmesi gereklidir.
Su içme konusunda sıkıntısı olan kişiler kendilerine su içmeyi anımsatacak incelikleri ve uygulamaları göz ardı etmemelidir. Örneğin masanızda yer alacak güzel bir sürahi ve bardak size su
175
içmeyi anımsatma konusunda çok önemli bir işlev görecektir. Küçük yudumlar suyu anımsatma ve suya alışma konusunda etkili olacaktır. Özellikle su dışı sıvıları alma alışkanlığı yüksek olan kişiler bu konuda daha da hassas olmalıdır.
Sağlıklı Yaşam
Sağlıklı yaşam ve sağlıklı böbrekler için yeterli su tüketimi gerekir.
Vücudumuzda su dengesini böbrekler düzenler. Böbreklerin düzenli çalışması, böbrek yetmezliği ile yüksek tansiyonun önlenmesine ve böbrek taşlarının oluşmasının engellenmesine yardımcı oluyor.
Böbreklerin görevi Yeterli su tüketiminin önemini anlamak için önce böbreklerin yapısına ve işleyişine kısaca bir göz atalım. Böbrekler bir milyon civarında nefron adı verilen birimden oluşuyor. Vücuttaki kan bileşiminin devamını sağlamak, filtre sistemiyle kan hacmini dengede tutmak, asit idrar çıkararak normal vücut PH’ını korumak ve gerektiğinde amonyak sentezleyerek üre yapmak, metabolizma sonucu oluşan atık ürünleri veya atılması gereken diğer ürünleri vücuttan atmak gibi önemli görevleri olan böbrekler bir nevi arıtma-süzme işlemini gerçekleştiriyor. Normalde kalbimiz bir dakikada 5 litre kanı vücuda pompalıyor. Bunun % 20 – 22`si hemen böbreklere gidiyor. Bu da dakikada 1200 ml, 24 saatte ise 1800 litre yapıyor. Günde böbreklere gelen 1800 litre sıvının % 10`u süzülüyor ve 180 litre olarak böbrek tüplerine geçiyor. Böbrekler bunun % 99.3 ünü geri emerek 1-1,5 litre idrarı oluşturup dışarı atıyor. Yani böbrekler her gün yaklaşık 2 ton suyu işleyip sonuçta 1,5 litre idrar ile vücudun su dengesini koruyor ve vücudumuzda her gün oluşan üre, kreatin, ürik asit gibi zararlı atık maddeleri su ile seyreltip atıyor. Börekler bu işlevini alınan sıvıya göre gereksinimi belirleyerek yerine getiriyor.
Yetersiz su tüketimi böbrekleri yoruyor Vücuttaki su miktarının ayarlanması hipofizden salgılanan antidiüretik hormon (ADH) tarafından
176
yapılıyor. Bedende su eksikliği olduğunda beyin uyarılarak antidiüretik hormon(ADH) salgılanıyor ve böbreklerden su atımı azalarak idrar yoğunlaşıyor. Su tüketimi azaldığında bu hormonun salınımı artıyor. Bu durumun sürmesi böbrek yetmezliği riskini artırıyor. Yeterli su alımı kanın yoğunluğunu azaltarak hormon salınımını azaltıyor ve böbreklerin idrar üretmesini kolaylaştırıyor. Az su içildiğinde yoğun idrar üretimi böbrekleri yoruyor, yeterli su içildiğinde ise böbreklerin yükü hafifliyor.
Yeterli su tüketmek böbreklerden tuzun atılmasını sağlıyor Hipertansiyon, herhangi bir şikayete yol açmasa da uzun vadede felç, kalp hastalıkları ve kalp yetmezliği ile böbrek hastalıklarının en önemli sebeplerinin başında geliyor. Aşırı tuz tüketmek hipertansiyon riskini arttırıyor. Araştırmalara göre yeterli su içildiğinde idrarla tuz atımı artıyor, az su içildiğinde azalıyor. Günlük 15 mg’a çıkan tuz tüketimini gıdaları dikkatli alma yoluyla azaltarak 5-6 mg’a ( 2 çay kaşığı) indirmenin yanı sıra yeterli su tüketimi sağlandığında tuz atımının artması nedeniyle hiper tansiyon riski azalıyor.
Yeterli su tüketmek böbrek taşı oluşumu önlüyor. Yeterli su alınmazsa, özellikle de su içilmediği için idrar çok yoğunlaşırsa taş oluşumuna yol açan minerallerin konsantrasyonu ve böbrek taşı oluşma riski artıyor. Böbrek taşı, idrarda yüksek düzeylerde kalsiyum, okzalat, ürik asit maddeleri veya kristallerin birbirine yapışmasını engelleyen sitratın’ın az miktarda olduğu durumlarda ortaya çıkıyor. Yoğun idrar içerisinde atılan tuzlar ve mineraller böbreklerin iç yüzeyinde tübül denilen ünitelerde kristaller halinde çökeltiler oluşturuyor ve zamanla bu kristaller birleşerek taş haline geliyor.
Günümüzde aşırı et ve tuz tüketiminin yanısıra yeterince su içilmemesi çok şiddetli ağrıyla kendini gösteren böbrek taşı sorununun görülme sıklığını giderek arttırıyor. Böbrek taşı türlerinin başında kalsiyum okzalat taşı geliyor. Çay, ıspanak, pazı gibi otlarda bulunan ve vücutta metabolizma sonucu oluşan okzalat, sindirim sisteminde kalsiyumla bağlanarak kana emilmeden kalın bağırsaktan dışkıyla atılıyor. İdrarın yoğunlaşmasıyla taş oluşuyor.
Taş oluşumunun önlenmesi için yeterince su içilerek idrarın yoğunluğunun azaltılması gerekiyor. Böbrek taşı sorunu olanların günlük 3 litre kadar su içmeleri, 900-1200 miligram kalsiyum almaları öneriliyor. Kalsiyum içeriği yüksek su kalsiyum alımına katkı sağlıyor.
Ayrıca hayvansal besinlerin aşırı tüketimi, idrarın asitliğini artırıyor. İdrar asit tepkimede olduğunda ürik asit kristalleri oluşuyor. Ürik asit taşı oluştuğunda hayvansal ve bitkisel kaynaklı proteinden zengin gıdaların yeterince ve dengeli alınması ayrıca idrar yoğunluğunu ve asitliğini azaltmak için yeterince su içilmesi gerekiyor.
Sonuç olarak her gün yeterince su içilmesi hem sağlıklı böbreklere sahip olmak hem de sağlıklı yaşam için çok önem taşıyor.
177
Cilt Sağlığınız ve Güzelliğiniz İçin Su İçin
Deri bedenimizin dışa açılan ön yüzü, penceresi ve 5 duyu organımızdan biridir. Yetişkinlerde 1.5 metre karelik bir alanı kaplayan ve vücudumuzu dış etkenlere karşı koruyan deri, vücudun sıvı dengesini ve ısısının sabit kalmasını da sağlar. Çevreyi algılayarak uyaran en geniş organımız derimizdir. Birçok işlevlerinin yanı sıra cildin yumuşak, temiz ve pürüzsüz olmasının, kişinin başkaları tarafından değerlendirilmesinde ilk kriterlerden biri olarak öne çıktığı bir gerçektir. Kısacası cilt, hem sağlık hem de estetik ve toplumsal açıdan önemlidir.
Yeterli düzeyde su olması gerekli Deri, üst deri (epidermis) ve alt deri (dermis) diye tanımlanan tabakalardan oluşmuştur. Üstderinin alt katmanında epitel hücreleri üretilir. Bu hücreler yüzeydeki katmana doğru ilerleyerek boynuzsu yüzey katmanı şeklini alır. Derinin yüzeyini oluşturan bu katman koruyucu duvardır. Sürekli yenilenen bu hücrelerinin alttaki tabakadan üste çıkması için 3-4 haftanın geçmesi gerekir. Bu hücrelerin oluşturduğu deri tabakası yeterli düzeyde su içerdiğinde deriye gereken elastikiyeti ve işlevlerini yerine getirme olanağını sağlar.
Yeterli su olmazsa cilt kuruması başlar Deri bedende oluşan fazla ısıyı buharlaştırarak dışarı atan organdır. Dolaşım sistemi deriye yeterli su getirmezse yani yetersiz su alınırsa hücre içi suyu azalarak derinin onarım hızı düşer ve cildin kuruması başlar. Deriyi oluşturan hücrelerin kuruması derinin görünümünü ve sağlığını olumsuz etkiler. Sağlıklı, yumuşak, nemli bir cilde sahip olmak için yeterli su içilmelidir.
Kuru ve donuk bir cildin başlıca nedeni dehidrasyondur. Dehidrasyon vücuttan su kaybıyla oluşur. Dehidrasyonda derideki su depoları kullanılırken kaybedilen su aynı oranda yerine koyulamamış olabilir. Dehidrasyonun neden olduğu en sık görülen cilt hastalığı sklerodermadır. Kol, bacak, el ve ayaklarda deri incelir, pullanır. İlk aşamada su tüketiminin arttırılması gerekir. Bu durumu danışanlarımın su tüketimini arttırarak takip ettiğimde açık olarak görüyorum.
178
Suyun etkisi bakım ürünleriyle kıyaslanabilir nitelikte Ayrıca yapılan bir araştırmada günde ek bir litre su tüketimi derinin su içeriğini önemli derecede yükselmiştir. Derinin kuruluğu ve pütürlü durumu azalmış, elastikiyeti ise artmıştır. Araştırmacılara göre deride oluşan olumlu değişiklikler, deriye uygulanan bakım ürünlerinin sağladıklarıyla kıyaslanabilir niteliktedir. Derinin fizyolojisi ve sağlığı, özellikle deri kuruluğunun önlenmesi için yeterli su alımına özen gösterilmesi gerektiği vurgulanmıştır.
Vücudumuz normal fizyolojik işlevlerini sürdürmesi için günde 8-10 bardak suya gereksinim duyar. Yolda kalmamak için arabanıza benzin bitmeden nasıl benzin alıyorsanız susuz kalmamak için de “susamadan” su içmelisiniz. Hem cilt sağlığınız için hem de diğer vücut fonksiyonlarınızın sağlıklı işleyişi için…
Hidrasyon-Dehidrasyon ve sağlığımız
Su olmadan yaşam olmuyor. Suyun ne kadar yaşamsal olduğunu
gösteren iki önemli olgu:
1. Yetişkin bir kişi günde böbrekler, sindirim sistemi, ter ve solunumla 2-2,5 litre su kaybediyor. Bu kaybı karşılamak için bir insanın harcadığı günlük enerjinin her kalorisi için 1-1,5 mililitre suya gereksinimi var. 2. 2. Vücudumuz kendisini korumak için bir uyarı sistemi geliştirmiştir. Yeterince su içmezsek, yani dehidratasyon başlamışsa vücudumuz işlevlerini tehlikeye atmamak için tepki veriyor. Damar çeperlerindeki tutucular ve kan hacmindeki eksilmeye karşı oldukça duyarlı olan kalp, beyindeki susama merkezine sinyaller gönderiyor. Aynı anda hormonlar daha etkin bir su tutmaya katkıda bulunmak üzere salgılanıyor. Örneğin, idrarın yoğunluğu artıyor ve ancak kaybedilen su telafi edildiğinde her şey normale dönüyor.
Yeteri kadar sıvı tüketilmediğinde;
• Halsizlik, ağız kuruluğu, bitkinlik hissi, performansta azalma, sıvı kaybının daha da artması durumunda kan basıncında düşme, dikkat ve hareket etmede gecikme başlıyor. • Su kaybı sıcak ortamda olmuşsa sıcak veya sıcak şoku gibi ciddi sorunlar oluşuyor. 0.5-1 kilogram su kaybedildiğinde susama hissi duyuluyor.
179
Vücutta oluşan sıvı kaybı ise;
• Toplam plazma hacminde düşmeye • Vücut iç ısısında artışa (rektal ısı) • Kalp atım hızında artışa • Kalp dakika volümünde azalmaya neden oluyor. Su kaybı vücut ağırlığının % 10’una ulaştığında dilde şişme, bilinçte bulunma, kas spazmları, ağrıları ve böbrek fonksiyonlarında durma oluşuyor.
Hidrasyonun önemi
Sağlıklı yetişkinler üzerinde yapılan çalışmalar, vücut ağırlığının yalnızca ortalama %2’sinin dehidrasyonla kaybının, konsantrasyon ve dikkat gibi belirli algılama fonksiyonlarını değiştirebildiğini ayrıca yorgunluk hali yarattığını gösteriyor. 70 kilogram ağırlığındaki bir erkeğin vücut su içeriğinin % 2 azalması 1.4 litre su kaybına denk geliyor. Bu miktardaki su kaybının, kişinin 25 santigrat derece ve % 40 hava nemliliği ortamında 2 saat koşma sırasında yitirdiği su kadar olduğunu da vurgulamamız gerekiyor.
Hidrasyon bebekler için de çok önemlidir. Bebeklerinin neden ağladıklarını anlayamayan ebeveynler bebeğin önce acıktığını değil susadığını düşünmeliler. Çünkü bebekler yetişkinlere oranla sıcak havalarda, ateşleri varken ya da ishal olduklarında veya kustuklarında daha hızlıca dehidrasyona uğrarlar.
Ne yapabilirsiniz?
• Vücudunuzdaki suyu kaybetmemek için işyerinizde veya evinizde elinizin altında bir şişe su bulunmasına dikkat edin ve gün boyunca düzenli olarak su için. • Yapacağınız fiziksel egzersizin uzunluk ile yoğunluğuna ve dışarıdaki sıcaklık derecesine bağlı olarak su tüketiminizi dengeleyecek şekilde hem egzersiz öncesi hem de egzersiz sonrası su içmeyi unutmayın. Yürüyüşe bile çıksanız yanınıza su almayı unutmayın. • Sürekli bilgisayar başında çalışanlar da yanlarında bir şişe su bulundurmalılar ve ara sıra su içmeyi ihmal etmeliler. • Sıcak ortamda idrarla atılan su miktarı pek değişmezse de buharlaşma nedeniyle deriden su kaybı fazlalaşır. Bu nedenle sıcak ortamda çalışanlar için yeterli su alımı daha da büyük önem taşır. Bu durumda olan kişiler yanlarında su bulundurmayı ve kaybı karşılayacak miktarda su içmeyi ihmal etmemeliler. • Trafikte uzun süre zaman geçirenlerin araçlarında mutlaka su bulunmalıdır. Sürücülerin, susama duygusu gelişmese bile ara sıra su içerek bedenin susuz kalmasını önlemeleri yararlı olur. Özellikle sıcak havalarda yapılan yolculuklarda su kaybı, dikkatin azalmasına neden olabilir. • Seyahate çıkarken yanınıza su alın, bol su için.
180
Bağışıklık Sistemi ve Su
Bağışıklık sistemi ve su ilişkisini iyi anlayarak sağlığımızı da korumak için önce bağışıklık sisteminin ne olduğunu çok iyi anlamak gerekli.
Tıbbi adıyla immün sistem (bağışıklık sistemi) insan vücudunu dış etkilere karşı özellikle de mikroplara karşı korumakla görevli bir sistemdir. Bağışıklık sistemi zayıfladığında birçok hastalık kapınızı çalabilir. Bağışıklık sisteminin iki şekli vardır: Doğumsal ve kazanılmış bağışıklık.
Vücudumuzun savunucusu: Bağışıklık sistemi mekanizmaları
Vücudumuzun içinde bağışıklık sistemi adı verilen, şaşırtıcı ve bir o kadar da ilginç savunma mekanizmaları bulunur. Bağışıklık sistemi vücudu genelde halk arasında “mikrop” diye tanımlanan, enfeksiyonlara sebep olan mikrop, virüs, bakteri, mantar, bitki toksinleri ve parazit gibi mikrororganizmaların zarar verici etkilerine karşı korur.
İnsan vücudu çevresinde bulunan çok sayıdaki bu zarar vericilerin saldırısına uğrar ve bu organizmalar vücudumuza girebilmek için uğraş verir. Sağlıklı bir vücut; karşılaştığı hastalık etkenleriyle ve yabancı maddelerle çoğunlukla belirti vermeksizin baş eder. Mikroplarla baş edemediğimiz durumlarda da “hasta” oluruz.
Bağışıklık sisteminin görevi de; öncelikle bu mikroorganizmaların vücuda girmelerini engellemek veya vücuda girdikleri takdirde girdikleri yerde yutmak, yayılmalarını engellemek ya da geciktirmektir. Bağışıklık sistemi bu görevlerini, yaşam süresi boyunca sürdürür ancak bazı koşullarda bağışıklık sistemi zayıflar.
Barsakların düzenli çalışması bağışıklık sistemi için önemli
Özellikle mevsim geçişlerinde bahar aylarında birçok kişide halsizlik, güçsüzlük, yorgunluk, isteksizlik, uykusuzluk, huzursuzluk gibi şikâyetler görülür. Bunun da en önemli nedeni bağışıklık sisteminin güçlendirilmemiş olması ve vücudu toksinlerden arındıran sistemlerin yeterli çalışmayışıdır. İnsan barsağında 500’den fazla faydalı bakteri bulunur. Barsak bakterilerinin önemli bir görevi sindirime ve emilime yardımcı olmaktır. Diğer önemli görevi ise zararlı
181
mikroorganizmaları yok etmektir. Barsak bakterilerinin sayısında azalma, aralarındaki dengenin bozulması bağışıklık sisteminin de bozulmasına neden olur. Yetersiz ve dengesiz beslenme, vücudun su kaybetmesi ve yeterince su içmeme, sebze ve meyve tüketiminin azlığı, fiziksel aktivitenin azlığı bağışıklık sisteminin zayıflamasında diğer önemli etmenlerdir.
Vücudun bakteriyel ya da viral enfeksiyonlara karşı direnç göstermesi bağışıklık sisteminin iyi çalışmasına bağlıdır. Özellikle kan dolaşımı ve lenfatik dolaşımda mikroorganizmalar ve vücuda dışarıdan alınan birçok zararlı maddeye karşı savunma görevini üstlenen bağışıklık hücreleri bulunur. Bu hücrelerin işlevlerini eksiksiz yerine getirmesi için metabolizmanın düzenli çalışması ve gereksinimlerinin eksiksiz karşılanması gereklidir.
Sağlıklı bir insanda bağışıklık sistemi güçlüdür ve enfeksiyon hastalıklarına sağlıklı kişilerde daha az rastlanır. Özellikle kış aylarında grip, nezle ve soğuk algınlığı gibi enfeksiyonlar sık görülür. Özellikle su miktarında azalmayla ve yetersiz beslenme sonucunda zayıflayan vücudun bağışıklık sistemi, mikroorganizmaların vücutta yok edilmeyip hastalıklara neden olmasına yol açar.
Barsakların düzenli hareketi ve güçlü bağışıklık sistemi için yeterince su şart
Bağışıklık sisteminin güçlü olması için barsakların düzenli çalışması birinci şarttır. Vücuda zarar veren birçok toksinin atılması için yeterince su içilerek barsak hareketlerinin düzenli olması sağlanmalıdır.
Besinler ve kirli sularla alınan birçok mikroorganizma besin zehirlenmelerine neden olabilmektedir. Besin zehirlenmesi durumunda ishal ve kusma ile vücuttan su ve elektrolit kaybı olmakta ve bağışıklık sistemi zayıflamaktadır.
Güçlü bir bağışıklık sistemi için;
• Dolaşım sisteminin • Boşaltım sisteminin • Sindirim sisteminin düzenli çalışması gereklidir.
Bunun için de vücudun hidrate olması yani vücudun su kaybetmemiş ve hücreler için gerekli suyun karşılanmış olması gereklidir.
Yediğimiz yiyeceklerin sindirilmesi, sindirim sonrası besin öğelerinin barsaklar yoluyla emilimi ve kan yoluyla taşınması ile metabolizma hareketlerinin sürekliliği metabolizmada suyun yeterince bulunması halinde sağlıklı bir şekilde yürüyebilir.
Metabolizma sonucu oluşan artık ve zararlı olan maddelerin böbrekler yoluyla dışarı atılması yine suyun varlığı ile mümkündür. Yeterince su içilmediği zaman boşaltım sistemi yeterince çalışamaz ve toksinler vücuda zarar verebilir ve bizi hasta edebilir.
Özetle güçlü bir bağışıklık sistemi için her gün en az 8-10 bardak su içmek gereklidir.
182
Zihinsel performans için su tüketiminin önemi
Ne içtiğimiz ve ne kadar içtiğimiz, neyi ne kadar yediğimiz kadar önemlidir!
Vücut ağırlığımızın yarısından fazlası içi minerallerle dolu bir deniz gibidir. Yaşam su içinde gerçekleşir ve sürdürülür. Hücrelerin yaşamsal faaliyetleri ve bu sayede vücut fonksiyonlarının yerine getirilmesi, vücudun sıvı dengesinin korunması ile mümkündür.
Vücut suyunun %20 kaybı ölümle sonuçlanır. Başka bir deyişle susuz kalırsak ölürüz.  Su yaşamımızın kaynağıdır. Su içmeden 2 ya da 5 gün yaşanabilir. Susamak ise, insanın aklının almayacağı kadar karmaşık bir durumdur. Susuz kalırsak yediğimiz besinlerin sindirimi, emilimi ve hücrelere taşınması sağlanamıyor. Hücrelerde yaşam ve sağlık için gerekli biyokimyasal tepkimeler oluşmuyor. Kan basıncınızı kontrol eden elektrolitlerin dengesi bozuluyor. Göz, ağız ve burun kanallarınız nemlenemiyor. Gözyaşı pınarı kuruyor. Terlenemiyor. Tükürük salgısı azalıyor,. Yutma zorlaşıyor. Kan hücrelere oksijen taşıyamıyor. Eklemlerin kayganlığı azaldığı için hareketlerimiz sınırlanıyor. Metabolizma sonucu oluşan zararlı maddeler böbreklere taşınamıyor ve böbreklerden atılamaz hale geliyor. Sıcak havalarda vücut serin tutulamıyor. Soğuk havalarda vücut yalıtımı ve vücut ısısının denetimini sağlanamıyor. Kısacası yaşam damarı kuruyor…
Vücuttan %2’lik sukaybı zihinsel performans düşüklüğüne yol açıyor.  Vücut ağırlığının yalnızca %2’sinin susuz kalarak kaybedilmesi algılama fonksiyonlarını değiştiriyor, konsantrasyon bozukluğuna ve dikkatin azalmasına yol açıyor ayrıca yorgunluk da yaratıyor. Herhangi bir olayı anında farkedip tepki verme performansında yetersizlik görülüyor. Bir araştırma, bedenin su içeriğinin % 2.8 azalmasının araştırmaya katılanlarda ciddi zihin yorgunluğu oluşturduğunu göstermiştir.
Zihinsel performanstaki yetersizlik, bedenin su içeriğinin azalmasına paralel olarak artıyor. Bedenin su içeriğinin azalmasıyla oluşan zihinsel yetersizlikler yeterli su alımıyla hemen düzeltilebiliyor.
Yeterince su içerek zihinsel faaliyetlerinizi daha iyi çalıştırın.  Beynin yaklaşık % 75’i sudur. Sıcak ya da soğuk havalarda vücuttan fazla su kaybetmek ve yeterince su içmemek zihinsel performansı düşürüyor. Bu durum özellikle çok dikkat isteyen olay ve iş alanlarında daha çok önem kazanıyor. Örneğin; Trafik kazalarının en önemli nedenlerinden biri dikkatsizliktir. Bir anlık dalgınlık birçok can ve mal kaybına yol açmaktadır. Özellikle sıcak havalarda direksiyon kullanan kişilerde gelişen su kaybı, dikkatin azalmasına neden olabiliyor. Yapılan bir araştırmada ramazan aylarında diğer aylara göre susuzluğa bağlı olarak trafik kazaların arttığı belirlenmiştir. Sürücüler, yanlarında içme suyu bulundurmalı, yolculuk sırasında susama duygusu gelişmese bile belirli aralıklarla su içmelidir. Ofis ortamında görev yapanların da uzun süre verimli çalışabilmesi için sık su içmelerinde yarar vardır. Çalışırken içilen fazla çay ve kahve böbreklerden su atımını arttırıyor. Bu nedenle çalışma masalarında mutlaka su bulunmalı ve içilmelidir. Ayrıca işyeri sorumluları su sebillerini herkesin kolayca ulaşabildiği noktalara koymalıdır.
Kısa sürede performans ölçen sınav sistemlerinde yeterince su içilmesi zihinsel dikkati yükseltir. Bu nedenle özellikle yaz aylarında sınava giren öğrenciler yanında su bulundurmalıdırlar.
183
Son söz olarak; Bitkinlik hissi, dikkat dağınıklığı, kas krampları, sürekli yorgunluk, tansiyon düşüklüğü, bilinç kaybı yaşamamak için susamayı beklemeyin.
Su nasıl içilmeli , sıcak , soğuk , kaynatılmış gibi vb farkı nedir ?
Su nasıl içilmeli?
‘Su nasıl içilmeli?’ sorusu soranlar genellikle su içmenin yeri ve zamanı dışında suyun hangi sıcaklıkta içilmesi gerektiğini özellikle merak etmektedirler.
Suyu sıcak, soğuk, kaynatılmış gibi ve benzeri şekillerde içmek farklı sonuçlara neden olur mu? Soruyu şu şekillerde de sorabiliriz: Hangisi daha yararlı? veya İçilen suyun ısısı yararını etkiler mi?
Kilo yönetimi ile ilgilenenlerin soruları ise biraz daha farklı bir temele dayanmaktadır. Şişmanlığın önlenmesinde ve kilo kontrolünün sağlanmasında diyetisyenlere yöneltilen ‘Su iştah kontrolünü sağlar mı?’ sorusu önemli bir yer tutar. Kısa yanıt ‘evet sağlar’ şeklindedir. Hemen arkasından genellikle “Suyu sıcak mı ya da soğuk mu içmeliyim?” sorusu gelir.
Suyun rolü farklıdır ve ideal kilo yönetiminde yaşamsal etkiye sahiptir
Önce yağ eritme ya da kalori yakma konusuyla ilgili soruya açıklık getirelim.. Suyun yaşamsal bir rolü var, su içenler daha sağlıklı besleniyor ve dolayısıyla suyun ideal kilo yönetiminde çok önemli bir rolü bulunuyor ancak su bu işlevini doğrudan kalori harcaması sağlayarak değil çok farklı şekilde yerine getiriyor.
Kilo yönetimiyle ilgilenenlerin önemli bir kısmı kısa sürede yağ eritme ya da kalori yakma şeklinde ifade ettikleri kısa sürede fazla yağdan kurtulmak isteğiyle hareket ettiklerinden su dahil tüm yiyecek ve içeceklerin öyle bir etkisi olsun istiyorlar. Tek başına böyle yapabilen bir mucize yiyecek ve içecek de hiç yok zaten.
“Soğuk su içince vücudun onu kendi sıcaklığına getirmek için fazla enerji harcanır mı?” sorusuna yanıt aranan bir araştırmada sıcak su içenlerin kalori harcama oranı, normal su içenlerle kıyaslandığında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Suyun sıcaklığı kilo vermede doğrudan belirleyici değildir.
İdeal kilo yönetimiyle ilgilenenler açıkladığım nedenlerle öncelikle suyu soğuk ya da sıcak olsun (bazı farklı etkileri olsa da) yeterli miktarda içmeden ideal kilo yönetimi sağlanamayacağını unutmamalılar.
Bilinen bazı etkiler
Suyu farklı şekillerde içmenin bilinen bazı etkileri vardır: Soğuk su metabolizma hızını az da olsa arttırır, ılık su ise bağırsak hareketlerini hızlandırarak kabızlığın önlenmesine yardım eder. Soğuk suyla sıcak su arasındaki başka bir fark, mideyi terk etme hızlarıdır. Soğuk su mideyi 20 dakika içerisinde terk ederken, sıcak su için bu süre 80 dakikadır.
184
Su içenler daha sağlıklı besleniyor
Araştırmalar, günlük sıvı ihtiyacının, büyük bir kısmını sadece sudan alanların genel olarak daha sağlıklı bir beslenme programı yürüttüklerini gösteriyor. Günlük sıvı gereksinimini sudan karşılayanlar daha fazla lif, daha az şeker ve daha az kalorili besin tüketiyor.
Su nasıl içilmeli?
Açıklamalarımdan görüleceği gibi su yaşamsal ve ideal kilo yönetiminde önemli role sahip. Bu nedenle yeterli miktarda suyun tüketilmesi gerektiğinden bireylerin arzu ettikleri ve sevdikleri sıcaklıkta su içmesi daha önemlidir. Sudan daha etkili şekilde yararlanmak için şu konulara dikkat etmekte yarar var:
1. Suyu yemeklerden önce içmekte fayda vardır. İdeal zaman yemeklerden 30 dakika öncedir. Bu süre özellikle gastrit, dumping sendromu, mide ekşimesi, ülser, kolit hazımsızlık veya gaz sorunu olanların sindirim sistemini sürece hazırladığı için önem kazanır. 2. Yemeklerden 2-2.5 saat sonra içilen su, besinlerin yıkımıyla oluşan dehidratasyona engel olur. Bu süreç acıkma ile susuzluğun karıştırıldığı dönemlerdir. Atıştırma seçenekleri düşünmeden önce susuzluğun giderilmesi boş enerji alınmasını önler. 3. Uzun bir uykudan sonra sabahları kalkar kalkmaz içilen bir bardak ılık su güne iyi başlamayı sağlar. Organları uyandırır, sindirimi kolaylaştırır. Özellikle sabahları aç karnına içine biraz da limon konularak içilen su, mideyi rahatlatır, sindirimi kolaylaştırır, vücut ısısını dengeler. En etkili laksatiftir. 4. Yatmadan önce içilecek bir-iki bardak su rahat uyumayı sağlar. 5. Su içme alışkanlığı olmayan bireyler çalışırken, kitap okurken, bir şeyler seyrederken yanlarında gereksinimi karşılayacak miktarda su bulundurmalı ve belli aralıklarda içerek bitirmeyi hedeflemelidir. Bu yöntem, alışkanlık kazanmak için yapılan en etkili yollardan biridir. Bir süre sonra su içmeyi ister hale gelindiği alışkanlığının oluştuğu görülmektedir.
Sonuç;
Bir bütün olarak baktığımızda su, vücut bileşimde kapladığı büyük yer ve yaşamsal oluşu nedeniyle değerlendirilen 6 temel besin öğesinden bir tanesidir. Susama hissi geliştiğinde vücutta yüzde 1’lik su kaybı oluşmuş demektir. Bu nedenle su içmek için önemli olan susamayı beklenmeden susuzluğu gidermek olmalıdır.
Arabası olanlar bilir, benzin bitmeden deposunu doldurma telaşına kapılırlar ve ertelemeden doldururlar aynı bunun gibi vücudun da susuz kalmadan su içilmesi prensip haline dönüştürülmelidir.
Sindirim ve Emilim İçin Suyun Önemi
Yaşam beslenmeyle, sağlıklı yaşam da ancak sağlıklı beslenmeyle olanaklı hale geliyor.  Vücudumuz yiyerek ve içerek aldığımız kaynakları varlığımızı sürdürmek için mükemmel bir mekanizma ve çalışmayla değerlendiriyor.  Dışarıdan yiyeceklerle ve içeceklerle aldığımız besin maddelerinin kanda dolaşabilecek ve vücudumuz için kullanılabilecek hale gelmesi, vücudun onları türlü işlemlerden geçirmesi ile mümkün olmaktadır.  En basit şekliyle; besin maddelerinin mekanik olarak parçalanmasına ve emilime hazırlanmasına
185
sindirim, bağırsaklar yoluyla kana geçmesine ise emilim denilmektedir.
Sindirim, yiyecek ve içeceklerin ağızdan alınmasından dışarı atılana kadar ilgili organların bir sistem dahilinde çalışmasıyla oluşur.
Yiyecek ve içecekler, sindirim kanalında ilerleme esnasında kana geçebilecek küçük yapı taşları haline getirilir ve emilime hazır hale gelmiş tüm besin öğeleri de (vitamin ve mineraller ile birlikte protein, karbonhidrat ve yağlar) kana geçer.  Sindirim, yiyeceklerin ve içeceklerin ağza alınmasıyla başlar.
Ağızda çiğnemeyle küçük parçalara ayrılan besin tükürükle karışarak özafagus vasıtasıyla mideye geçer. Mide, yutulan besinleri salgılarıyla yarı-sulu hale getirerek, ince bağırsaklara verir, ayrıca proteinleri daha küçük yapı taşlarına parçalar. İnce bağırsaklara geçen yarı-sulu besinler, safra ve pankreas salgılarının yardımı ile sindirilir ve emilir. Kalın bağırsaklar ise su ve elektrolitleri emer ve feçes atılana kadar depo görevi görür.
Vücudumuzda farklı işlevlere sahip olan besin öğeleri sindirim ve emilim sistemi iyi çalıştığı takdirde kana geçerek vücutta kullanılabilir. Örneğin Kalsiyum emiliminde bir azalma olması demek kişi yeterince kalsiyum alsa dahi yeterince kalsiyumdan yararlanamaması ile sonuçlanır. Yiyeceklerle alınan kalsiyum emilemeyince idrar ve dışkı ile dışarı atılır.
Su olmaz ise taşıma olmaz ve yiyecekler kolay parçalanamaz
Sindirim sisteminin düzenli çalışabilmesi için öncelikle sağlıklı besinlerle beslenmek ve yeterince su içmek çok önemlidir. Çünkü su yeterince bulunmazsa sindirim kanalında yiyeceklerin taşınması ve parçalanması daha güç olur. Su sindirim sürecindeki bu işlevi nedeniyle çok önemlidir ve vazgeçilmezdir.  Sindirim sistemindeki en ufak bir sorun sağlığımızın bozulması ile sonuçlanır. Kabızlık, ishal, ülser, hassas barsak sendromu gibi sindirim sistemi rahatsızlıklarının önlenmesi için dengeli beslenmek ve normal koşullarda günde en az 2 litre su içmek gerekir.
* Kaynak : “Sindirim sistemi hastalıkları ve beslenme tedavisi” Şubat 2008-Ankara- Sağlık Bakanlığı Yayın No: 728
Bağırsak sağlığında suyun önemli yeri
Susuz hayat olmaz. Susuz birkaç gün bile yaşayamayız. Vücuttaki bütün fizyolojik olayları yürütülmesinde su ya aracı olarak ya da doğrudan kimyasal işlemlere katılarak önemli rol oynuyor. Su ihtiyacının karşılanmaması bazı hastalıklara neden olurken bazı hastalıklar da vücut suyunun azalmasına neden olarak büyük tehlike yaratmaktadır.
186
Susuzluğa hiç dayanamayan en duygusal organımız!
En duygusal organımız olan bağırsaklarımız susuzluğa hiç dayanamaz. İnce ve kalın bağırsaklar, katı ve sıvı besinlerin emilerek kan dolaşımına geçebilecek küçük yapı taşlarına parçalandığı önemli organlarımızdır. Birçok barsak hastalığının en önemli nedeni yetersiz su tüketimi olduğu gibi tedavisinde de sağlıklı su tüketimi önemli bir yer tutuyor.
Bağırsaklar ve sağlık ilişkisinde günlük su ihtiyacının karşılanması önemlidir
Bağırsaklarımızda, vücut hücre sayımızın 10 katı kadar bakteri yaşıyor. Bunların 500’den fazlasını faydalı bakteriler oluşturuyor. Bu kadar büyük orandaki canlı mikroorganizmanın insan sağlığı üzerindeki etkisi göz ardı edilemez. Çünkü en önemli görevleri sindirime ve emilime yardımcı olmaktır. Diğer önemli görevi ise zararlı mikroorganizmaları yok etmektir. Barsak bakterilerinin sayısında azalma, aralarındaki dengenin bozulması bağırsak sağlığını bozmakla kalmıyor bağışıklık sisteminin de bozulmasına neden oluyor. Son yıllardaki araştırmalar bağırsaktaki yararlı ve zararlı bakteri dengesizliğinin birçok hastalığa yol açtığını gösteriyor. Obezitenin nedenleri arasında bağırsak bakterileri önemli yer alırken diyabet hastalığının gelişmesi, ortaya çıkması veya tedavisinde de etkili oluyor. Özellikle genç kadınlarda çok görülen, karında şişkinlik, kabızlık, gaz veya ishalle kendini gösteren, yaşam kalitesini bozan spastik kolon ya da huzursuz bağırsak sendromu denilen hastalıkta da bağırsaklardaki bakterilerin dengesizliği önemli rol oynuyor. Yetersiz ve dengesiz beslenmenin yanı sıra vücudun su kaybetmesi ve yeterince su içmeme, posadan zengin gıdaların yeterince tüketilmemesi, fiziksel aktivitenin azlığı genel sağlığın bozma yanında bağırsak sağlığının da bozulmasına neden oluyor.
Kabızlığın nedenlerinin başında yetersiz su alımı geliyor
Kabızlık sık görülen bir bağırsak hastalığıdır. Nedenlerinin başında yetersiz su alımı geliyor. Günlük beslenmede posa (diyet lifi) yönünden zengin tam tahıl ürünleri, kuru baklagiller, sebze ve meyveler yeterince yer almadığında kalın bağırsağın hareketi azalıyor. Bir hafta süreyle günlük su alımı0.5 litreolarak sınırlandırıldığında defekasyon sıklığı ve dışkı ağırlığında önemli azalma görülüyor. Kabızlığı önlemede en etkin yol su tüketiminin artırılmasıdır. Günde en az 8-10 su bardağı su içilmelidir.
En sık rastlanan hastalıklardan diğeri ishaldir.
En sık görülen bağırsak sorunlarından biri de ishaldir. Tifo, kolera, dizanteri gibi enfeksiyonlar, bağırsak parazitleri, gıda zehirlenmeleri, gıda alerjileri, kanserler, çölyak, kısa bağırsak sendromu, kolit, benzeri hastalıklar ishalin başlıca nedenleridir.
Kirlenmiş gıda ve suyla alınan zararlı mikroplar mideyi geçerek incebağırsağa ulaştığında burada hızla çoğalarak büyük sayılara ulaşıyor ve aşırı su kaybına neden oluyor. Günlük su kaybı ishalin şiddetine göre 20-30 litreyi bulabiliyor. Beslenme ve emilim bozuklukları gibi hastalıklara bağlı görülen ishallerde günlük sıvı kaybı daha az olmakla birlikte sürekli ishal durumları olduğundan bedende yine su eksikliği ortaya çıkıyor. Su eksikliği özellikle çocuklarda ölüme neden oluyor. Bu nedenlerden dolayı hem temiz ve sağlık su içme hem de kaybolan suyu karşılama koruma ve tedaviye katkıda son derece önemlidir.
187
Bağırsak sağlığında suyun önemi
Bağırsak sağlığının en önemli bileşenlerinden biri de sudur. Su bağırsakları kayganlaştırıyor, yapışkan dışkıyı kalın bağırsağın iç duvarlarındaki sümük dokudan yani mukozadan ayırıyor. Su, bağırsak duvarlarının hareket etmesini sağlayan hormonları da uyarıyor. Bağırsak duvarlarının hareketleri dışkının taşınması için çok önem kazanıyor.
Bağırsak sağlığını korumak ve bağırsak hareketlerini düzenlemek için atılacak 10 adım:
1. Sabahları güne 1-2 su bardak su içerek başlayın. 2. Posa alımını artırmak için meyve ve sebze tüketiminizi arttırın. Öğünlere mutlaka salata ekleyin. 3. Çok tam tahıllı, kepek, çavdar, yulaf ekmeklerini tercih edin. 4. Haftada en az 3 öğün kuru baklagiller tüketin. 5. Prebiyotik yoğurt ve kefir seçeneklerini kullanın. 6. Kolalı ve kafeinli içecekler sıvı atımını hızlandırır bu nedenle tercih etmeyin. 7. Daha aktif olun. 8. Gıda güvenliğine dikkat edin. Gıda hijyenine saygılı firmalarda yemek yiyin, alışveriş yapın. 9. İshal durumlarında bir sağlık kuruluşuna gitmeden önce bir su bardağı temiz su içine bir silme çay kaşığı tuz, onun yarısı kadar yemek sodası, bir silme çorba kaşığı şeker, bir çorba kaşığı limon suyu katılarak karıştırın ve azar azar için. 10. 8-10 su bardağı su için.
Yaşlılık döneminde suyun önemi
21. yüzyılın başlarında dünya ortalaması 66 yıl olan yaşam süresinin 2025 yılında 73 yıl olacağı tahmin ediliyor. Dünyada 2000 yılında 60 yaş ve üzerinde olanların sayısı 600 milyon iken 2025 yılında bu sayının 1,2 milyar, 2050 yılında ise 2 milyar olması bekleniyor. Ülkemizde 65 yaş ve üzerindekilerin tüm nüfusa oranı ise % 6’dır. 2025 yılında bu oranın % 10’a ulaşması öngörülüyor. Dolayısıyla tüm dünyada yaşlılar ve onların karşı karşıya olduğu sağlık sorunları sürekli önem kazanıyor.
Dünya Sağlık Örgütü 65 yaş ve üzeri bireyleri “yaşlı” olarak tanımlıyor. Yaşlılığın seyrine ve vücut fonksiyonlarında oluşan değişikliklere göre yaşlılar; 65-74 yaş arası “genç yaşlılar”, 75-84 yaş arası “yaşlılar” ve 85 yaş ve üzeri grup da “yaşlı yaşlılar” olarak sınıflandırılıyor.
Yaşlılıkta vücut bileşimi değişikliğe uğrar Yaşlılıkta vücuttaki su yüzdesi azalarak % 60’dan % 50’ye düşer. Hatta bazı kronik rahatsızlıklar nedeniyle yaşlılarda vücut su oranı %50’nin altına da inmektedir. Yaş ilerledikçe hastalık riskinin doğal olarak arttığı düşünülürse, su eksikliği ve aşırı su kaybı hastalıkların ortaya çıkışını hızlandıran önemli faktörlerden biridir. Yaşlılıkta zamana bağlı olarak fiziksel ve çevresel faktörlerin etkisiyle vücut yapısında, organlarda ve organların fonksiyonlarında bir takım değişiklikler ortaya çıkar. Genellikle 60 yaştan sonra vücut ağırlığı azalmaya başlar. Kadınlar, kemikteki kalsiyumunun neredeyse % 40’ını kaybediyor.
188
Yaşlılık döneminde susama hissinin azalması nedeniyle su tüketimi de azalıyor. Su kaybı sonucunda, su ve diğer sıvı besinlerin yeterince tüketilmemesi ciddi sağlık sorunlarının gelişmesinde önemli rol oynuyor.
Yaşlılıkta susama duygusu azalır Yaşlılarda su tüketiminin azalması birçok faktöre bağlıdır. Bunlardan en önemlisi organ fonksiyonlarındaki değişiklikler ve susama duygusunun azalmasıdır. Susama duygusu çoğu zaman vücuttan önemli oranda su kaybına neden olur. Yaşlılarda bu duygunun azalması sebebiyle su kayıpları ciddi oranlara varabilir. Genç yaşlarda ağız kuruluğu su içme isteği oluştururken, hücrelerdeki kayıp ve yıpranma nedeniyle yaşlılarda bu isteğin gelişimi yavaşlar.
Su kaybı yaşlılarda önceden var olan rahatsızlıkların ilerlemesine de neden olur Vücuttan su kaybedildiğinde ilk olarak kan yoğunlaşır ve akışkanlığı azalmaya başlar. Kan yoğunluğunun artmasıyla uyarı sistemi azalır. Kan akımının yavaşlaması ile hatta bazı damarlarda oluşan tıkanıklıklar ve plaklar sebebiyle, doku ve organlara gereken besin öğeleri, oksijen, enzim ve hormonlar daha yavaş ve yetersiz ulaşır ki bunun sonucunda birçok organın çalışmasında önemli sorunlar baş gösterir. Su kaybı başlı başına bir sağlık sorunudur ve peşinden birçok kronik rahatsızlığın da başlaması için bir nedendir.
Yaşlılarda su kaybını artıran önemli bir başka neden de boşaltım sistemindeki bozukluklardır. Yaşla birlikte böbreklerin yapısında değişiklikler oluşmaya ve böbreklerin süzme işlevinden sorumlu hücrelerde kayıplar başlar. Su ve tuzun böbreklerden geri emilimini sağlayan renin ve aldosteron hormonlarının düzeylerinde azalma görülür. Böbreklerden su atımını düzenleyen antidiüretik hormon salınımı da azalır. Böylece yaş ilerledikçe böbreklerden su kaybı artar. Yine yaşlıların hipertansiyon sebebiyle kullandıkları antihipertansif ve antidiüretik ilaçlar da böbreklerden su kaybını hızlandırmaktadır.
Yaş ilerledikçe derinin elastikiyetini yitirmesi nedeniyle su ve yağ içeriği azalır. Ayrıca terlemeyi düzenleyen hücrelerdeki fonksiyon bozuklukları sebebiyle deri yoluyla su kayıpları da artmaktadır. Yaşla oluşan fizyolojik değişikliklerin yanında, unutkanlık ve hareketsizlik gibi sorunlar da yaşlı bireyin su içmeyi unutmasıyla ve su kaybının farkına varmamasıyla sonuçlanmaktadır.
Yaşlılıkta su tüketimini etkileyen diğer faktörler Tat ve koku alma duyusunun azalmasıyla birlikte oluşan iştahsızlık su içmeyi engeller. Tükürük salgısının azalmasıyla ortaya çıkan ağız kuruluğu da yiyeceklerin yutulmasını güçleştirir. Ağız kuruluğu yaşlılığın bir sonucu olmakla birlikte diüretik, sakinleştirici ve laksatif ilaçların kullanımı ile de gelişebilir.
Diş sayısında azalma ve takma diş kullanımı da su içme isteğini engeller.
Yaşla birlikte midedeki yiyeceklerin boşalma hızının azalması uzun süreli tokluk hissi ve susamama hissi yaratır. Ayrıca yaşlanmanın etkisiyle midede oluşan lezyonlar su eksikliğiyle ilerleyerek kusma ve ishale neden olabilir. İnce bağırsaktaki değişiklikler de kusma ve ishalin nedenleri arasında yer alabilir. Bu sorunlar su kaybının da fazla olması anlamına gelmektedir.
Yaşlılıkta bağışıklık sisteminin zayıflamasıyla üst solunum yolları enfeksiyonları ve diğer enfeksiyon hastalıkları görülme sıklıkları artar. Bağışıklık hücrelerinin çoğalması yavaşlar, enfeksiyonlara karşı vücut direnci düşer. Enfeksiyonlara karşı direncin azalması su gereksinimini artırır ancak yaşlılarda bu gereksinimin yeterince karşılanamadığı sıkça gözlenmektedir.
189
Yaşlıların kaldıkları ortam da su tüketimlerini etkilemektedir. Gece ve uygun olmayan ortamda (ev dışında vb.) idrar kaçırma korkuları yaşlıları su içmekten alıkoymaktadır.
Yaşlılık döneminde en az 2 litre su içilmelidir Uzunca açıkladığım nedenler yaşlıların su tüketimi konusunda daha hassas ve dikkatli olmaları gerektiğini açıkça göstermektedir. Su gereksinimi karşılanmalıdır.
Yaşlılar içtikleri her bir tablet ilaç için bir bardak su içmeye yönlenerek su tüketimlerini artırılabilirler. Yaz aylarında buzlu su tüketilerek ağız kuruluğunun da önüne geçilebilir. Su tüketmeyi teşvik etmek amacıyla her yaşlının kendini rahat hissettiği ortamda yaşaması sağlanmalı ve tuvalet ihtiyacını sıkıntı yaşamadan giderebileceği ortamlar yaratılmalıdır. İştahsızlık sorunu olan yaşlıların suyu mümkünse yemeklerden sonra içmesi önerilir.
Yazın oruç tutanlar susuz kalmamak için ne yapmalı?
Yaz aylarına rastlayan Ramazan ayı dolayısıyla bu günlerde en çok gündemdeki konu su ihtiyacının nasıl karşılanacağıdır. Yetişkin ve sağlıklı bir bireyin günde ortalama 2 litre su ihtiyacı olduğu düşünülürse oruç tutanların hem oruç hem de yaz sıcakları nedeniyle artan su ihtiyacını eksiksiz karşılaması için bazı uyarılarda bulunmakta fayda görüyorum.
2013 Ramazan ayında ortalama oruç süresi 17 saat olacak. İlk günler için gece 03.15 den akşam 20.49’a kadar olan süre boyunca oruç tutulacak (İstanbul İmsakiyesi kaynak alınmıştır). Geri kalan 7 saatin de çoğu zaten uykuda geçecek. Bu 7 saatin içinde hem iftar hem de sahur öğünü yer alıyor ve bu öğünlerde su ihtiyacının da karşılanması sağlık için çok büyük önem taşıyor. Yaz aylarında terle birlikte atılan suyun da miktarı arttığı için su ihtiyacı 2 bardak kadar artıyor. Hem yaz sıcakları hem de oruç birleştiğinde su kaybının ve su kaybına bağlı sağlık sorunlarında artış olabileceği akıllardan çıkarılmamalı.
Yaz aylarında oruç tutacak kişiler için daha fazla su tüketmenin kolay yolları ise şöyle sırlanabilir:
1. İftarda orucunuzu büyük bir bardak suyla açın.
2. Çorbanızı bol sulu yaparak mümkünse büyük kâse tüketin, kremalı, aşırı tuzlu ve çok koyu kıvamlı çorba içmekten kaçının.
3. Yemek arasında ve sonrasında su içmeye devam edin.
4. Kafeinli içecekleri (çay, kahve vb) yanında su ile birlikte için.
5. Yatmadan önce büyük bir bardak su için.
6. Sahura kalktığınızda büyük bir bardak su için.
7. İftar ve sahurda soğuk içecek tercihinizi sulandırılmış kompostodan yana kullanın.
8. Tatlı ve aşırı tuzlu yiyecekleri daha az tüketmeye çalışın, tüketirken yanında bol su içmeyi unutmayın.
9. Sıcak saatlerde evden dışarı çıkmayın, nemli ve yüksek sıcak iklime sahip bölgelerde
190
oturuyorsanız gün içinde sık sık ılık suyla duş alın.
10. Su içmeyi zevkli hale getirin, bunun için de çeşitli meyveleri ve meyve sularını suyunuza karıştırabilirsiniz.
Susuz kalmayın, sağlığınızdan olmayın.
Su içmeyi sevmek
Su içmeyi sevmiyorsanız su içme hilelerine başvurun!  Önce neden su içmek istemediğinizi anlamaya çalışın. Bu soru sorulduğunda sıkça verilen yanıtların başında ‘Midem bulanıyor!’, ‘Başka çok sıvı tüketiyorum’ gibi yanıtlar geliyor. Bunları aşmanın basit ve pratik yolları var.
Az miktarlarda su içmeyi deneyin!  İçeceğiniz suyu küçük miktarlara bölerek bir süre devam edebilirsiniz. Çok küçük bir fincanla su içmeye başlayıp, zamanla bardağa geçebilir ve bardağınızı daha da büyütebilirsiniz. Örneğin 1 litre suyu öğle yemeğine kadar bitirmeliyim diyerek suyu az miktarlara bölerek içebilirsiniz. Susamayı beklemeyi bırakmanız lazım. Bunu yapmanız önemli. Böylece aklınıza sıvı almak düşüncesi geldiğinde suya yönelmiş olursunuz. Su içmenin önemini diğer yazılarımda aktardım. Suyun yaşamsal önemi hiç unutulmamalı.
Hatırlatıcı kullanın!  Suyu her zaman hatırlayın ve kendinize hatırlatma yolları bullun. Örneğin evinizin ya da işyerinin herhangi bir yerinde görülebilen bir yerdeki su şişesi ya da bir sürahi size suyu hatırlatacaktır. Bilgisayarınızı, cep telefonunuzu veya saatinizin alımını belirli periyotlarda su içmenizi hatırlatmak için kullanabilirsiniz. Örneğin saatlik bir hatırlatma sizin için iyi olabilir.
Sabah kalkınca suyu ödül yapın!  Sabah kalktığınızda 2-3 yudum da olsa güne su içerek başlayın. Zamanla su miktarını 2 bardağa kadar çıkarın. Bunu gece uykusunda susuz kalan vücudunuza vereceğiniz güzel bir hediye olarak düşünün.
Lezzetlendirmeyi deneyin!  Limon ve taze nane ile buz kalıbında buzlar yapın, her su bardağınıza bir iki adet koyarak içeceğiniz suyu lezzetlendirin.
Diğer sıvıları sulandırın!  Ayran ve meyve suyu içerken sulandırarak içmeyi deneyebilirsiniz.
Maden suyundan da yararlanabilirsiniz!  Hipertansiyon sorununuz yoksa günde birkaç bardak maden suyu da içebilirsiniz. Su ile yakınlaşmanıza yardımcı olacaktır.
Günde 12-14 su bardağı civarında su tüketir hale gelmek için önerileri yavaş yavaş yaşama geçirmenizi öneriyorum.
191
Çocukların su tüketimi
Çocukların sağlıklı gelecekleri için en önemli yatırımlardan biri erken yaşlarda su içme alışkanlığını kazandırmaktır
Çocuklara sağlıklı bir yaşam için suyun önemi mutlaka anlatılmalıdır. Yetişkinlerin aksine çocuklar susadıklarının her zaman farkına varamayabilir. Çocukların su tüketimini takip etmek ve çocuklara su içmelerini anımsatmak için annelere, öğretmenlere önemli görevler düşüyor.
Su yaşamımız için temel gereksinimdir
Aslında, bir insan birkaç hafta yemek yemeden yaşayabilir ama birkaç günden fazla su içmeden yaşayamaz. Çocuklar su içtikleri zaman vücutlarının gereksinim duyduğu su alımı gerçekleşir. Su vücudun her yerindedir. Su her bir hücreye, organa ve en önemlisi de beyine kadar ulaşır.
Çocukların beyini suya ihtiyaç duyar.
Yetersiz su tüketimi sadece fiziksel değil, aynı zamanda zihinsel performansı da olumsuz etkiliyor, dikkatsizliğe yol açarak öğrenme yeteneklerini azaltıyor. Bu süreç okul çağındaki çocuklarda başarısızlığı tetikliyor. Beyin karmaşık bir organdır. Düşünmeyi, sorgulamayı, analitik düşünmeyi, öğrenmeyi ve daha fazlasını sağlıyor. Beyindeki temel bileşen sudur. Yetişkin bir insan beyni %70’den fazlası sudan oluşur. Bu nedenle yeterli su alımı bütün vücut için ve beyinin düzenli olarak çalışması için önemli oluyor.
Çocukların su tüketim miktarı
Su tüketimi her çocuğun yaşına, cinsiyetine, kilosuna, boyuna ve aktivite düzeyine göre değişiyor. Ancak yine de her çocuğun mutlaka alması gereken bir ‘su’ miktarı var. Milli Akademi Tıp Enstitüsü Gıda ve Besin Kurulu’nun verilerine göre çocuklarda günlük sıvı tüketiminin aşağıdaki miktarlarda olması gerektiğini belirtiyor.
1-3 yaş arasındaki çocuklar: 1.3 litre* 4-8 yaş arasındaki çocuklar: 1.4 litre 9-13 yaş arasındaki kız çocuğu: 2.1 litre / erkek çocuğu 2.4 litre 14-18 yaş arasındaki kız 2.3 litre / erkek – 3.3 litre *1 litre yaklaşık 5 orta boy su bardağı kadardır.
Çocukların yeterli su içtiği nasıl anlaşılır
Çocukların yeterli su tüketip tüketmediğini anlamanın en pratik yolu, tuvalete gitme sıklığını takip etmektir. Eğer çocuklar 2-3 saatte bir tuvalete gidiyorsa, idrarın yoğunluğu normalse ve rengi açık sarı ise bu çocuğun vücudunda yeterli su olduğu anlamına geliyor. Ülkemiz üriner sistem taş hastalıklarında dünya genelinde İngiltere’den sonra ikinci sıradadır. Bu durum göz önüne alındığında su tüketimini takip etme bilincinin yerleşmesi ve erken yaşlarda su içme alışkanlığının kazanılması olası böbrek hastalarına yakalanma riskinin azalmasına neden olacaktır.
Çocukların çantasında mutlaka su bulunmalıdır
192
Çocuklar okulda bulundukları süre boyunca su içmeyi unutabilirler. Beslenme çantasına su eklenirse çocuk su şişesini gördükçe su içmeyi hatırlayabilir. Yeterli su tüketimine destek olur. Ayrıca velilerin okul içinde uygun alanlarda sağlıklı içme suyu olanakları olup olmadığını ya da su deposu kullanılıyorsa deponun temizliğinin rutin aralıklara yapılıp yapılmadığını da sormasında yarar vardır. Başka bir önemli nokta da okul içinde su sebili bulunuyorsa buraya alınan suların kaliteli olup olmadığını kontrol edilmelidir. Çünkü güvenli su içmek sağlığın temelidir.
Güne su içerek başlamaları sağlanmalıdır.
Çocuklar uyandıkları zaman bir bardak su içmeye teşvik edilmelidir. Çocukların erişebileceği yerlere ilgisini çekebilecek su şişesi, sürahi, suluk koyulması çocuğun su içme isteğini arttırabilir.
Gazlı içeceklere dikkat!
Okul çantasına koyulan su her gün değiştirilmeli, susuzluğunu gazlı içeceklerle gidermesine fırsat verilmemelidir.
Çocuklara örnek rol model olunmalıdır.
Çocuklar anne ve babalarını, öğretmenlerini örnek model alıyor. Bu nedenle yeterli su tüketmeleri için anne- babaların günlük su tüketimi konusunda çocuklarına örnek olmaları gerekiyor. Dolayısıyla ebeveyn ve öğretmenlerin bu konuda bilinçlenerek çocukların yanında sık sık su içerek, suyun sağlık için ne denli önemli olduğunu sık sık tekrarlamaları gerekiyor.
Menopoz dönemi özelikleri ve su ihtiyacı
Menopoz, 48-55 yaşları arasındaki kadınların sadece doğurganlık yeteneğinin kaybolduğu önemli bir yaş dönemidir. Bazı kadınlarda çeşitli sağlık nedenlerinden dolayı daha erken yaşlarda da oluşabilir. Kadınların yaşamının üçte birini bu dönemde geçirdiği söylenebilir. Menopoza girmiş kadınlarda kalp ve damar hastalıkları, osteoporoz, şişmanlık, şeker hastalığı, hipertansiyon gibi hastalıkların gelişme riski artıyor. Bu hastalıkların gelişmesinde sadece östrojen hormonunun azalması değil menopoz öncesi kadının beslenme durumu, beden kütle indeksi, vücut yağ oranı, fiziksel aktivite düzeyi, sigara kullanımı da etken oluyor.
Menopoz döneminde kadınların sağlığını tehdit eden 5 hastalık
Kadınlar kalp ve damar hastalıklarından erkeklerden daha fazla etkileniyor. Bu hastalıklar kadınlarda daha ağır seyrediyor ve özellikle menopoza girildikten sonra kadınların bir numaralı ölüm nedeni oluyor. Doğal östrojenin koruyuculuğu kalktığında östrojenin damarlar üzerinde de gevşetici, olumlu bir etkisi de kalkıyor. Damar duvarı sertleşmeye hazır, kan ise pıhtılaşmaya elverişli hale geliyor. Total kolesterol yükseliyor, iyi huylu kolesterol düşüyor. Sigara içiliyorsa bu süreç hızlanıyor. Damar sertliği ve kalp krizi riski % 60 artıyor. Bu dönemde ve sonrasında kadınlar dikkat edilmediği takdirde hızla kilo alıyor. Çünkü östrojen düzeyindeki azalma besin alımını etkiliyor ve bazal metabolizma hızı yavaşlıyor. Toplam enerji harcaması ve buna bağlı olarak da kalori gereksinmesi azalarak vücuttaki yağ kitlesi artıyor ve kas kitlesi azalıyor. Şişmanlıkla birlikte
193
hareketsiz yaşam tip II diyabet (şeker hastalığı) oluşumunu tetikliyor. Şişmanlık, kalp-damar hastalıkları, diyabet ve hipertansiyonla birleşince tedavisi zor ve pahalı “metabolik sendrom” olarak adlandırılan bir hastalıklar yumağı ile karşı karşıya geliniyor. Menopozda östrojen düzeyindeki azalma ile birlikte bireysel birçok faktörün etkisiyle kemik kaybı artıyor. Bu dönemde yeterince kalsiyum alınmadığında osteoporoz riski oluşuyor.
Menopoz dönemi hastalık değildir. Bu dönemi yaşamın başka bir dönemi olarak algılayarak hazırlanmak ve suyla ilişkiyi kavramak gerekiyor.
1. Yavaşlayan metabolizmayı hızlandırmak için hayatın pınarı olan suyu ihmal etmeyin. Su tüketmek hem bağırsakların sağlıklı çalışabilmesi hem de metabolizmanın hızlanabilmesi için ilk adımdır. Gün içinde susamadan ortalama 8 su bardağı su tüketmek metabolizma hızınızı destekleyecektir.
2. İdeal vücut ağırlığınızı koruyun. Şişmansanız zayıflayın, zayıfsanız ideal kilonuza ulaşın.
3. Öğün sayısını arttırarak düşen metabolizma hızınızı hareketlendirin.
4. Her öğünde 4 temel besin grubundaki besinleri (süt ve süt ürünleri, et ve et yerine geçen seçenekler, taze sebze ve meyveler ekmek ve tahıl grubu besinler) gereksiniminize uygun miktarlarda tüketin ve besin çeşitliliğine önem verin. ;
5. Menopoz öncesinde kalsiyum gereksinimi 1000 mg/günken, menopoz sonrasında 1500 mg/güne çıkar. Kalsiyumun ana kaynağı olan süt-yoğurt grubundan en az 2 porsiyon tüketin. 1 porsiyon süt grubu = 1 su bardağı az yağlı yoğurt veya süt veya 2 bardak ayran veya 2 dilim az yağlı peynirdir.
6. Sütün yanı sıra diğer zengin kalsiyum kaynakları olan yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller, fındık, ceviz ve kuru kayısı gibi kuru meyveleri sıklıkla tüketin.
7. Aşırı proteinli beslenme programı, idrarla kalsiyumun atımını arttırarak osteoporoz riskini oluşturur. Temel protein kaynağı olan et ve et grubu yiyeceklerden ortalama 3-4 porsiyon tüketin.
8. Kalp damar hastalıkları riskini azaltmak için özellikle zeytinyağı tüketin. Osteoporoz ve kalp damar hastalıklarındaki koruyucu etkisi bilinen omega-3 yağ asitlerinden zengin seçeneklere yer verin. Haftada 2 kez balık yemeğe çalışın.
9. Vitamin, mineral ve antioksidanlardan zengin ceviz gibi sert kabuklu yemişler, tam tahıllar, elma, mandalina, lahana, brokoli, maydanoz, domates, biber gibi her renkten seçilmiş sebze ve meyveleri tüketerek posa alımını arttırın.
10. Glisemik indeksi yüksek besinlerden, rafine gıdalardan, nişasta bazlı şeker kullanılmış şekerli ve hazır gıdalardan uzak durun.
11. Aşırı tuz tüketimi idrardan kalsiyum kaybını artırır. Bu nedenle hem osteoporoz hem de hipertansiyon riski oluşturmamanız için tuz ve tuzlu besinleri aşırı tüketmeyin.
12. Alkolden, sigaradan uzak durun. Kafein içeren çay, kahve ve kola tüketimi sınırlayın.
194
Menopozla yaşam zor değildir. Kabullenmek ve bir diyetisyenden yardım almak sizi bu dönemde daha sağlıklı kılmanıza yardımcı olacaktır.
Su Tüketimini Arttırmak İçin Tavsiyeler
Su içmek için o kadar çok nedenimiz var ki, aslına bakarsanız bu nedenleri sıralamak bile su içmemizi teşvik edip arttırmaya yeter. Önceki yazılarımda suya dair birçok konudan ve sağlığa faydalarından bahsetmiştim. Suyun saymakla bitmeyen faydalarına rağmen su içmeyi alışkanlık edinemeyen ve su tüketimini artırmayı başaramayanlar için bir adım daha ileri giderek bazı tavsiyeler hazırlamak istedim. Alışkanlıklar kolay değişmiyor hatta hiçbir alışkanlık kolay kazanılmıyor ya da kolay bırakılmıyor. Alışkanlık kazanmak için bu noktada anahtar istemek ve elbette başarmak için motivasyonu devam ettirmek önemli hale geliyor.
Kendinize “Bir bardak su koyun”.
• Sevdiğiniz bir tarzda bardak edinin, bu büyük bir kadeh ya da şık bir su bardağı olabilir. Bazı restoran ya da kafelerde sırf güzel bardak ile su ikram ettikleri ve siz istemeden bardağınızı sık sık doldurdukları için su içmiyor musunuz? O halde haydi, güzel ve sevdiğiniz bir bardağı evde ve işte yanınıza almayı unutmayın.
• Sulandırarak tüketebileceğiniz yiyecekleri sulandırın. Mesela ayran, komposto, çorba, sulu yemekler, meyve suları daha fazla suyla duru hazırlanabilir. Bu yöntem sayesinde içecekleriniz daha fazla su içmenize yardımcı da olacak.
• Suyunuzun içine çeşitli yiyecekler ekleyip aroma kazandırabilir, keyifle içeceğiniz lezzete dönüştürebilirsiniz. Kabuk tarçın, nane, limon, zencefil, meyve dilimleri, portakal kabuğu, kabuk vanilya gibi baharat ve meyvelerden arzu ettiğiniz birini cam sürahiye koyun ve su ilave edin. Birkaç saat bekledikten sonra suyunuz içmeye hazır.
• Özellikle kış aylarında sıcak su içmeyi deneyebilirsiniz. Arzu ederseniz içine ıhlamur, adaçayı, limon dilimleri, taze zencefil dilimleri koyup lezzetli ve sağlıklı içecekler hazırlayabilirsiniz.
• Su içmeyi çok seven eşiniz, çocuğunuz, anneniz ya da kardeşinizden yardım isteyin. Sıkça sizi su içmeniz konusunda uyarmalarını ve su içme alışkanlığını kazanana kadar size sürekli bir bardak su koymalarını isteyin. Siz unatsanız dahi sevdikleriniz sizi unutmayacak ve su içmeniz için size destek olacaklardır.
• Başlıkta da belirttiğim gibi su içmek için yüzlerce nedeniniz var, haydi kendinize “1 bardak su koyun”.
Ne kadar su içmeliyiz?
195
Egzersiz öncesi-sırası ve sonrasında su tüketmek: Ne kadar ve nasıl?
Hidrasyon, organizma için gerekli su ve elektrolit düzeyinin sürekli olarak performansı destekleyecek şekilde belirli düzeyde tutulmasıdır.
Su ve elektrolitler, yoğun egzersizler sırasında terleme ile kaybolmaktadır.
Su, insan yaşamı için oksijenden sonra gelen en önemli öğedir. İnsan yemek yemeden haftalarca yaşayabilir, fakat susuz ancak birkaç gün yaşayabilir.
Sporcular ve egzersiz yapanlarda hidrasyonun sağlanması çok önemlidir. Terle kaybedilen su yerine konulmadığında kişinin yaşamı tehlike altındadır.
Hidrasyonun sağlanması için en temel ilke vücuda giren ve çıkan su miktarının eşit olmasıdır.
Dehidrasyon (Sıvı kaybı- vücuttaki su miktarının azalması); Dehidrasyon spor müsabakalarında ve antrenmanlarda sıklıkla görülen aşırı su kaybına bağlı görülen en önemli sağlık sorunudur. Dehidrasyon ile kaybedilen sıvı ve elektrolitler toparlanma periyodu sürecinde yiyecek ve içecek alımı ile karşılanmaya çalışılır. Vücutta oluşan sıvı kaybının yeterli düzeyde yerine koyulmaması sadece performansı düşürmekle kalmaz bununla birlikte sporcularda ciddi düzeyde sağlık problemlerine ve hatta ölümlere yol açmaktadır.
Antrenmanlar ve yarışlar sırasında su dengesini koruyan yani hidrasyonu sağlayan sporcular optimal egzersiz performansına ulaşırlar. Buna karşılık dehidrasyonun yani aşırı sıvı kaybının performansı önemli ölçüde düşürdüğü unutulamamalıdır. Ayrıca sporcular için dehidrasyon, yaşamı tehdit eden sıcak bitkinliği ve sıcak çarpması risklerini de arttırmaktadır.
Zorlu antrenmanında sıvı kaybı oldukça fazladır. Her 1 saat yüksek yoğunluklu antrenmanda yaklaşık 500 ml sıvı kaybı olmaktadır. Egzersiz sırasında kaybedilen suyun anında yerine konulması gerekmektedir.
Bir çok spor dalı için günde en az 2 saat antrenman yapıldığı düşünülürse, bir antrenmanda 1000 ml yani 1 litre su kaybı yaşanmaktadır ve bu kayıp anında su ve spor içeceği içilerek yerine konulmalıdır. Özetle kaybedilen sıvı vakit kaybedilmeden yerine konulmalıdır.
Özellikle, sporcularda sıcak ve nemli hava koşullarında egzersiz sonucu meydana gelen dehidrasyon performans kaybına neden olmakla birlikte, sağlık risklerini daha da artırmaktadır. Bu nedenle, antrenman öncesinde, esnasında ve sonrasında uygun hidrasyon düzeyinin korunması için düzenli olarak su içilmelidir.
Egzersiz öncesi ve sonrasında sevilen-arzu edilen sıcaklıkta su içilebilir. Egzersiz sırasında ise soğuk su içmek emilim açısından önemlidir. Soğuk su artan vücut ısısının düzenlenmesi ve suyun mideyi biran önce terkedip barsaklara gelerek emilmesi açısından daha avantajlıdır.
Egzersiz sırasında harcanan her 1 kalori için 1,5 ml su içilmelidir.
40 yaşında, 170 cm boyunda, 70 kg olan bir erkeğin 1 saat orta yorucu seviyede yüyürüş yapması
196
halinde harcadığı enerji 350 kkaldir. Günlük 3 litre su içmesi gereken bu kişinin, yürüyüş yaptığı gün içmesi gereken su miktarı 525 ml daha fazla yani toplam 3525 ml olmalıdır.
İshalin Tedavisinde Suyun Önemi
İshal veya diyare dışkının sık olarak sulu veya yumuşak çıkması durumudur. İshal kesinlikle bir hastalık değil, bir çok nedene bağlı bir semptomdur.Dünyada ishal beş yaşından küçükler arasında ölümün ikinci büyük nedenidir. Az gelişmiş ülkelerdeki çocuk ölümlerinin en büyük nedeni yeterince temiz suyun olmaması ve atık su arıtma kapasitesinin yetersizliğidir.
İnsan vücudu bağışıklık sistemi adı verilen muazzam bir mekanizmaya sahiptir. Zararlı olabilecek herhangi bir madde vücuda girdiğinde giriş yoluna bağlı olarak tepki verir ve bu zararlıyı uzaklaştırmaya çalışır. Ağız, yemek borusu ve mide kanalından yani sisndirim yoluyla vücuda giren zehirli olabilecek her türlü madde kusma veya ishal ile uzaklaştırılmaya çalışılır. İshal- kusma birlikteyse çoğu zaman besin zehirlenmesinden şüphelenilir.
Vücuttan bu zararlı maddeler atılırken ne yazık ki su, vitaminler ve mineraller de atılır. Ayrıca sindirim kanalındaki besin maddelerinin de bir çoğu kana emilmeden dışarı atılır. Bu durumda önemli derecede su kaybı ve besin kaybı yaşanmaktadır.
Su kaybı saatte 0,5-1 litreyi geçtiğinde hayati tehlike söz konusudur. Özellikle çocuklar, hamile ve emziren kadınlar ile yaşlılar risk altındaki kişilerdir ve su kaybının derecesi arttıkça hayati tehlike de artmaktadır. Kalsiyum, potasyum gibi vücut sıvılarında bulunan ve eksikliğinde yaşamsal tehlike oluşan mineraller kaybolduğunda kasılma ve kramplar görülür. Suyla beraber tuz kaybı olması da susamayı engellediğinden su kaybı erken dönemde farkedilmeyebilir.
İshalin tedavisinde ilk olarak yapılması gereken kaybedilen suyun yerine konmasıdır. İkinci olarak sodyum, potasyum gibi madensel tuzlar suyla birlikte yerine kunulmalıdır. Su ve elektrolit dengesi sağlandıktan sonra beslenme düşünülmeli ve uygun şekilde sıvı ağırlıklı beslenmeye başlanılmalıdır.
İshalin tedavisinde temiz su ile hazırlanmış ayran gibi içecekler de tedaviyi hızlandırmaktadır. İshalin derecesine göre alınması gereken su ve elektrolit miktarı doktor ve tedaviyi üstlenen sağlık ekibi tarafından belirlenmelidir.
Hafif ishal durumunda yapılması gereken ise devamlı su içerek, minerallerden zengin maden suyu ile ayran tüketmek ve dışkılama sayısının azalması ve dışkı kıvamının nırmale gelmesini beklemektir. Ağır ve orta dereceli ishallerde ise eletrolitleri içeren eczanelerde satılan toz karışımlar kullanılmaktadır. Bu karışımların temiz su ile birlikte karıştırılması sonucunda ORS-Oral Rehidrasyon Sıvısı elde edilmektedir. Bebeklerde ilk 6 ay içinde görülen ishallerde bebek devamlı emzirilmelidir. 6-12 ay arasında ve sonrasında ORS sıvısı, su ve elektrolitleri içeren sular verilmelidir.  Son olarak şunu vurgulamak gerekirse ishalin nedeni ne olursa olsun, vücuttan su kaybı olmaktadır. İshalin zamanında tedavi edilmemesi ve su kaybının yerine konulmaması hayati tehlikeye neden olur. Bu yüzden ishal başladığı anda temiz olduğundan emin olunan su içilmeye başlanmalıdır.
197
Hamilelik Döneminde Su Tüketimi
Hamilelik döneminde annenin fizyolojik durumuna bir de fetal büyüme eklenir. 40 hafta boyunca 3 farklı trimester halinde bebeğin gelişimi gerçekleşmektedir. Annenin beslenmesi ve yeterince sıvı tüketmesi ile fetüsün gelişimi doğru orantılıdır.
Hamileliğin başından sonuna kadar yaklaşık 1-1,5 litre annenin kan hacmi artar, yaklaşık 1 litre amniyotik sıvı oluşur, bunun yanında bebeğin hücre yapısının da yaklaşık %80 ini su oluşturmaktadır. İnsan yaşamında metabolik olarak sıvı ihtiyacının arttığı en önemli dönem hamilelik ve emzirme dönemidir.
Hamilelik döneminde vücut sıvılarının da artması sebebiyle su ihtiyacı artar. Günlük 2-2,5 litre olan su gereksinimi bu dönemde 3-3,5 litre civarına çıkar. Günde 15-20 bardak su içmek hamileliğin son dönemlerinde sıkça karşılaşılan preekklempsi, ödem gibi sağlık sorunlarının görülme sıklığını azaltır ve önler.
Hamilelikte anne karnındaki bebeğin içinde bulunduğu amniyotik sıvının azalması veya kaybı bebeğin yaşamını tehdit eden önemli bir sorundur. Annenin stresten uzak, yeterince dinlenmiş olmasının yanı sıra bol su içmesi amniyotik sıvının devamlılığı için önemli bir şarttır. Bu yüzden bebeğin yaşamı için de anne adayının günde 3-3,5 litre su içmesi gerekmektedir. Eğer hamile birey suyu rahatlıkta içemiyorsa yoğurda, ayrana, meyve suyuna, çorbalara kısacası sıvı tüm yiyecek ve içeceklere daha fazla su ilave ederek tüketimini arttırabilir.
Özetle hamilelik dönemi su tüketiminin en fazla olması gereken dönemlerden biridir ve anne adayının düzenli olarak her gün 15-20 bardak su içmesi gerekmektedir.
Anne sütü, emzirme dönemi ve su ihtiyacı
Anne sütü doğadaki en saf, en mükemmel besindir. Anne sütünün yerini hiçbir şey dolduramaz. 9 ay 10 günlük gebelik döneminin ardından artık loğusa bir kadın vardır ve lohusalığın yanında emziren bir kadının ihtiyaçları değerlendirilmeli ve karşılanmalıdır. Anne sütü bebeğin ilk 6 ay tek başına tüm ihtiyaçlarını karşılamaya yeterlidir. Bebeğe ilk 6 ay anne sütü dışında su dahi verilmemelidir. Anne sütünün miktarı ve kalitesi annenin yeterince sıvı alması ve dengeli beslenmesine bağlıdır.
Doğum sırasında plesenta sıvısı, bebek, plesenta ile beraber önemli ölçüde su kaybı olmaktadır. Annenin kaybettiği suyu yerine koyması kendi sağlığı için önemlidir.
Annenin anne sütü yapabilmesi için öncelikle emzirmeyi istemesi, sonra ise yeterli ve dengeli beslenerek yeterince su içmesi gerektiğini tekrar vurgulamak istiyorum.
Doğum sonrası ilk 6 ayda günlük süt üretimi ortalama 600-800 gramdır. Altıncı aydan sonra ek gıdaya başlanınca bu miktar 400- 550 grama iner. Anne sütü içindeki tüm besin maddeleri vitaminler, mineraller su içerisinde çözünmüş haldedir. Yani sıvı bir besin olan anne sütünün temel bileşeni sudur. Bu yüzden de annenin emzirdiği süre boyunca en az 2-3 litre su içmesi bir zorunluluktur.
198
Su ihtiyacı belirlenirken kişinin harcadığı enerjinin 1,5 katı hesaplanır. Örneğin 2000 kilokalorinin 1,5 katı 3000 mililitredir. Yani 2000 kalori enerji harcayan bir kişi 3 litre suya gereksinim duyar. Emzirme döneminde annenin enerji harcaması ve metabolizma hızı önemli ölçüde arttığı için su ihtiyacı da normal dönemlere göre daha fazladır. Emzirme döneminde günlük su ihtiyacına ortalama 1 litre daha ilave edilmesi annenin su ihtiyacını karşılamaya yetecektir.
Gebelik ve emzirme döneminde enfeksiyonlara anne daha açıktır, buna karşın doktorlar daha seyrek ilaç önermektedirler. Bu sebeple bol su içerek özellikle idrar yolları, solunum yolları enfeksiyonlarını önemek ve enfeksiyon başlamışsa daha az semptomla geçirmek mümkündür.
Özetle biz kadınların emzirme dönemi belki de hayatımızda en fazla su içmemiz gereken dönemidir. Emzirdiğiniz sürece elinizden suyu düşürmeyin, eksiksiz ve kaliteli beslenip yeterince su için.
199
Hidrojen
Hidrojen (H) H Periyodik cetvel He
Li Be
B C N O F Ne
Na Mg
Al Si P S Cl Ar
K Ca Sc Ti V Cr Mn Fe Co Ni Cu Zn Ga Ge As Se Br Kr
Rb Sr Y Zr Nb Mo Tc Ru Rh Pd Ag Cd In Sn Sb Te I Xe
Cs Ba
Hf Ta W Re Os Ir Pt Au Hg Tl Pb Bi Po At Rn
Fr Ra
Rf Db Sg Bh Hs Mt Ds Rg Cn Uut Fl Uup Lv Uus Uuo

La Ce Pr Nd Pm Sm Eu Gd Tb Dy Ho Er Tm Yb Lu

Ac Th Pa U Np Pu Am Cm Bk Cf Es Fm Md No Lr    Temel özellikleri
Atom numarası 1
Element serisi Ametaller
Grup, periyot, blok 1, 1, s
Görünüş renksiz
Atom ağırlığı 1.00794(7) g/mol Elektron dizilimi 1s1
Enerji seviyesi başına Elektronlar 1
CAS kayıt numarası 1333-74-0
200
Fiziksel Özellikleri
Maddenin hali Gaz
Yoğunluk
(0 °C, 101.325 kPa)
0.00008988 g/cm³ Sıvı haldeki yoğunluğu 2.267 g/cm³ Ergime noktası 14.01 °K -259.14 °C Kaynama noktası 20.28 °K -252.87 °C
Ergime ısısı (H2) 0.117 kJ/mol Buharlaşma ısısı (H2) 0.904 kJ/mol Isı kapasitesi (H2) 28.836 J/(mol·K)
Atom özellikleri
Kristal yapısı Kübik
Yükseltgenme seviyeleri 1, -1
Elektronegatifliği 2.20 Pauling ölçeği
İyonlaşma enerjisi 1312.0 kJ/mol
Atom yarıçapı 25 pm
Atom yarıçapı (hes.) 53 pm
Kovalent yarıçapı 37.3 pm
Van der Waals yarıçapı 120 pm
Diğer özellikleri
Elektrik direnci ((300 K) 180.5 m nΩ·m (20°C’de)
Isıl iletkenlik ? W/(m·K)
Isıl genleşme ? µm/(m·K) (25°C’de)
Ses hızı (gaz, 27 °C) 1310 m/s (?’de)
Mohs sertliği ?
201
Vickers sertliği ? MPa
Brinell sertliği ? MPa
Hidrojen (Yunanca: ὑδρογόνο ( İdrogono = su yapan); Osmanlıca müvellidülmâ = su yapan), element sembolü H olan, 1 atom sayılı ametaldir. Standart sıcaklık ve basınç altında renksiz, kokusuz, metalik olmayan, tatsız, oldukça yanıcı ve H2 olarak bulunan bir biatomik gazdır. 1.00794 g/mol’lük atomik kütlesi ile tüm elementler arasında en hafif elementtir. Periyodik cetvelde sol üst köşede yer alır.
Hidrojen, evrenin kütlesinin %75’ni oluşturan ve evrende en çok bulunan elementtir. Ana hatta bulunan yıldızların çoğunluğu plazma halinde olan hidrojenden oluşur. Elementel hidrojen dünyada az bulunur. Endüstride metan gibi hidrokarbonlardan üretilebildiği gibi, pahalı olsa da suyun elektrolizinden de üretilebilir.
Hidrojenin en yaygın doğal izotopu, nötronsuz protiyumdur. Hidrojen pek çok elementle bileşik verebilir, suda ve pek çok organik molekülde bulunur. Suda çözünen moleküller arasındaki asit-baz tepkimlerinde önemli rol oynar. Schrödinger denkleminin analitik olarak çözülebildiği tek nötral molekül olduğu için, hidrojen atomunun enerji basamakları ve bağ özellikleri kuantum mekaniğinin gelişmesinde önemli rol oynamıştır.
Konu başlıkları
• 1 Tarihi • 2 Hidrojenin Elde Edilmesi o 2.1 Hidrojenin Atom Yapısı • 3 Hidrojenin Evrendeki Yeri • 4 Hidrojen Atomu o 4.1 Izotopları • 5 Uygulamaları
Tarihi
Hidrojen 1500’lü yıllarda keşfedilmiş, 1700’lü yıllarda yanabilme özelliğinin farkına varılmış, evrenin en basit ve en çok bulunan elementi olup, renksiz, kokusuz, havadan 14.4 kez daha hafif ve tamamen zehirsiz bir gazdır.
Güneş ve diğer yıldızların termonükleer tepkimeye vermiş olduğu ısının yakıtı hidrojen olup, evrenin temel enerji kaynağıdır. -252.77 °C’de sıvı hale getirilebilir. Sıvı hidrojenin hacmi gaz halindeki hacminin sadece 1/700’ü kadardır. Hidrojen bilinen tüm yakıtlar içerisinde birim kütle başına en yüksek enerji içeriğine sahiptir. 1 kg hidrojen 2,1 kg doğalgaz veya 2,8 kg petrolün sahip olduğu enerjiye sahiptir. Ancak birim enerji başına hacmi yüksektir.
Hidrojenin Elde Edilmesi
Hidrojen gazını yapay olarak ilk defa T. Von Hohenheim (ayrıca Paracelsus, 1493 – 1521, olarak da bilinir) tarafından güçlü asitlerle metalleri karıştırılarak elde edilmiştir. Bu kimyasal reaksiyon
202
sonucu elde edilen bu yanıcı gazın yeni bir element olduğunun farkına varamamıştır. 1671 yılında hidrojen Robert Boyle tarafından demir çubuk ve seyreltik asit çözeltilerinin reaksiyonu sonucu üretilerek yeniden keşfedilmiştir. 1766 yılında Henry Cavendish metal asit reaksiyonuyla elde edilen, havada yanan, yandığı zaman su açığa çıkaran hidrojenin ayrı bir element olduğunun farkına varmıştır. Cavendish’in hidrojenle tanışması cıva ve asitlerle yaptığı deneyler zamanında olmuştur. Başlangıçta hidrojenin cıvayı oluşturan birimlerden biri olduğunu, cıvanın asitle reaksiyonundan ortaya çıktığını düşünmüş, buna rağmen hidrojenin pek çok önemli özelliğini gerçekci şekilde tasvir edebilmiştir. 1783’te Antoine Lavoiser, Laplace ile Cavendish’in bulduklarını tekrarlarken, yandığı zaman su üreten bu gaza hidrojen adını vermiştir. Hidrojenin ilk kullanım yerlerinden biri balonlar ve daha sonraları zeplinlerdir. Bu amaçlar için hidrojen metalik demir ve sülfürik asidin reaksiyona girmesiyle elde edilmiştir. Hidrojen Hindenburg adlı, havada yanarak yok olan zeplinde kullanılmıştır. Balonlarda daha sonraları oldukça patlayıcı olan hidrojenin yerine inert helyum kullanılmıştır.
Hidrojenin Atom Yapısı
1 proton ve 1 elektrondan oluşan hidrojen atomu, basit atomik yapısı, ışık emilim ve yayma spekturumu sayesinde atomik yapının geliştirilmesinde önemli rol oynamıştır. Hidrojen molekülünün ve ona karşılık gelen H2+ katyonu basit yapısı kimyasal bağların doğası hakkında önemli bilgiler vermiş, bu 1920’li yıllların ortalarında hidrojen atomunun kuantum mekaniği uygulamasıdır.
Hidrojenin Evrendeki Yeri
Hidrojen evrenin kütlece %75’ini, atom sayıca %90’nı oluşturur ve bu oranlarıyla evrende en çok bulunan elementtir. Bu element yıldızlarda, dev gaz gezegenlerinde büyük miktarda bulunur. Moleküler hidrojen bulutları yıldızların oluşumuyla bağlantılıdır. Hidrojen yıldızların proton-proton nükleer füzyon reaksiyonuyla enerji üretmesinde önemli rol oynar.
Evrende hidrojen atomik ya da plazma halinde bulunur. Plazma hali atomik halinden oldukça farklıdır. Bu halde hidrojen elektronu ve protonu bağlı değildir ve bu oldukça yüksek elektrik iletkenliği ve ışık yayılımına (güneş ve diğer yıldızlar ışık yayar) sahiptir. Yüklü partiküller elektrik ve manyetik alanlarda oldukça etkilenirler. Mesela, güneş rüzgarında dünyanın magnetospheri ile etkileşerek Birkeland akımları ve auroraya yol açarlar. Uzayda hidrojen nötral atomik halde bulunur.
Normal şartlar altında hidrojen biatomik gaz (H2) halinde bulunur. Hafifliği nedeniyle diğer daha ağır gazlara göre yerçekimi kuvvetinden kolayca kurtulur. Bu nedenle dünya atmosferinde hidrojen gazı oranı oldukça düşüktür (hacimce 1 ppm). Hidrojen atomu ve H2 molekülü uzayda bolca bulunduğu halde dünya da bunların üretimi ve saflaştırılması oldukça güçtür. Bütün bunlara rağmen hidrojen dünyada en çok bulunan üçüncü elementtir. Yeryüzündeki hidrojen su, hidrokarbonlar gibi kimyasal bileşiklerin içinde bulunur. Hidrojen gazı bazı bakteri ve algae tarafından üretilir. Günümüzde methan gazı önemi artan bir hidrojen kaynağıdır.
203
Hidrojen Atomu Izotopları
Protiyum, hidrojenin en yaygın izotopu Hidrojenin doğada üç izotopu vardır. Bunlar 1H, 2H, ve 3H. Oldukça kararsız diğer izotoplar (4H – 7H) laboratuar koşullarında sentezlenmiştir. • 1H %99.98 ile hidrojenin doğada en çok bulunan izotopudur. Bu izotop çekirdeğinde yanlızca bir proton içerdiğinden protium denilmiştir. • 2H `hidrojenin diğer kararlı izotopudur. Döteryum olarak da bilinir. Çekirdeğinde 1 proton ve 1 nötron içerir. Deuterium yeryüzündeki hidrojenin %0.0184’nü oluşturur. Radyoaktif değildir ve belirgin bir kirliliğe yol açmaz. Suyun içinde hidrojen yerine deuterium bakımından zenginleştirilmiş suya ağır su denir. Deuterium ve bileşikleri kimyasal reaksiyonlarda radyoaktif olmayan etiketlemelerde ve 1H-NMR da çözücü olarak kullanılır. Ağır su nükleer reaktörlerde nötron kontrolü ve soğutucu olarak kullanılır. Deuterium ayrıca ticari çekirdek füzyonda olası yakıttır. • 3H ayrıca Trityum olarak da bilinir. Çekirdeğinde 2 nötron ve 1 proton içerir. Radyoaktiftir ve 12.32 yıl yarı hayatıyla beta bozunmasıyla Helyum-3 e dönüşür. Az miktarda trityum kozmik ışınların atmosferik gazlarla etkileşmesi sonucu ortaya çıkar. Ayrıca nükleer silah testlerinde de havaya salınır. Tritium kimya da ve biyolojide radyoetiketleme deneylerinde kullanılır.
Hidrojen, izotoplarının değişik isimleri olan tek elementtir. IA grubu elementleri, Ca, Sr,Ba gibi aktif metallerin su ile reaksiyonu sonucunda hidrojen gazı elde edilir.
Ca(k) + 2H2O à Ca2+ (aq) + 2OH-(aq) + H2 (g)
Uygulamaları
Hidrojen zehirsiz ve havadan 14,4 kez daha hafif bir gazdır. Güneş ve diğer yıldızların termonükleer tepkimeyle vermiş olduğu ısının yakıtı hidrojen olup, evrenin temel enerji kaynağıdır. -252,77 °C’ta sıvı hale getirilebilir. Sıvı hidrojenin hacmi gaz halindeki hacminin sadece 1/700’ü kadardır. Hidrojen bilinen tüm yakıtlar içerisinde birim kütle başına en yüksek enerji içeriğine sahiptir (Üst ısıl değeri 140,9 MJ/kg, alt ısıl değeri 120,7 MJ/kg). 1 kg hidrojen, 2,1 kg doğalgaz veya 2,8 kg petrolün sahip olduğu enerjiye sahiptir. Petrol yakıtlarına göre ortalama 1,33 kat daha verimli bir yakıttır. Buna karşın, enerji olarak kullanılabilmesi için doğadaki bileşiklerden ayrıştırılması gerekir. Üretilmesi de göz önünde bulundurulduğunda petrol gibi hazır yakıtlar kadar kârlı değildir. Ancak hidrojenin diğer yakıtlardan önemli bir farkı, güneş veya rüzgar enerjisinin yardımıyla sudan
204
üretilebilmesi ve kullanıldığında tekrar suya dönüşebilmesidir. Bu özellik hidrojenin herkesin üretimine ve kullanımına açık bir yakıt olmasını sağlar.
Hidrojen doğada serbest halde bulunmaz, bileşikler halinde bulunur. En çok bilinen bileşiği ise sudur. Isı ve patlama enerjisi gerektiren her alanda kullanımı temiz ve kolay olan hidrojenin yakıt olarak kullanıldığı enerji sistemlerinde, atmosfere atılan ürün sadece su ve/veya su buharı olur. Bunun dışında çevreyi kirleten hiçbir gaz ve zararlı kimyasal madde (karbonmonoksit veya karbondioksit gibi) üretimi olmaz.
Güneşin özel tekniklerle yakından çekilmiş fotoğrafı (NASA)
Güneşin hidrojen ve helyum içeriği – Kuran Mucizeleri
Güneş’in %70’i Hidrojen (H), %28’i de Helyum (He) atomlarından oluşmaktadır. Geri kalan diğer maddelerin hepsi %2’den daha az oranlardadır. Güneş’te her saniye 600 milyon ton Hidrojen, 596 milyon ton Helyuma dönüştürülmektedir. Kalan 4 milyon ton ise ısı ve ışık enerjisi olarak açığa çıkmaktadır. Bu bakımdan Güneş denildiğinde akla ilk olarak, H (Hidrojen) ve He (Helyum) atomlarını simgeleyen harfler gelir. Kuran’daki “Güneş” anlamına gelen “Şems” Suresi’nde ise, suredeki onbeş ayetin hepsi istisnasız olarak H ve E harfleriyle bitmektedir. Bu harflerin Arapça’daki karşılıkları şöyledir:
205
(Arapça’da He harfi) – (Arapça’da Elif harfi)
Aşağıda Şems Suresi’ndeki ayetlerin Arapça yazılışları ve son kelimelerinin okunuşları görülmektedir:
Tablodan da görüldüğü gibi Şems (Güneş) Suresi’ndeki tüm ayetlerin sonu, bu ayetlerin hepsinin sonu he ve elif harfleri ile bitmektedir. Hidrojen’in simgesi “H” ve Helyum’un simgesi “HE” harflerini içermektedir. Kuran’da Şems Suresi’nden başka hiçbir sure baştan sona HE harfleriyle bitmez. Bu bakımdan Kuran’da sadece bu surede böyle bir harf diziliminin olması son derece dikkat çekicidir. Ayrıca Şems Suresi’nin numarası olan 91 rakamı da özeldir. Hidrojen dışında doğada tabi olarak bulunan 91 element daha vardır ve bunlar Hidrojen atomlarından meydana gelmektedir. Diğer bir ifadeyle, en hafif element olan Hidrojenden ağır 91 elementteki tüm atomlar, Hidrojenin intra-atomik (atomlararası) bileşikleridir. Bu nedenle Güneş’te yer alan H (Hidrojen) atomu, doğadaki diğer 91 elementi de oluşturmaktadır.
Evreni içinde var olan tüm detayları ile Yüce Allah yaratmıştır ve yaratmaya devam etmektedir. Bu detaylara ait tüm ilimler de, Rabbimiz’in sonsuz bilgisini kavramamıza izin verdiği kısımlarıdır. Bir ayette şöyle buyurulmaktadır:
Allah… O’ndan başka İlah yoktur. Diridir, Kaimdir. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmaksızın O’nun Katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O’na güç gelmez. O, pek Yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)
206
Oksijen
8 Azot ← oksijen → flor
↑ O ↓ S
Periyodik cetvel
Genel Adı, Sembolü, Atom numarası Oksijen, O, 8 Element serisi Kalkojen grup, periyot, blok 16, 2, p Görünüş Renksiz Atom ağırlığı 15.9994(3) g·mol−1 Elektron dizilimi 1s2 2s2 2p4 Enerji seviyesi başına Elektronlar 2, 6 Fiziksel özellikleri Maddenin hali Gaz Yoğunluk (o.s.) 1.429 g/lt Erime noktası 54.36 K -218.79 °C, -361.82 °F) Kaynama noktası 90.20 K -182.95 °C, -297.31 °F) Ergime ısısı (O2) 0.444 kJ·mol−1 Buharlaşma ısısı (O2) 6.82 kJ·mol−1 Buhar basıncı
P(Pa) 1 10 100 1 k 10 k 100 k
at T(K)

61 73 90
207
Atom özellikleri Kristal yapısı Kübik Yükseltgenme seviyeleri 2, 1,−1,−2 Elektronegatifliği 3,44 (Pauling ölçeği)< İyonlaşma enerjileri 1313,9 kJ/mol Diğer özellikleri Isıl iletkenlik 0,02674 W·m−1·K−1 CAS kayıt numarası 7782-44-7 Özdirenç ? µΩ·m Seçilmiş izotoplar
izo TB YÖ BM BE (MeV) BÜ 16O 99.76% stabil    17O 0.039% stabil    18O 0.201% stabil
Oksijen atom numarası 8 olan ve O harfi ile simgelenen kimyasal elementtir. Oksijen ismi Yunanca ὀξύς (oksis – “asit”, tam anlamıyla “keskin”, asitlerin acı tadı kastedilir) ve -γενής (-jenēs) (“üretici”, tam anlamıyla “sebep olan şey”) köklerinden gelmektedir, çünkü isimlendirildiği zamanlarda tüm asitlerin oksijen içerikli olduğu sanılırdı. Standart şartlar altında, elementin iki atomu bağlanarak çok soluk mavi renkte, kokusuz, tatsız, diatomik yapıdaki, O2 formülüne sahip dioksijen gazını oluşturur.
Oksijen periyodik tablodaki kalkojen grubunun üyesidir ve neredeyse diğer tüm elementlerle kolayca bileşik (başta oksitler olmak üzere) oluşturabilecek, büyük ölçüde reaktif olan bir ametaldir. Oksijen güçlü bir oksidanttır ve tüm elementler içinde ikinci en yüksek elektronegatifliğe sahiptir (sadece florun daha yüksek bir elektronegatifliği vardır). Kütlesel olarak, hidrojen ve helyumdan sonra evrende en bol bulunan elementtir[ ve yerkabuğunda en bol bulunan elementtir, bu kısmın kütlesinin neredeyse yarısını oksijen oluşturur. Serbest oksijen, sudan oksijen elde etmek için Güneş ışığını kullanan bazı fotosentetik organizmalar olmadan Dünya üzerinde bulunamayacak derecede fazla reaktiftir.
Suyun kütlesinin %88’i oksijendir, bu yüzden canlı organizmaların kütlesinin büyük bir bölümünü oksijen oluşturur. Organizmalardaki hem organik (proteinler, yağlar ve karbonhidratlar) hem de inorganik (dış iskelet, dişler ve kemikler) neredeyse tüm ana moleküllerin yapısında oksijen bulunur. Element halindeki oksijeni; siyanobakteriler, algler, bitkiler üretir ve tüm kompleks yaşam biçimlerindeki canlılar hücresel solunumda kullanır.
208
Oksijenin başka bir formu (allotrop) Ozon (O3), biyosferin morötesi radyasyondan korunmasına yüksek irtifadaki ozon tabakası yardımcı olur, ancak yeryüzüne yakın yerlerde hava kirliliğinin yan ürünü olarak çevreyi kirletici özelliği de bulunmaktadır. Daha yüksekte alçak Dünya yörüngesi irtifasında kayda değer miktarda atomik oksijen bulunur ve uzay araçlarında erozyona neden olur.[5] Oksijen Carl Wilhelm Scheele tarafından 1773 yılında veya daha erken yıllarda Uppsala’da ve Joseph Priestley tarafından 1774 yılında Wiltshire’da keşfedilmiştir. Fakat öncelik genellikle Priestley’e verilir çünkü onun çalışması daha önce yayınlanmışıtr. Oksijen ismi, bu elementle yaptığı deneylerle o zamanlar popüler olan korozyon ve yanma ile ilgili phlogiston teorisinin gözden düşmesine sebep olan Antoine Lavoisier tarafından 1777 yılında türetilmiştir.
Oksijen, sıvılaştırılmış havanın ayrımsal damıtılmasıyla, zeolitlerin basınç salınım adsorpsiyonu ile kullanılarak oksijenin havadan ayrılarak yoğunlaştırılmasıyla, suyun elektroliziyle ve diğer yollarla endüstriyel olarak üretilir. Oksijenin kullanım alanları arasında çelik, plastik ve tekstil üretimi; roket yakıtı; oksijen terapisi; ve hava taşıtlarında, denizaltılarda, insanlı uzay uçuş programlarında ve dalgıçlıkta yaşam destek üniteleridir.
1×5 cm’lik parlayan ultrapür oksijen viyali
Işık tayfını gösteren oksijen tüpü
209
Manyetik alan tarafından saptırılan sıvı oksijen damlası, oksijenin paramanyetik özelliği gösteriliyor.
Standart sıcaklık ve basınçta oksijen çok soluk mavi renkte ve kokusuz bir gazdır. O2 molekülünde iki oksijen atomu birbirlerine üçlü spin elektron dizilimiyle oluşmuş kimyasal bağlarla bağlıdır.
Oksijenin doğada kütle numaraları toplamı (15.9999, yaklaşık=) 16’dır (%99,76), 17 (%4) ve 18 (%0,20) olan üç izotopu vardır. Oksijenin atom ağırlığı 16 olarak kabul edilir. Kütle numaraları 14, 15 ve 19 olan izotopları radyoaktiftir. Fakat bu radyoaktiflerin ömrü oldukça kısadır. Oksijenin çekirdeğinde 8 proton bulunmaktadır. Kimyasal tepkimelerin hemen hemen hepsinde iki elektron alarak eksi hale geçer. Oksijen normal sıcaklıkta pasiftir; yüksek sıcaklıkta aktiftir.
Oksijenin sudaki çözünürlüğü 0 °C’de 14,6 mg/L’dir. Oksijenin kritik sıcaklığı –118,8 °C’dır. Oksijen, bu sıcaklığın üzerinde sıvılaşamaz. Yani sadece basınç ile sıvılaştırılmaz. Oksijenin kritik basıncı 49,7 atmosferdir. Bir atmosfer basınçtaki ergime noktası –218,8 °C ve kaynama noktası –183 °C dır. Belirli bir miktardaki oksijen, katı ve sıvı hallerinin her ikisinde de açık mavi ve şeffaftır. Sıvı oksijen, kuvvetli bir magnetiktir. Şayet sıvı oksijenin bir atmosfer basıncındaki bir hacmi, normal şartlar altında (760 mm Hg ve 20 °C) buharlaştırılırsa, buharın hacmi sıvı hacminin 860 misli olur. Katı oksijenin yoğunluğu –252,5 °C de 1,426 g/cm³’tür. Metallerin çok azı, sıvı halde iken oksijen absorblar (emerler). Absorblanan bu oksijen metal katılaşırken tekrar metali terk eder.
Dioksijen
Dioksijen bağları
Dioksijen ya da oksijen molekülü oksijenin allotroplarıdan Dünya’da en yaygın olanıdır. Oksijen atomları apolar kovalent bağ ile birbirlerine bağlanırlar. Oksijenler arasında 498 kj/mol enerjili bir bağ bulunur. Yoğunlaşma sıcaklığı -183 °C (90 K; −297 °F)[1] Sıvı oksijen mavi renktedir ve mıknatıs tarafından çekilir.
210
Oksijenin Hayatımızdaki Önemi
Oksijenin yeryüzündeki kusursuz döngüsü nasıldır?
Allah’ın oksijen oranında yarattığı hassas denge olmasaydı neler olurdu?
Oksijenin insan hayatındaki önemi nedir?
Dünya’nın atmosferi, yaşam için gerekli son derece özel şartların bir araya gelmesinden oluşan olağanüstü bir karışımdır. Dünya atmosferi, % 77 azot, % 21 oksijen ve % 1 oranında karbondioksit ve argon gibi diğer gazların karışımından oluşur. Bu gazların en önemlisi oksijendir, çünkü insanların ve hayvanların enerji elde etmek için kullandıkları çoğu kimyasal reaksiyon oksijen sayesinde gerçekleşir.
Oksijenin Kusursuz Döngüsü
Atmosferdeki oksijen oranının dengede kalması da, mükemmel bir “geri dönüşüm” sistemi sayesinde gerçekleşir. İnsanlar ve hayvanlar devamlı olarak oksijen tüketirler ve kendileri için zehirli olan karbondioksiti üretirler. Bitkiler ise bu işlemin tam tersini gerçekleştirir ve karbondioksiti hayat verici oksijene çevirerek canlılığın devamını sağlarlar. Her gün bitkiler tarafından milyarlarca ton oksijen bu şekilde üretilerek atmosfere salınır. Bitkiler, insanlar ve
211
hayvanlar, eğer aynı reaksiyonu gerçekleştirselerdi, dünya çok kısa sürede yaşanılmaz bir gezegene dönüşürdü.
Üzerinde yaşadığımız mavi gezegeni, Allah bizim yaşamımız için özel olarak düzenlemiş, Kuran’da ifade edildiği gibi dünya Allah tarafından canlılar için “serilip döşenmiştir”. (Naziat Suresi, 30) Allah’ın Dünya’yı canlılık için yarattığını bildiren diğer bir ayet ise şöyledir:
“Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel-temiz şeylerden rızık verdi. İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir.” (Mümin Suresi, 64)
Oksijenin İdeal Oranı
Soluduğumuz havadaki oksijen oranının, son derece hassas dengelere dayalı olması çok ilginçtir. Dünyaca ünlü bilim adamı Michael Denton, bu konuya
şöyle dikkat çekmektedir: “Atmosferimiz daha fazla oksijen içerebilir ve buna rağmen hayatı destekleyebilir miydi? Hayır! Oksijen çok reaktif bir elementtir. Şu anda atmosferde bulunan oksijenin oranı, yani yüzde 21, yaşamın güvenliği için aşılmaması gereken sınırların tam ideal noktasındadır. Yüzde 21’in üzerine artan her yüzde birlik oksijen oranı, bir yıldırımın orman yangını başlatma olasılığını % 70 artıracaktır.”
İngiliz biyokimyacı James Lovelock ise bu kritik dengeyi şu şekilde ifade etmektedir:
“Yüzde 25’lik bir oksijen oranının daha yukarısında, şu anda besin olarak kullandığımız bitki türlerinin çoğu, tüm tropik ormanları ve arktik tundraları yok edecek olan dev yangınlarda yok olurdu… Atmosferin şu anki oksijen oranı, tehlikenin ve yararın çok iyi bir biçimde dengelendiği bir rakamdadır.”
212
Ancak Allah canlılığın dengesini son derece kusursuz bir sistemle kurmuştur. İşte bu sayede atmosferdeki hassas oksijen oranı, canlılık için en ideal olan oranda durmaktadır. Bu oran, ünlü bilim adamı Lovelock’ın ifadesiyle “tehlikenin ve yararın çok iyi bir biçimde dengelendiği bir rakam”dır.
Eğer oksijen miktarı Allah’ın belirlediği düzeyden daha az seviyede olsaydı;
• Oksijen hızla tükenecek, solunum zorlaşacak, bir süre sonra canlılar nefes almalarına rağmen “boğularak” toplu halde ölmeye başlayacaktı. • Daha az ozon gazı üretilecekti. Ozon miktarındaki değişmeler de canlılık için öldürücü olacaktı. Şimdikinden daha az ozon, güneşin morötesi ışınlarının dünyaya daha şiddetli ulaşmasına ve canlıların yok olmasına sebebiyet verecekti. Şimdikinden daha fazla ozon ise güneş ısısının dünyaya ulaşmasını engelleyeceğinden öldürücü etkiye sahip olurdu. • Oksijen azalınca herkes güneş yanığı olacaktı. Çünkü UV ışığına karşı cildi havadaki moleküllerden oksijen korur. • Gündüz gökyüzü karanlık olacaktı. Işık partikülleri daha az kırılacağı için gökyüzü neredeyse gündüz de simsiyah olacaktı. • İşlenmemiş metaller birbirlerine kaynak olacaktı. (Metaller okside oldukları için birbirlerine kaynamadan saklanabilirler.) • Yer kabuğu parçalanacaktı. (Oksijen yerkabuğunun %45’ini oluşturur.) • Herkesin içkulağı patlayacaktı. (Hava, basıncını %21 oranında kaybedecekti.) • Betondan yapılmış her bina yerle bir olacaktı. Oksijen beton yapımında önemli bir bağlayıcıdır. • Her canlının hücresindeki hidrojen gazı patlayacaktı. Suyun 1/3’ü oksijendir. Oksijen olmadan hidrojen gaz haline dönüşür ve hacmi genişler. • Okyanuslarda buharlaşma olacaktı.
Kısacası dünyada hayat olmayacaktı.
Eğer oksijen miktarı biraz daha fazla olsaydı;
• Atmosfer kısa sürede “yanıcı” bir özellik kazanacak ve en ufak bir kıvılcım dev yangınlar çıkaracaktı. Sonunda da dünya dev bir “tüp patlaması” gibi bir patlamayla yanarak kavrulurdu. • Kayalar ve metaller çok daha çabuk aşınırdı. Bu yüzden yeryüzü hızla aşınıp erir ve canlı yaşamı için büyük bir tehdit oluşurdu. • Dev böcekler olurdu. Böceklerin vücut büyüklüğü atmosferdeki oksijen ile alakalıdır.
Görüldüğü gibi oksijenin atmosferdeki oranı dünyada meydana gelen biyolojik ve tektonik işlemler sayesinde devamlı olarak dengede tutulur. Bu dengenin binlerce yıldır korunması ve canlıların ihtiyaç duyduğu şekilde muhafaza edilmesi de yine bir düzeni ve dolayısıyla bu düzeni kusursuzca var eden Allah’ın apaçık varlığını göstermektedir. Allah Kuran’da şöyle buyurmuştur:
“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.” (Haşr Suresi,24)
213
Oksijenin İnsan İçin Önemi:
İnsan gibi kompleks bedenlere sahip canlıların enerji elde etmek için kullandıkları çoğu kimyasal reaksiyon oksijen sayesinde gerçekleşir. Karbon bileşikleri oksijenle reaksiyona girerler. Reaksiyon sonucunda su, karbondioksit ve enerji açığa çıkar.
Nefes Alma İşlemi Oksijen Sayesinde Gerçekleşir: Hücrelerimizde kullandığımız ve ATP (adenosin trifosfat) adı verilen enerji paketçikleri, bu reaksiyonla ortaya çıkarlar. İşte biz de bu nedenle sürekli olarak oksijene ihtiyaç duyarız ve bu ihtiyacı karşılamak için hayatımızın her dakikasında nefes alırız. Sürekli olarak ciğerlerimize hava çeker ve hemen sonra da aynı havayı geri veririz. Bunu o kadar çok yaparız ki, “normal” bir işlem olduğunu düşünürüz. Oysa gerçekte nefes almak çok kompleks bir iştir.
Vücut sistemimiz o kadar mükemmel ayarlanmıştır ki, nefes alma işlemini hiç düşünmeden rahatlıkla yerine getiririz. Yürürken, koşarken, kitap okurken hatta uyurken, vücudumuz sürekli olarak ne kadar nefes almamız gerektiğini hesaplar ve ciğerlerimizi ona göre çalıştırır. Şu anda bile siz nefes alıp-vermek için gereken işlemlerin farkında değilken düzenli olarak havayı soluyabilirsiniz. Nefes almaya bu kadar çok ihtiyaç duymamızın nedeni, vücudumuzda her saniye gerçekleşen milyarlarca ayrı işlemin, hep oksijen sayesinde gerçekleşen reaksiyonlardan enerji sağlamasıdır.
Havayı içimize çektiğimiz anda, akciğerlerimizde bulunan yaklaşık 300 milyon küçük odacığa oksijen dolar. Bu odacıkların duvarlarını kaplayan kılcal damarlar hemen bu oksijeni çekerler ve önce kalbe sonra da vücudun her tarafına taşırlar. Kılcal damarlar oksijeni içeri alırken, aynı anda da atık madde olan karbondioksiti bırakırlar. Yarım saniye sürmeyen bu işlem sayesinde, içimize çektiğimiz temiz (oksijenli) havayı, dışarıya kirli (karbondioksitli) olarak veririz.
Akciğerlerimizde neden 300 milyon odacık olduğunu düşünebilirsiniz. Bundaki amaç, ciğerin hava ile temas eden alanını maksimuma çıkarmaktır. Odacıklar sayesinde sıkıştırılmış olan bu alan gerçekte o kadar büyüktür ki, eğer bu alanı ciğerin içinden çıkarıp düz bir yüzeye yaysak, bir tenis kortu kadar yer kaplar.
214
Burada bir noktaya dikkat edelim: Akciğerlerin içinde son derece kompleks ve mükemmel bir sistem vardır. Akciğerlerin içindeki odacıkların ve dolayısıyla bu odacıklara giden kanalların olması gerektiği genişlikte olması, oksijen solunumunu artırmak için yapılmış harika bir tasarımdır. Ancak bu sistemin işleyişi, bir başka şartın yerine gelmesine bağlıdır: Havanın yoğunluğunun, akışkanlığının ve basıncının, bu kadar dar kanallar içinde rahatlıkla hareket edebilecek değerlerde olmasına.
“Sizin için, yeryüzüne boyun eğdiren O’dur. Şu halde onun omuzlarında yürüyün ve O’nun rızkından yiyin. Sonunda gidiş O’nadır.” (Mülk Suresi, 15)
• Görme İşlemi İçin Oksijen Gereklidir: Görme işlemi gözünüzün retina tabakasındaki milyonlarca hücrenin sürekli olarak oksijenle beslenmesi sayesinde mümkün olmaktadır. Eğer kanınızdaki oksijen oranı düşerse, “gözünüz kararır”. • Kasların Çalışması İçin Oksijene Gerek Vardır: Vücuttaki tüm kaslar, bu kasları oluşturan hücrelerin tümü, karbon bileşiklerini “yakarak” yani oksijenle reaksiyona girerek enerji elde eder. Bu enerji elde edildiğinde ise ortaya vücuttan atılması gereken karbondioksit çıkar. Vücuttan atılması gereken karbondioksit işlemi, yine sizin pek fazla üzerinde durmadığınız nefes alıp-verme işlemi esnasında rahatlıkla yerine getirilir ve yaşamınız için atılması gereken miktarda karbondioksit hiç aksamadan tam zamanında dışarı atılır.
İnsanın Allah’ın varlığının, hem de her şeyin O’nun tarafından yaratıldığının farkına varmasının ardından, bu gerçeğe karşı kayıtsız kalması, bir tür “büyülenme”dir. Çünkü, yaşadığımız evreni ve Dünya’yı bizim için kusursuz bir biçimde yaratan, sonra da bizleri var eden Allah’tır ve insanın bu gerçeği hayatının en önemli konusu olarak kabul etmesi gerekir. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbi Allah’tır. İnsanın da Allah’a kulluk etmesi gerekir. Allah, bu gerçeği bizlere şöyle bildirmektedir:
“(Allah) Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin Rabbidir; şu halde O’na ibadet et ve O’na ibadette kararlı ol. Hiç O’nun adaşı olan birini biliyor musun?” (Meryem Suresi, 65)
215
KAYNAKÇA (1)      KURAN-İ KERİM MEALİ   (  ELMALILI M.HAMDİ YAZIR )  (2)      Harun Yahya  (3)      Wikipedia (4)      Dr.Fatma Şensoy (5)      Beslenme Uzmanı Aysen Arıcan

Bir önceki yazımız olan Ahlak ve Felsefe başlıklı makalemizde ahlak ve felsefe hakkında bilgiler verilmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.